SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ
2. KONFERANS KARARLARI
18-19 KASIM 2005
SOSYALİST DEMOKRASİ
YOLUNDA KESİNTİSİZ YÜRÜYÜŞ
(Oy birliğiyle kabul edildi)
Birinci Olağan Konferans Kararları hakkında
SDP İkinci Olağan Konferansı, aşağıdaki saptamaları karar altına alır:
I. SDP’nin I. Konferans’da onaylanan parti
programında ve bir madde hariç tüzüğünde her hangi bir değişiklik, bugün
için gerekli değildir. Program ve tüzük ana hatları ve temel ilkeleri
bakımından bugün de geçerliliğini koruyor.
2. Birinci Konferansa sunulan ve onaylanan
Konferans belgeleri, Konferans Komisyonu’na katılan tüm bileşenlerin
çoğunluğu arasında uzlaşmayla hazırlanan ve Konferans’ta oy çokluğuyla
onaylanan “Sorunların Sorunu: Kürt Sorunu” ve “Amerikan İşgalinde Güney
Kürdistan” başlıklı kararlar dışında ana tezleri bakımından bugün de
geçerliğini koruyor.
I. Konferans tüm zayıflıklara, önümüze
koyduğumuz hedeflere ulaşma konusundaki başarısızlıklara karşın, SDP
tarihsel bakımdan yanlışlığı kanıtlanmış ve devrini tamamlamış geleneksel
sola karşı bir “itiraz” olarak ilan ettiği kendine özgü çizgilerin, bugün
de aktüel ve geçerli olduğunu, partimizi söz konusu soldan ayıran
“sosyalist solun birliği ve yeniden yapılanması” “Kürt Özgürlük Hareketi
ile ittifak” ve “sosyalist demokrasi” tezlerinin daha da
derinleştirileceğini, bu üç özgün çizgi yolunda “kesintisiz yürüyüş”
iradesinin II. Konferansımıza yön vereceğini ilan eder.
II. SDP’nin programına, tüzüğüne, I.
Konferans belgelerine, onu geleneksel soldan ayıran özgün tezlerine Marks,
Engels ve Lenin’in öğretisi, bu öğretiye Türkiye sosyalist hareketimizin
yaptığı düşünsel ve pratik katkılar temel oluşturmuştur.
III. Konferans, partinin merkezi yönetici
organlarını, PM’yi, MYK’yi, parti yayın organlarının kurullarını, gençlik
yönetici organ ve yayın kurullarını, Kadın ve İşçi-Emekçi koordinasyonunu,
tüm PM komisyonlarını ve MYK bürolarını, partinin programı, tüzük ve
Konferans belgelerini açıklamakta, teorik arka planını aydınlatmakta,
somut olgularla temellendirmekte, eleştirel bir yaklaşımla geliştirip,
zenginleştirmekte yeterli çabayı harcamadığı için eleştiriyor ve bu
ideolojik çalışma yanlışının II. Konferansın seçeceği PM tarafından
giderilmesini en önemli teorik çalışma ve propaganda görevi olarak ilan
ediyor.
GENEL KARAR
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. Bu Konferansın temel görevi, partinin
güncel politik çizgisini belirlemek ve bu çizgiyi yaşama geçirmeye temel
oluşturacak olan eylem programının çerçevesini çizmek ve partinin yeniden
inşasını gerçekleştirmek için gerekli düşünsel temeli hazırlamaktır.
2. Dünya ölçeğinde güncel temel mesele,
küresel saldırıya karşı küresel direniştir.
Bölgesel çapta güncel temel mesele ABD
emperyalizminin Irak işgaline son vermek ve BOP’u önlemektir.
Bu iki enternasyonal görevin yerine
getirilebilmesinin Türkiye’de temel koşulu, oligarşik iktidarın, AB’ye BOP
yoluyla yönelme hedefini Kürt sorununun çözümü temelinde boşa çıkartmak ve
toplumsal, devrimci değişim sürecini başarıya ulaştırmaktır.
3. Bütün bu amaçlara yönelebilmek için, SDP,
Türkiye işçi sınıfının Kürt emekçi halkıyla stratejik ittifakına, onun
politik biçimi olarak, sosyalist hareketle Kürt özgürlük hareketinin
kolektif öncülüğünde en geniş toplumsal muhalefet güçlerinin çatı partisi
biçimindeki cephesine dayanan demokratik, toplumsal, devrimci değişimin
eylem programını hazırlamalı ve bu programın yaşama geçebilmesi için de
SDP’nin yeniden inşası yolunda, merkezden taban örgütlerine doğru gerekli
adımları atmalıdır.
Konferans, bu politik çizgiyi, aşağıdaki
görüşler temelinde onaylar.
EMPERYALİST KÜRESEL
SALDIRIYA KARŞI KÜRESEL DİRENİŞ,
ABD İŞGALİNE SON,
BOP'A HAYIR!
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
1. SDP’nin geçen konferansından bu yana geçen
zaman zarfında en önemli gelişme ABD’nin Irak’ı işgal etmiş olmasının
özellikle bölgede yarattığı sonuçlardır. AB’nin eşiğine geldiği ekonomik,
politik ve ideolojik kriz bir diğer önemli gelişmeyi oluşturmaktadır.
Emperyalist merkezler dışındaki devletlerde, özellikle L. Amerika’da
ortaya çıkan küresel emperyalizme, neo-liberalizme ve yeni dünya düzenine
karşı tepkilerin büyümeye devam etmesi, giderek ÇHC’nin dünya kapitalist
pazarındaki artan rolüne karşılık, emperyalist devletlerin yeni “soğuk
savaş” belirtileri göstermesi, iki Konferans arasındaki diğer aktüel
gelişmelerdir. Sonuç olarak, bir yandan kapitalist dünyanın iç çelişkileri
keskinleşiyor, emperyalist merkezler arasında rekabet kızışırken, diğer
yandan emperyalist küreselleşme, neo-liberalizme ve yeni dünya düzenine
karşı varolan tepkiler gün geçtikçe güçleniyor. Avrupa Birliği ülkelerinde
göçmen sorunu Paris’te başlayan ayaklanmanın da gösterdiği gibi giderek
derinleşiyor. Göçmenlerin hareketi emperyalist küreselleşmeye karşı bir
meydan okumadır.
2. ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak’ı
işgali, Genişletilmiş Büyük Orta Doğu Projesi temelinde tüm bölgede
yürüttüğü gizli açık operasyonlar, bölgesel güç merkezi olmak amacıyla
birbirleriyle rekabet eden bölge devletleri arasındaki çelişkiler,
emperyalist merkezler arasındaki çelişkilerle iç içe geçiyor ve onları
durduracak bir devrimci değişim dışında bölgesel savaşların yayılması
olasılığını arttırıyor. Emperyalist ülkelerin kimi devletlere yaydığı
nükleer silahların da arttırdığı, bölgesel nükleer savaş tehlikesi bir
olasılık olarak bölgeyi tehdit ediyor.
3. Emperyalist merkezlerin ve bölgesel güç
merkezi olma yolunda birbiriyle çatışan emperyalizme bağımlı olmakla
birlikte, kendileri de tekelci çıkarlara sahip kapitalist ülkelerin
dışında kalan yoksul halklar bu amansız emperyalist küreselleşme ve farklı
bölgesel rekabet koşullarının çaresiz kurbanlarıdır.
4. Bütün bu gelişmeler “reel sosyalizmin”
yenilgisi sonucunda patlayan dünyanın eski sosyalist devletlerinin ve
kapitalist dünya pazarından izole edilen, buna karşılık reel sosyalist
ülkelerin müttefiki olan “üçüncü dünya” ülkeleri pazarlarının paylaşım
kavgaları tarafından belirleniyor ve “globalizm” adı altında dünya
ölçeğinde kapitalist yeniden paylaşım dönemi yaşanıyor. 15 yıldır
yaşadığımız bütün savaşlar, işgaller ve krizler, ekolojik yıkım,
cinsiyetçi toplumsal adaletsizlik, işte bu, dünya tarihsel ölçekteki
karşı-devrimci gelişmeyle bağlıdır. Emperyalizm insanlığı barbarlığa doğru
sürüklüyor. Onun alternatifi sosyalizmdir.
5. SDP’yi oluşturanlar parti kuruluşundan çok
önce bu dünya tarihsel ölçekteki gelişmeleri analiz etmiş, yeni paylaşım
kavgalarını ve bölgesel savaşların kaçınılmazlığını saptamış; aynı zamanda
emperyalist çelişkilerin, bölge devletlerini de içine çekerek yumak olduğu
bölgelerdeki somut durumu, sosyalist rönesansın ve bölgesel çapta devrimci
değişimlerin de şafağı olarak tanımlamıştır. Bu çizgi, partimizin
Konferans sonrası eylemine yol gösteriyor.
6. Günümüzde tüm insanlığı tehdit eden olgu,
emperyalizmin askeri ve ekonomik açıdan “rakipsiz” olarak, tüm
gezegenimize egemen olmaya yeltenmesi, buna karşı emperyalist merkezi
devletlerde, bölgesel güç merkezi olma emelindeki devletlerde ve bunların
dışında kalan devletlerde, işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve
ezilenlerin, örgütlü ve bütünsel dünya devrimci sürecinin özneleri
olamayışı, tepkisel ve sınırlı mücadelelerin dünya çapında emperyalizmi
geriletici ve ona karşı elle tutulur bir alternatif yaratıcı güce henüz
bütünüyle dönüşmeyişidir. Bu durum dünya sosyalist hareketinde, işçi
sınıfının saflarında perspektif bulanıklığına yol açıyor, milyonlarca
insanı, emperyalizme karşı inandırıcı bir yeni dünya hedefiyle harekete
geçirmeyi önlüyor. Buna karşın başta Latin Amerika olmak üzere giderek
emperyalist barbarlığın iç yüzü daha fazla açığa çıkıyor ve sosyalizm
dahil yeni alternatif arayışlara yöneltiyor.
7. Bununla birlikte günümüzde dünya devrimci
sürecinin güçleri mayalanıyor. Her bölgesel savaş, bölgedeki egemen
“milli” güçleri emperyalizmle birleştiriyor, işbirlikçilik egemen “milli”
güçlerin varlık sorunu haline geliyor, buna karşılık bu savaşlar,
işgaller, müdahaleler ve iç savaşlar, bölge emekçi halklarını hem
emperyalizme, hem de kendi “milli” egemenlerine karşı direnişe yöneltiyor.
Bu açıdan özellikle Irak’ta büyüyen direniş hareketi dikkat çekiyor. Onun
gittikçe güçlenen mücadele ivmesi, ABD’nin dünyanın başka bölgelerinde
istediği at koşturmasını sınırlandırıyor. Diğer yandan bu hareket, ABD’de
ve dünyada savaş karşıtı hareketin güçlenmesine hizmet etmekle kalmıyor,
emperyalizmin yenilebileceği düşüncesini güçlendirerek dünyanın
ezilenlerine moral bir destek sunuyor. İsrail’in bölgede güç merkezi
olarak Filistin halkına karşı yürüttüğü saldırgan politika iflasın eşiğine
gelmiş bulunuyor. SDP Filistin halkıyla tam bir dayanışma içindedir. Tüm
bölge, ABD, İsrail, Türkiye ittifakının tehdidi altındadır. Halklar bu
tehdide karşı her geçen gün birleşiyor. Hiç kuşkusuz Kürt özgürlük
hareketi bölgemizdeki özgürlük ve demokrasi hareketlerine esin veren büyük
bir örnek oluşturuyor. Küba her şeye karşın devrimcileştirici etkisini
sürdürüyor. Bir bütün olarak Güney Amerika’da ABD eski konumunu yitirmiş
bulunuyor. Bu gelişmeye paralel olarak Güney Amerika’da, esas olarak
‘işsize iş’, ‘köylüye toprak’ gibi talepler etrafında, neo liberalizme
karşı ağırlıkla sosyal koruma politikaları hedefiyle, yeni örgüt ve
mücadele biçimlerini yaratarak ilerleyen bir hareket şekilleniyor.
Sendikal örgütleri zayıflatılan ve bir zamanların “refah devleti”
döneminin kazanımlarıyla oyalanan Batılı işçi sınıfı hareketi, neo-liberal
saldırıya karşı henüz kazanımlarını koruma çerçevesinde de olsa her geçen
gün daha fazla karşı koyma gereği duyuyor. Bu gelişmeler
emperyalist-kapitalist sistemin siyasal üstünlüğünü henüz tehdit eder
boyutta olmasa da, yeni bir dönemin yavaş yavaş şekillenmeye başladığını
ortaya koyuyor. Bu durum dünya çapında komünistleri sosyal demokrasinin
bir çok yerde neo liberal kapitalist yönelimin yörüngesine girmesinden
alınan derslerin ışığında neo-liberalizme, küreselleşmeye ve yeni dünya
düzenine karşı uluslararası çapta şekillenmeye, en azından neo
liberalizmin ideolojik hegemonyasını kırmaya başlayan hareketin
deneyimlerinden öğrenerek sınıfsal konumlarını güçlendirme ve 21. yüzyılın
enternasyonalini inşaa etme göreviyle yüzyüze bulunuyor.
8. SDP, ABD ve İngiltere emperyalizminin
Irak’tan derhal ve kayıtsız şartsız çekilmesi uğrunda mücadele edecektir.
Irak’ın “toprak bütünlüğü” üzerine, bölgesel hegemonya kavgası veren bölge
devletlerinin kopardığı gürültü, gerçekte bu yayılmacı devletlerin (TC de
içinde) Irak pazarının emperyalistler arasında paylaşılmasından arta
kalanları bölüşme kavgasının üstünü örtmek amaçlıdır. Irak’ta her ulusun
kendi yazgısını özgürce belirleme ve ayrılma hakkını SDP savunacaktır. Hiç
kuşkusuz emperyalist işgal altında hiçbir ulus, kendi yazgılarını özgürce
belirleme olanağına kavuşamazlar. Emperyalizm bölgeden elini çekmedikçe,
halklar arasında barış ve kardeşliğin, bölgede demokrasi ve özgürlüğün
imkanı olmayacaktır. ABD hegemonyasına, ancak bölge halkları arasında
enternasyonal dayanışma, işbirliği ve ortak mücadele ile son verilebilir.
Buna giden yolda KÖH ile ittifak sorunu, bölge halklarının demokratik
federal birliği için hem devrimci değişlim sürecinin hem de bölgesel çapta
enternasyonalizmin temel sorunudur. Kıbrıs işgali ile Türk oligarşisinin
Akdeniz’deki hesapları Kıbrıs Türk kesimindeki gelişmelerle tam bir
çıkmaza girdi. SDP, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının ortak demokratik
çıkarlarını savunuyor. Kafkasya halklarının Rus hegemonyasına karşı
yürüttükleri mücadeleyle dayanışma SDP’nin enternasyonal görevleri
arasındadır.
9. Konferans, SDP’nin bu iki yıllık zaman
diliminde sol, sosyalist ve muhalif güçlerle alınan bir dizi karara karşın
örgütsel ve enformatif ilişkileri geliştirme görevinin savsaklanmış
olduğunu saptıyor ve bu duruma seçilecek PM’nin kararlı bir biçimde son
vermesini istiyor.
SDP, bu görevin bilinciyle uluslararası
ilişkilerini geliştirmelidir. Bir yandan bu karmaşık dünya koşullarında
devrimci sürecin en kararlı enternasyonalist güçlerini oluşturan sosyalist
partilerin uluslararası ve bölgesel birliğinin sağlanması yolunda somut
ilişkiler kurmalı, diğer yandan uluslararası çapta şekillenmekte olan
hareketi dikkatle gözlemlemeli, onun deneyimlerinden öğrenmeye çalışmalı,
onunla uluslararası ilişkiler kurmaya girişmelidir.
SDP İkinci Konferansı, bu görüşlerin
temelinde aşağıdaki kararları alır:
1. SDP, günümüzde dünya çapında gelişen
emperyalist küresel saldırıya karşı küresel direniş hareketlerine
Türkiye’deki savaş karşıtlarının, neo liberal politikalardan zarar
görenlerin, ekolojik krize karşı güçlerin, anti cinsiyetçi hareketlerin,
tüm ezilen ve dışlananların saflarında aktif olarak katılacaktır. SDP
PM’nin en önemli güncel uluslar arası görevi küresel direniş güçlerinin
fiili geniş cephenin içinde yer almak, burada uluslar arası sosyalist
hareketle tam bir dayanışma içinde, küresel direniş hareketinin tüm
özgünlüklerinin geliştirilmesi temelinde, sosyalist yönelimini
güçlendirmektir.
SDP uluslar arası sosyalist hareketi dikkatle
gözlemler ve onunla ilişkilerini geliştirir. Aynı zamanda uluslar arası
çapta şekillenmekte olan, örneğin L.Amerika’da büyük boyutlara ulaşan yeni
hareketin deneyimlerinden öğrenmeye çalışır ve onunla ilişkiler kurmaya
çalışır.
2. SDP, başta Orta Doğu olmak üzere,
Kafkasya, Balkanlar ve Akdeniz halklarının enternasyonal dayanışmasında
kendi rolünü oynayabilmek için, uluslar arası ilişkilerini geliştirecek,
Türkiye’de bu halklarla dayanışma hareketinin oluşturulması için gerekli
çalışmaları yapacaktır.
3. SDP’nin bölgesel çaptaki güncel uluslar
arası hedefi, ABD’nin Irak işgaline son verilmesi ve Genişletilmiş Kuzey
Afrika ve Ortadoğu Girişimi’nin engellenmesidir. Bu amaçla, yalnız
Türkiye’de bu hedefi paylaşanların değil, aynı hedefte birleşen tüm bölge
halklarının en geniş anti-emperyalist-demokratik cephesi için
çalışacaktır.
SDP, ABD ve İngiltere emperyalizminin
Irak’tan derhal ve kayıtsız şartsız çekilmesi uğruna mücadele eder. ABD
işgaline son verecek, bir cephenin kurulması için girişimlerde bulunur. Bu
cephenin kurulabilmesi bölge anti emperyalist demokrasi cephesinin
kurulmasına bağlıdır.
SDP, işgalin ardından gerçekleştirilen sözde
seçimlerle oluşturulan Irak hükümet ve parlamentosunu Irak halklarının
meşru temsilcisi görmez ve bu kuruluşları meşrulaştırma girişimlerine
karşı mücadele yürütür. Bu yaklaşım, Kürt Federe Devleti’nin meşruiyetini
tartışmak anlamına gelmez.
SDP, Irak işgaline karşı yürütülen direnişi
meşru bulur. Direniş hareketini kapsamlı bir şekilde inceler ve bu
incelemenin ortaya koyduğu bilgiler ışığında, hangi güçlerin
destekleneceğini ve ilişki kurulacağını karar altına alacaktır.
SDP, başta Arap, Filistin, Kürt ulusları
olmak üzere her ulusun kendi siyasi geleceğini özgürce belirleme ve
ayrılma hakkını savunur. Başta Kürtlere yönelik olmak üzere halklar arası
düşmanlığı körükleyen politikalara karşı kararlılıkla mücadele yürütür.
SDP, bölge halklarının demokratik federal
birliğini savunur ve buna giden yolda başta KÖH olmak üzere bölgenin
enternasyonalist güçlerinin birliğinin sağlanması için inisiyatif alır.
4. SDP, bölgesel savaşlara ve nükleer savaş
tehlikesine karşı, dünya ve bölge çapında en geniş savaş karşıtlarının
cephesi için çalışacaktır.
5. SDP, bütün bu yönlerdeki mücadelenin
başlıca hedefi olarak, dünya ve bölge çapında Paris Komününe ve Ekim
devrimine esin kaynağı olmuş düşünceler temelinde, yeni bir Enternasyonal
Örgütü’nün kurulmasını tüm uluslar arası platformlarda dile getirecektir.
SDP, böyle bir Enternasyonal’in dayanacağı düşünsel temeller üzerinde
kendi özgün katkısını yapmak için çalışacaktır.
6. SDP, aktüel konusu o andaki duruma bağlı
kalmak üzere, özellikle bölgesel politik gelişmeler ve iç savaştan barışa
yönelen ülkelerin deneyimleri temelinde geniş katılımlı bir uluslar arası
konferansın düzenlenmesi için, en geç bir yıl içinde inisiyatif alacaktır.
DEMOKRATİK,
TOPLUMSAL, DEVRİMCİ DEĞİŞİM VE EYLEM PROGRAMININ ÇERÇEVESİ
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. İki Konferans arası Türkiye’deki politik
gelişmeler, dünya ve bölgedeki gelişmelerden, her şeyden önce Irak
işgalinin yarattığı sonuçlardan, uluslararası boyut kazanan Kürt
sorunundan ve AB ile çelişkili ilişkilerden bağımsız değildir. Bugünkü
politik durumun özgünlüğü, görünüşteki “parlamenter” istikrarın altında,
olağanüstü sosyal, ekonomik, dış politik ve etnik istikrarsızlık
olgularının her geçen gün birikiyor olmasından ibarettir. Türkiye
kapitalizminin iç çelişkileri derinleşiyor.
2. Politik durumun bugünkü özgünlüğü, var
olan tüm burjuva düzen partilerinin, şu anda AKP karşısında düzen içi
hiçbir alternatif sunamaması, ekonomiye yön veren İMF programına,
savunmaya yön veren NATO konseptlerine, dış politikaya yön veren ABD’nin
BOP’ne ve bunların tümünün sentezi olarak sözde “değişime” yön veren AB
müktesebatına bu partilerin esastan hiçbir karşıtlıklarının olmaması, AKP
hükümetinin temel doğrultularına itiraz etmeyen CHP’den MHP’ye kadar tüm
burjuva muhalefetinin, hükümete karşı bütünüyle ve yalnızca milliyetçi,
şoven demagojiye dayalı bir kampanya açması, bu kampanyayı militarist
çevrelerin çıkışlarıyla birleştirmesi, gerçek toplumsal muhalefetin
dağınıklığı koşullarında, hükümetin burjuva alternatifinin, bugünkü
konjonktürde ideolojik bakımdan onun daha da sağında kalıyor olmasıdır. Bu
durum, militarizmin gücünü arttırıyor, onu kitlelerin gözünde hükümetin
“en güvenilir” gerçek alternatifi haline getiriyor, milliyetçi histeriyle
işçi sınıfının, emekçilerin bilincini bulandırıyor ve Kürt sorununun
çözülmediği ve silahlı çatışmaların sürdüğü koşullarda etnik iç savaş
ortamını derinleştiriyor. Bu aynı zamanda, ABD emperyalizminin dümen
suyunda Irak, Suriye ve İran’a karşı tehlikeli serüvenler için elverişli
bir sosyo-psikolojik ortam yaratıyor. Sınıf mücadelesinin üstünü örten,
emek cephesini bölen, kapitalist sömürüyü azgınlaştıran ve işçi sınıfının,
emekçilerin, ülkenin temel sorunlarına müdahale etmesini önleyen bu ortam,
militarizme, milliyetçiliğe karşı mücadeleyi, politik demokrasi
mücadelesinin merkezine getiriyor ve bu mücadeleye derin bir sınıfsal öz
kazandırıyor. Bu ortamda Cumhurbaşkanı seçimi ve genel seçimler özel bir
önem kazanıyor. SDP, Cumhurbaşkanı seçimine militarist müdahalelere karşı
çıkacaktır. SDP’nin erken ya da zamanında yapılacak genel seçimlere,
şimdiden hazırlanması büyük bir önem taşıyor. SDP, yeniden Çatı Partisi
formunda, Emek, Barış, Demokrasi Bloku çizgisine bağlı kalarak gerekli
seçim işbirlikleri için çalışacaktır. Temel sorun, oligarşik iktidar
güçleri tarafından formüle edilen emek düşmanı, neo-liberal, şovenist,
militarist, yayılmacı programı uygulamaktan başka hiçbir işlevi olmayan
düzen partilerinin karşısına, önüne iktidar hedefini koyan Türk ve Kürt
emekçilerinin güçlü birleşik muhalefetini çıkartmak ve onun çevresinde en
geniş demokratik güçleri (savaş karşıtlarını, çevrecileri, feministleri,
vicdani retçileri v.s.) birleştirmektir.
3. Türkiye, 3 Ekim 2005 tarihinde AB ile tam
üyelik müzakerelerine başlanmasıyla, yeni bir döneme girmiş bulunuyor. Bu
yeni dönem, toplumun insanca ve onurlu yaşam özlemlerinin liberal hayaller
doğrultusunda istismar edileceği emek karşıtı “kapitalist değişim süreci”
olacaktır. Bu süreç boyunca SDP, milliyetçi ve militarist çevrelerin
Kıbrıs ve Ermeni sorunlarındaki milliyetçi politikalarına karşı
koyacaktır. Militarizme, şovenizme, milliyetçiliğe karşı mücadeleyi
politik demokrasi mücadelesinin eksenine koyan SDP, bu mücadeleyi,
milliyetçi ajitasyonla sınıfsal özü gizlenen “kapitalist değişim süreci”ne
karşı mücadeleden koparmaksızın yürütmeli ve sürece sınıfsal özünü açığa
çıkartmalıdır. Bu yeni dönem, oligarşik iktidarın, “reel sosyalizmin”
yıkılışından sonra ilan ettiği ve her hükümet tarafından derinleştirilen
ve ekonomik temeli dünya çapındaki emperyalist küreselleşme süreciyle
atılan ve “AB üyeliğine bölgede güç merkezi olma yoluyla yürüme” sürecinin
yeni bir evresinden başka bir şey değildir. Konferans, bu tezin önemini
özel olarak vurgular. Türkiye “AB mi, yoksa ABD mi?” türünden bir ikilem
yaşamıyor, ABD ile birlikte BOP’ne yürüyor, BOP yoluyla da bölgede güç
merkezi olarak AB’yle entegrasyonu gerçekleştirme programını uyguluyor.
Türkiye’nin önünde uzanan yaklaşık yirmi yıllık “müzakere” süreci, emeğin
yağmalanması, dış pazarlardan pay kapma ve Kürt sorunundan “kurtulma”
yeltenişleriyle, bunlara karşı Türk ve Kürt emekçilerinin mücadelelerinin
yükseliş süreci olacaktır. Konferans, tüm parti üyelerini, bu mücadelenin
ön saflarında, daha büyük bir örgütlülük, bilinçlilik ve kararlılıkla,
iradi olarak yer almaya çağırıyor.
4. Türkiye’nin Zenginler Kulübü’ne
girebilmesi ya da bu kulübün kapısında beslenmesi için, sermaye
birikiminin baş döndürücü hızda büyümesi zorunludur. Böyle bir sermaye
birikimi emeğin yoğun sömürüsü dışında sağlanamaz. Daha şimdiden
kapitalistler bırakalım ortalama ücretleri, asgari ücret düzeyini bile,
dış pazarlarda rekabeti önleyecek yükseklikte olduğunu iddia etmeye
başladılar ve “bölgelere göre asgari ücret” sloganıyla neredeyse sömürgeci
bir anlayışı dile getirdiler. Milliyetçi, şoven ideoloji, kapitalist
sömürünün hizmetindedir. Şimdi Türk kapitalistleri Kürt emeğini
yağmalıyorlar ve Kürt coğrafyasını bir ucuz emek cenneti olarak ellerinde
tutmak için her yola başvuruyorlar. Esnek üretim, taşeronlaştırma yöntemi,
sosyal hakların iyice budanması, kadın ve çocuk emeğinin amansızca
sömürülmesi gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştiriyor. Türkiye’nin
önündeki yirmi yıl, Türk, Kürt, kadın ve çocuk emeğinin yağmalanması,
emeğin iç rekabetinin kışkırtılması, sömürüye karşı direnişin kırılması,
sendikasızlaştırma ve örgütsüzleştirme ve bütün bunlara karşı giderek
yükselecek olan sınıf mücadeleleri süreci olacaktır.
5. Türkiye kapitalizminin birikim sorunu,
onun emperyalizme bağımlılığı tarafından belirleniyor. Türkiye’nin
tekelleri, bugün yaşanılan pazarların yeniden paylaşımı kavgasına, büyük
emperyalist merkezlerin rakibi olarak değil, yabancı tekellere bu kavgada
küçük ortaklar olarak “hizmet” sunan ve hizmetinin karşılığında
pazarlardan pay kapmaya çalışan bir yol izliyor. Türkiye kapitalizminin
yabancı sermayeye açılması, dünya ölçeğinde yapısal dönüşüm sürecine giren
uluslar arası emperyalist kapitalist sisteme eklemlenme ve onun organik
bir parçası olma yolunda (24 Ocak kararlarıyla başlatılan ve 12 Eylül ile
gerekli sosyo-ekonomik ve sosyo politik ortam hazırlanarak uygulanan)
ithal ikameci politikalardan ihracata dayalı yeni politikalara geçişin
gerektirdiği kapitalist ihtiyacın sonucudur. Bu aynı zamanda Türk
tekellerinin dış pazarlara açılmasını beraberinde getiriyor. Yabancı
sermayenin emeği sömürüsü, o nedenle aynı zamanda yerli sermayenin de
emeği sömürüsüdür. Ama bu durum, Türk tekellerinin sıradan bir “taşeron”
olarak görme yanlışına yol açmamalıdır. Türk tekelleri, bölge
devletlerinin sermayeleriyle dişe diş pazar kavgasına tutuşmuştur. Bu,
onun, emperyalist ülkelerden görece bağımsız çıkarları olduğu gerçeğini
görmeyi gerektiriyor. Türk tekelleri, yabancı sermayenin rekabetine karşı
devletin ekonomik gücüne dayanarak karşı koyma yolundan vazgeçti. Temel
kamu hizmetlerinin şu ya da bu biçimde özelleştirilmesi, yerli ve yabancı
sermaye için bir pazar haline getirilmesi rastlantı değildir. Özelleştirme
sürecinin ekonomik temeli, yerli ve yabancı sermaye arasındaki 1980
öncesine özgü çelişkinin yerini, bunlar arasındaki çelişkili bütünleşme
sürecinin almasından ibarettir. O nedenle özelleştirme yalnızca
emperyalizmin neo-liberal dayatmalarının ya da İMF programlarının sonucu
değil, Türkiye kapitalizminin çıkarlarının da sonucudur. Bu analiz,
milliyetçi ve sol milliyetçi sözde “anti emperyalist” sloganların
temelsizliğini gösteriyor. Emperyalizme karşı mücadele tekelci burjuvaziye
karşı mücadeleden ayrılamaz. Türkiye’de “yerli” kapitalizme karşı
konuşmadan emperyalizmden söz etmek, boş konuşmadır. Önümüzdeki yirmi yıl,
sermayenin bütünleşme sürecine özgü tüm çarpıklıkların katlanarak büyüme
dönemi olacaktır.
6. Türkiye kapitalizmi bugün için olmasa da
yakın bir gelecekte genişletilmiş yeniden üretimini dış pazar sorununu
çözmeden sürdüremez. Günümüzde “sürdürülebilir büyüme” laflarının
arkasındaki temel kaygı işte bu pazar ihtiyacıdır. Bunun açık nedeni,
yukarda belirtilen aşırı sömürünün emeği yoksullaştırması, küçük ve orta
işletme sahiplerini iflasa sürüklemesi ile iç pazarın sürekli daralıyor ve
dış pazar olmaksızın Türkiye kapitalizminin genişletilmiş yeniden üretim
yapmasını olanaksız kılıyor. Geçmişte, daralan iç pazarın
genişletilebilmesi, Türkiye hükümetlerinin, “jeo politik” konumunu
satarak, yani SSCB’ye karşı NATO’nun vurucu gücü olmayı kabul etme
karşılığında, bir tür rüşvet olarak aldığı dış borçlar sayesinde mümkün
olabilmişti. Bu borçların örneğin tarımı sübvanse etme, devlet
işletmelerinin ucuz enerji, hammaddeyle kapitalist işletmeleri destekleme
yolunda harcanmasına, bu arada hiç de küçümsenmeyecek bir zümrenin bu
paraları talan ederek ekonomik yaşama aktarmasına borç veren ülkeler göz
yummuşlardı. Türkiye’nin yaşadığı yolsuzluklar, hortumlamalar dönemi, bir
grup insanın yozlaşmasının eseri değil, dış pazarı olmayan kapitalist
ekonominin gereği olarak yaşanmıştır. SSCB’nin çökmesiyle birlikte,
Türkiye kapitalizmi dış borçlarla iç pazar darlığını çözme olanağını
yitirdi. İMF kontrolü altında bu borçları, İMF’nin gösterdiği yerler
dışında kullanma olanağını sınırlamakla kalmadı, aynı zamanda bu borçların
sistemli bir şekilde ödenmesi, her türlü ertelemenin kaldırılması gibi
durumla yüzyüze gelindi. Türkiye halkı asıl şimdi dış borç yoluyla
sömürülüyor, borçların yükü asıl şimdi emekçilerin sırtına yükleniyor.
Ondandır ki SDP, dış ve büyük bölümü yine dış borç niteliğinde olan iç
borçların ödenmemesi talebi uğrunda mücadele edecektir. (Tarımda
sübvansiyonların kısılması, özelleştirmeler yoluyla ucuz enerji, hammadde
olanaklarının kalkması v.s.) İşte bu durum, dış pazar sorununu büsbütün
kronikleştirdi. Önümüzdeki yirmi yıl, Türkiye kapitalizminin dış
pazarlarda üstünlük sağlamak için amansız bir rekabete girme dönemi
olacaktır. Böyle bir rekabet içerde ucuz ve korunmasız işgücünü, yabancı
sermaye celbini gerektirdiği gibi, dış pazarlar üstünde militarist
üstünlük elde etme, silahlanma, tehdit yoluyla kapitalistlerin dış pazar
seferlerine ekonomi dışı etkenlerle güç vermekle başarılabilir. Bu ise,
dış pazar sorununu çözmek için yürütülen rekabetin, başka araçlarla, yani
silahla, bölgesel savaşlarla da sürdürülmesini zorunlu kılıyor.
Türkiye’nin önünde, eğer devrimci değişim süreciyle önlenemezse, bölgesel
savaşlar kaçınılmaz bir tehlike olarak duruyor. Bu durum, AB ile
entegrasyon sayesinde barışçıl bir kapitalist gelişme hayal eden liberal
ve sol liberallerin nasıl bir hata içinde olduklarını kanıtlamaktadır.
Türkiye’de liberal, sol liberal hayallere yer yoktur.
7. Bütün bu öngörülen gelişme eğilimlerinin
merkezinde Kürt sorunu, Türkiye’ye özgü olan temel sorun olarak duruyor.
Türkiye kapitalizminin önünde uzanan ve AB’yle entegrasyon için yürünmesi
zorunlu olan bu yolda hem Kürt emeğinin yağmalanmasını, hem dış pazarlara
egemen olunmasını, hem militarist yöntemlerle rakip devletlerin
geriletilmesini zorlayan, riske sokan en büyük faktör 29. Kürt isyanının
bastırılamayışıdır. Bu olgu devletin ve sermayenin stratejik hesaplarını
alt üst ediyor. Onun AB politikasını, Irak politikasını, ABD’yle stratejik
ittifak politikasını krize sokuyor. O nedenle AB’yle entegrasyon ve
bölgede güç merkezi olmak için Türkiye’nin önünde uzanan yirmi yıl, kısa
vadede Kürt isyanını bastırma, uzun vadede ise Kürt sorununu Türkiye
kapitalizminin çıkarları doğrultusunda bir sorun olarak ortadan kaldırma
yönünde atılacak adımların, “havuç ve sopa” politikalarının
gerçekleştirileceği yıllar olacaktır. Tarihsel deneyim ve Kürt halkının
bugün ulaştığı ulusal ve toplumsal bilinç ve örgütlülük düzeyi devam
ettiği sürece, böyle bir politikanın militarist şiddet dışında başarıya
ulaşmasının mümkün olmadığını gösteriyor. O nedenle önümüzdeki yirmi yıl
aynı zamanda Kürt halkının özgürlük mücadelelerine tanık olmaya devam
edecektir. ABD’nin Irak’ı işgal etmesi, Kürt sorununu geçmişte olduğundan
çok daha yakıcı bir sorun haline getirdi. Aynı zamanda bu sorun çevresinde
süregiden mücadeleyi köklü biçimde etkiledi ve karmaşık ve çelişkili bir
süreç haline getirdi. Burada vurgulanmak istenen, Kürt sorununun artık,
her zamankinden daha fazla bir uluslar arası sorun haline gelmiş
olduğudur. SDP, Kürt sorunun, zorunlu göçlerle tüm Türkiye sorunu haline
geldiğinden hareket ediyor. Varoşlarda, insanlık dışı koşullarda yaşayan
muazzam bir kitle Türkiye’de toplumsal “patlama”nın özneleridir. Batı
Avrupa’daki dışlananlar ayaklanması, Türkiye varoşlarında yankılanıyor.
8. Egemen güçler, yaşanmış tarihsel ve
siyasal bir olgu olan ermeni soykırımında da geleneksel inkar
politikalarını sürdürüyor. Ermeni soykırımının inkarı, Kürt sorunun da
olduğu gibi her türlü farklılığı şiddet yoluyla bastırma politikalarından
bağışık değildir. SDP, belli bir tarihsel dönemde (Birinci Paylaşım
Savaşı) başta Alman emperyalizmi, dönemin emperyalist güçlerinin
kışkırtması ve onlarla işbirliği içindeki siyasi iktidarların izlediği
politikaların bir sonucu olan bu tarihsel gerçekliğin bilince çıkarılması
ve kabul edilmesi için gerekli çalışmaları yapar. Soykırımın kabul
edilmesini ve Ermeni halkından özür dilenmesini Ermeni ve Türkiye halkları
arasında halkların kardeşliğinin ve dostluğunun sağlanmasının ve
geliştirilmesinin ön koşulu sayar. Ermeni soykırımı olduğu gerçeğini öne
sürmeyi suç sayan politikalara ve yasal düzenlemelere karşı mücadele eder.
SDP Ermeni sorunuyla ilgili olarak, Türk ve Ermeni halkları arasında
düşmanlığı kışkırtmak amaçlı, her türlü emperyalist, militarist ve faşist
demagojiye karşı savaşır. Bununla birlikte SDP, diğer milliyetlere yönelik
(Süryaniler, Rumlar v.s.) izlenen inkar ve asimilasyoncu politikalara
karşı mücadele etmeyi demokrasi perspektifinin bir gereği sayar.
Konferans, bu görüşler temelinde bütün bu
gelişme süreci boyunca sürecek mücadeleye, bu mücadelenin temel ve en
geniş güçlerini birleştirmeye elverişli bir Eylem Programı’nın ana
çerçevesini karar altına alır:
1. II. Konferansının eşiğinde, 3 Ekim 2005
tarihinde Türkiye AB ile “tam üyelik müzakere süreci”ne girdi. ABD’nin
Irak’ı işgali ve bölgedeki varlığı Türkiye’nin AB ile müzakere sürecini
derinden etkiliyor. Elbette Türkiye’nin önünde “AB’mi, ABD’mi” gibi bir
ikilem bulunmuyor. Bu gerçeklik, SDP’nin önümüzdeki tüm AB üyelik süreci
boyunca yürüteceği politik mücadelenin ana yönlerini belirliyor. Konferans
şunu ilan eder: SDP’nin AB politikası, ulusal solcu ve liberal solcu
eğilimlerin karşısında, sağlam temellere sahip, sınıfsal, demokratik,
enternasyonalist bir politika olarak doğrulanmıştır.
2. Konferans 35 başlık altında sürdürülecek
müzakere sürecinin her aşamasında müzakere edilecek konulara karşı,
partimizin aktif politika üretmesi ve mücadele etmesi için gerekli
temelleri sağlayan, merkezinde AB sorunu ve BOP sorunu bulunan ve MGSB
temelindeki militarist stratejiye karşı politikamızın en kısa zamanda bir
“Eylem Programı”na dönüştürülmesini PM’nin temel görevi olarak vurgular.
3. Bu politikanın esasları I. Konferansımızın
ana belgesinde ortaya konmuş ve AKP tarafından yaşama geçirilen egemen
güçlere ait AB hedefinin, bölgesel güç merkezi olma yoluyla gerçekleşeceği
bu belgede saptanmıştır. Bu demektir ki, yaklaşık yirmi yıllık bir dönemi
kapsayacak olan AB ile “tam üyelik için müzakere süreci”, aynı zamanda
Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu Projesinin uygulanma süreciyle iç
içe geçecektir. Oligarşik iktidar gücünün programına karşı yürütülecek
mücadele, emperyalizme ve neo-liberalizme karşı mücadeleyle, özelde
ABD’nin Ortadoğu’dan kovulması mücadelesi birleştirmeyi zorunlu kılıyor.
Buradan hareketle Eylem Programı, bir yandan oligarşik iktidar gücünün
“bölgede güç merkezi olma yoluyla AB’ye üye olma” programının devrimci,
demokratik, toplumsal alternatifidir. Bu, anti emperyalist demokrasi
cephesini inşasını da zorunlu kılıyor.
4. Bu eylem programının stratejik hedefi,
bölgede güç merkezi olma yoluyla AB’ye üyelik programına karşı kitlesel ve
sınıf mücadelesinin farklı biçimlerinin iç içe geçtiği mücadelelerle
devrimci, demokratik, toplumsal değişim sürecini yaymak ve derinleştirmek,
bu yolla Türk ve Kürt emekçi halklarını devrimci iktidara yönelterek,
kesintisiz bir süreç olan ve genel olarak dünya devrimci sürecinin bir
parçası anlamında, özel olarak ise bölgesel çapta zafere ulaşacak olan
devrime hazırlamaktan ibarettir.
4.a. 10 Temmuz 2001 tarihinden beri geçerli
olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) değişen Dünya, Bölge ve Türkiye
koşullarına göre güncelleştirilmiştir. Önümüzdeki 5 yıl boyunca devletin
gizli anayasası olarak uygulanacak olan yeni MGSB, tüm hükümet ve kamu
kurumlarının uygulamak zorunda olduğu “İç Güvenlik Strateji”sini
oluşturmaktadır. Yeni MGSB’de “İç Tehdit Unsurları” önceliklerine göre
yeniden düzenlenerek birinci tehdit önceliği eskisinde olduğu gibi gene
“Bölücü Faaliyetler”, ikincisi “Yıkıcı Faaliyetler”, üçüncüsü, “İrticai
Faaliyetler” olarak belirlenmiştir. Diğer iç tehdit unsurları olarak da,
“Azınlıklar”, “Çıkar amaçlı Suç Örgütleri”, “Yolsuzluk”, “Karapara”
“Yasadışı Göç ve Toplu Sığınma”, “Cezaevleri” vb. temel başlıklar altında
sıralanmıştır. Buna göre, iç güvelikle ilgili “Stratejik Hedefler” “iç
tehdit” unsurlarına yönelik olarak alınması gereken genel ve özel
tedbirler de, “yasal” ve “idari” olarak ayrı ayrı ele alınmış ve maddeler
halinde detaylandırılmıştır. Aynı zamanda bu belgede, “dış tehdit” olarak
Türkiye’nin komşularıyla ilgili militarist, yayılmacı yönelimler yer
almıştır.
4.b. Önümüzdeki 5 yıl aynı zamanda AB
müzakere sürecinin önemli bir aşamasını oluşturacak ve 35 maddelik AB
müktesebatı için ileri adımlar atılmasını gerektirecektir. Ancak, MGSB
belgesinden de anlaşıldığı gibi TC’nin ulusal stratejik hedefleri; a)
dünyanın 10 büyük ekonomisi içine girmeye; bu hedefle ve BOP’la bağlı
olarak rakip devletlere karşı militarist önlemler almaya, b) bölgesel
gücünü pekiştirip küresel güç olmaya, c) İç, dış ve bölgesel güvenlikte ve
iç-dış politikada belirleyici olan TSK’yı daha da güçlendirmeye, c) AB
müzakere sürecinde oligarşik zirvenin çıkarlarını korumaya vb. yönelik
olduğu için bu unsurlar önümüzdeki siyasal ve toplumsal sürecin
karakterini belirleyecektir. Bu nedenle SDP önümüzdeki dönemde stratejik
siyasal ve örgütsel yönelimini bütün bu unsurları dikkate alarak
yapmalıdır.
5. Eylem Programının bu stratejik yönelimi,
bir yandan “tam üyelik müzakere sürecinin” temel müzakere konularındaki
(neo liberalizme, militarist yayılmacılığa, Kürt sorununda çözümsüzlüğe
karşı) alternatiflerimizle, hem de iç etnik barış ve bölgede barış
sorunlarıyla organik olarak bağlanmalıdır.
6. Eylem Programı, ekolojik kriz,
cinsiyetçilik, kültürel yozlaşma sorunlarına, global/küresel olanla
sınıfsal olanın diyalektik bütünlük içerisinde (bu sorunlarla ilgili özgün
hareketlerin bağımsız örgütlenme ve mücadele biçimlerini yadsımaksızın)
geniş yer vermelidir.
7. Sosyalistlerin birliği ve yeniden
yapılanması, merkezinde sosyalistlerle Kürt özgürlük hareketinin yer
aldığı emek, barış, demokrasi güçlerinin “çatı partisi” biçiminde
örgütlenmiş cephesi, toplumsal muhalefetin (sendikal hareket, kadın
hareketi, gençlik hareketi vb.) yeniden yapılanması ve birleşik
mücadelesi, program ve tüzükte belirlenmiş ilkeler doğrultusunda SDP’nin
güçlendirilmesi, Eylem Programının hedefleri arasında ele alınmalıdır.
8. Eylem Programının politik güçleri,
geçmişte bölgede hiç bir ülkenin tanık olmadığı kadar devrimci deneyime
sahip olmuş, bugün bir dizi nedenle zayıf düşmüş olsa da, derin gelişme
perspektifine sahip Türkiye sosyalist hareketi ile son yirmi yıl boyunca
ve bugün bölgenin en devrimci potansiyelini bağrında barındıran ve
Türkiye, Irak, İran, Ermenistan ve Suriye devletlerini birbirinden ayıran
sınırların her iki yanında, yani Kürdistan’ın tüm parçalarında konumlanmış
bulunan Kürt özgürlük hareketidir. Ne sosyalist hareketin geçici
zayıflığı, ne Kürt özgürlük hareketinin geçici iç sorunları bu iki gücün
eylem programında dile getirilen hedeflerin temel itici ve öncü güçleri
olduğu gerçeğini değiştirmez. Gerek 7. maddede tarif edilen cephe, gerekse
diğer toplumsal güçler süreç içerisinde zaaflarından kurtarılarak yeniden
yapılandırılabilirse, yalnızca Türkiye’de barış, demokrasi ve sosyalizm
mücadelesinin değil, bu cephenin her bir parçadaki halkların devrimci
güçleriyle kuracağı ittifaklar sayesinde tüm bölgede anti emperyalist,
demokratik ve toplumsal değişim sürecinin belirleyici gücünü yaratmak ve
bölge halklarının, bu arada Kıbrıs Rum ve Türk halklarının demokratik
federatif politik birliği temelinde, bölgede devrimci sürecin imkanlarını
güçlendirmek mümkün olur.
9. Eylem Programı bu temel güçlerin yanı
sıra, gerek müzakere süreci boyunca ele alınacak temel konularda, gerekse
iç etnik barış, bölge barışı, nükleer silahsızlanma ve sınıfsal özlü
global sorunlarda en geniş demokratik ve savaş karşıtı güçleri
birleştirecek nitelikte olmalıdır.
10. Konferans, Eylem Programı’nın
hazırlanmasında geçmişteki hataların tekrarlanmamasını, parti üyelerinin
bu hazırlığa tartışmaların formel olarak örgütlenmesi nedeniyle katılımını
önleyen ve sosyalist demokrasi ilkemizle bağdaşmayan uygulamaya kesinlikle
son verilmesini PM’nin görevi sayar. Eylem Programının üyelerin
tartışmasına sunulmasını ve PM tarafından en kısa zamanda onaylanarak
yürürlüğe konmasını karar altına alır.
SOSYALİST DEMOKRASİ
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
1. Konferans, SDP’yi geleneksel soldan
ayıran, aynı zamanda tüm solun kendisini yenilemesi ve her türlü ulusalcı
ve liberal çapaklardan arınması yoluyla onlarla birleşme olanağı sağlayan
üç özgün çizgisini, “sosyalist demokrasi”, “sosyalistlerin birliği ve
yeniden yapılanması” ve “Kürt özgürlük hareketiyle ittifak” ilkelerini bir
kere daha teyit eder.
2. Temelleri Marks, Engels, Lenin tarafından
atılan sosyalist demokrasi anlayışı, parti programının ve öteki iki özgün
pratik örgütsel ve politik çizginin dayandığı teorik temelimizin bize özgü
düşünsel çıkış noktasıdır. Paris Komünü ve Ekim Devrimi’nden sonra
sosyalist demokrasi, “reel sosyalizm” deneyinin, bu deneydeki bütün
devrimci kazanımlara sahip çıkan, eleştirel analiziyle yeniden bilince
çıkarılmıştır. Bürokratik sosyalizmin alternatifi sosyalist demokrasi
temelinde inşa edilen sosyalizmdir. Proletarya diktatörlüğünün, yozlaşmış
bürokratik diktatörlüğe dönüşmesine karşı partimizin ileri sürdüğü işçi
sınıfı iktidarı sosyalist demokrasiden başka bir şey olamaz.
3. Sosyalist demokrasi anlayışı, işçi
sınıfının sosyalizme ancak, politik demokrasi mücadelesinden geçerek
hazırlanacağı ile ilgili Marksist tezden çıkarılmıştır. Sosyalist
demokrasi sosyalizm ve sınıf mücadelesinin belli bir dönemine özgü,
konjonktürel bir olgu ya da yalnızca oligarşik rejime karşı verilmesi
gereken bir mücadele biçimi değil, onu her devrimcinin bugünden başlayarak
yaşamında içselleştirmesi için gerekli örgütsel, düşünsel önlemi almak
demektir. Bu, emekçileri parlamentarist mücadele içinde burjuva
demokrasisine uyarlayan anlayışa karşı, sınıf mücadelesinde özgürleştirme,
böylece sosyalist demokrasinin güçlerini bugünden hazırlama görüşüdür.
4. Sosyalist demokrasi anlayışı, solun
devrimi ve iktidarı bir “partinin işi” ve onun “iktidarı” olarak anlayan
ikameci anlayışına bir itirazdır. “Reel sosyalizm” deneyi, işçi sınıfının
devlet biçiminde örgütlenmesinden, partinin devletle özdeşleşmesi durumuna
geçişin yıkıcı sonuçlar doğurduğunu gösterdi. Sosyalist demokrasi
anlayışı, partinin kendisini işçi sınıfının yerine ikame etmesi
tehlikesine bugünden verilen bir yanıttır. Partinin kitlesel, sınıfsal bir
güç olarak sosyalist demokrasi ilkesiyle temellendirilmiş örgütsel yapısı
aynı zamanda parti bürokrasisine karşı güvencedir.
5. Konferans, sosyalist demokrasi
ilkelerinin, bir düşünüş ve davranış kılavuzu olarak kavranıp,
içselleştirilmesinin karmaşık bir süreç olduğunu belirtir. Sosyalist
demokrasi her hangi bir teorik önerme gibi, yalnızca okunup, benimsenerek
içselleştirilemez. Bu aynı zamanda yalnızca bir eğitim sorunu da değildir.
İşçi sınıfı uzun sınıf mücadelesi pratiğinde içselleştirdiği, kendini
eğittiği, değiştirip dönüştürdüğü ölçüde devlet biçiminde örgütlenmiş
egemen bir sınıf olarak sosyalist demokrasiyi uygulayabilir ve süreci
kesintisiz biçimde nihai zafere ulaştırabilir.
6. BSP’den, ÖDP’ye ve SDP’ye kadar hazırlanan
hiçbir demokratik tüzük ilkesi veya uygulanan “idari yöntem”, sosyalist
demokrasi bahsinde yaşanan sorunların üstesinden gelmemize yetmemiştir.
Bunun temel nedeni sosyalist demokrasi anlayışının içselleştirilememiş
olmasıdır. Diğer yandan, sosyalist demokratik anlayışın
içselleştirilmesinin karmaşık bir süreç sorunu olduğu da unutulamaz.
7. Elbette, sosyalist demokrasi geleceğin
sorunu değildir. Sosyalist demokrasinin içselleşme süreci bugünden
başlayan, çelişkili ve kesintisiz bir süreçtir. Bu sürecin karmaşıklığını
kavramak, parti kadro eğitiminde, parti içi demokrasiyi geliştirme
mekanizmalarında, örgütsel modellerde, tartışma kültürü, eleştiri ve
özeleştiri sorunlarında iradi ve bilinçli önlemleri başarıyla yerine
getirmek için zorunludur.
8. Genel olarak Türkiye sosyalist hareketi ve
özel olarak SDP, saflarında sosyalist demokrasi ilkelerinin
içselleştirilmesi sürecini ilerletmek için gerekli çalışmaları başarıyla
yerine getiremedi. Parti çoğulcu yapısının, kurucu bileşenlerden
bazılarının ve grup dışı üyelerin ayrılmasıyla bozulması ve sosyalist
demokrasiye uymayan gelişmeler karşısında, sosyalist demokrasiyi
içselleştirmenin zorluklarına sığınılamaz. Parti çizgisinin, formel
olmayan, demokratik, açık tartışmalarla kolektif olarak saptanmasındaki
ciddi zayıflıklar, görüş ayrılıklarını yapıcı bir tarzda ele almadaki
başarısızlıklar, ilk ciddi görüş ayrılığında çoğulculuğun bir çırpıda
formel hale gelmesi, farklı görüş sahiplerinin fiilen dışlanması, bütün
nesnel, örgütsel-yapısal zorluklara, parti içi gruplar ve bireyler
arasındaki eşitsizliklere, köklü ve olumsuz alışkanlıklara rağmen,
giderilmesi mümkün olan yanlışlıklardır. Ondandır ki, Konferans, tüm parti
üyelerinin ve sosyalist kamuoyunun önünde, bu yanlışların açık
özeleştirisini yapar ve bu özeleştirinin sosyalist demokrasiyi
içselleştirme yönünde bir katkı olacağını ilan eder.
Konferans yukardaki görüşler temelinde
SDP’nin sosyalist demokrasi anlayışını bir kere daha teyit eder.
SOSYALİSTLERİN
BİRLİĞİ VE YENİDEN YAPILANMA
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
1. Sosyalist Birlik anlayışı, sosyalist
demokrasi tezinin doğal bir sonucudur. Bu anlayış, “reel sosyalizm”
deneyinin “tek partili sosyalizm” anlayışına ve bu anlayışa dayalı
geleneksel sola gerçek bir itiraz olarak önem taşır. Sosyalist demokrasi
temelinde, farklı programların politik örgütlenme özgürlüğü olmaksızın,
sosyalizm inşası başarıyla geliştirilemez. SDP’nin sosyalizm tasavvuru
çoğulcu bir siyasal sistem tasavvurudur da. İşte bu nedenle sosyalist
birlik, sosyalistlerin birliğini bir “çaresizliğin” çözümü sayan
geleneksel sol anlayışlara kökten bir itiraz niteliğindedir.
2. Sosyalist birlik, Marksist bir sosyalizm
anlayışının zorunlu sonucudur. Türkiye sosyalist hareketinin tarihsel
deneyiminin eleştirel analizi, sosyalist demokrasi ve çoğulcu politik
düşüncesinin yeniden bilince çıkarılmasına ve sosyalist solda canlanmasına
katkılı olmuştur. Tarihimizdeki bütün yenilgiler, sosyalistlerin
birbirleriyle olan ilişkilerindeki sekter hatalardan ayrılamaz. Sosyalist
Birlik düşüncesi, teoriden pratiğe geçirilmediği durumda bile,
sosyalistlerin arasındaki yoldaşça ilişkileri düzenleyen bir ilke olarak
önemlidir. O nedenle, sosyalist birlik yolundaki başarısızlıklar, hiçbir
şekilde bu tezin değerini ortadan kaldıramaz.
3. Sosyalist birlik anlayışı, sosyalistlerin
bir birleri üstünde örgütsel hegemonya kurma çabalarına bir itirazdır.
Bizim pratiğimizde örgütsel hegemonya sıradan rekabetten, sol içi şiddete
uzanan, “reel sosyalizm”de kitlesel tasfiyelere kadar varan dramatik
sonuçlar doğurmakla kalmamış, birbirini düşünsel, ideolojik ve politik
araçlarla etkileme ve bunu da sosyalist demokratik bir tartışma kültürüyle
gerçekleştirme pratiğini sığlaştırarak, tüm harekete büyük zararlar
vermiştir.
4. Sosyalist solun birliği, sosyalist
hareketteki bölünmelerin “aritmetik toplamı” gibi basit bir yolla
üstesinden gelinemeyeceği gerçeğinin kabulüne dayanır ve birliğin başarıya
ulaşabilmesinin ön şartı, sosyalist hareketin yeniden yapılanması
çerçevesinde soruna bakmayı gerektirir. Yeniden yapılanma ise sosyalist
hareketin verili durumuna köklü bir itiraz yöneltilmeksizin başarıya
ulaştırılamaz. SDP, bu nedenle kendini verili geleneksel sosyalist sola
köklü bir itiraz olarak görür. SDP’nin birlik anlayışı ne sosyalist solun
nesnel gerçekliğini görmezden gelen ve “yok” sayan “ütopik birlik”, ne de
onun nesnel gerçekliğini “teorize” ederek yeniden üreten bir birliktir.
Sosyalist solun birliği bugün için bölünmüşlüğü çoğulculuk temelinde
gidermenin, gelecekte derin sosyalist demokratik kültürel temele dayalı
“organik” partiyi oluşturmanın teori ve yöntemidir. Sosyalist birlik teori
ve yöntemi, bu bütünsel anlayışı ile, hem programatik birlik anlayışından,
hem de hiçbir reel gücü bulunmayan “ideal” parti anlayışından kendisini
ayırmaktadır. Buradaki yöntemsel soru, “ideal” parti modelleri aramak
değil, Türkiye’de sosyalist hareketin yeniden inşasının var olan sosyalist
parti ve gruplarla mı, yoksa var olmayan ve var olacağı varsayılan
güçlerle mi gerçekleştirileceği sorusudur. SDP’nin yanıtı birinci şıkta
yatıyor. Yeniden inşanın ikinci sorusu ontolojiktir: Var olan parti ve
grupların onları var eden nedenlerden bağımsız dönüştürülmesi mümkün
müdür? SDP bu soruya olumsuz yanıt veriyor. Neredeyse yarım yüzyıllık
geçmişe dayanan bu özneler, yalnızca politik özneler değil, aynı zamanda
sosyo-politik öznelerdir. Onlar, tüm zayıflıklarına ve deforme yapılarına
karşın, yapay özneler değil, organik varlıklardır. Konferans, bu grupların
idari, yönetsel, tüzüksel ya da volontarist yöntemlerle
dönüştürülemeyeceğini, ancak çok yönlü (teorik, ideolojik, politik,
örgütsel) iradi ve bilinçli çabalarla, birlik ve sınıf mücadelesi süreci
içinde ve her şeyden önce kitlelerle buluşarak –var olan grupların- iç içe
geçeceği, kaynaşacağı görüşündedir. Sosyalist demokrasi ve sosyalist
birlik düşüncesi, bu sürece içerik kazandıracak temel ilkeler olarak
belirleyici öznel faktör rolünü oynayacaktır. Bu rol, bir parti içinde ya
da daha gevşek yapılar içinde yer alan grupların, kendilerini, kendi
geleneklerini, iç ritüellerini ve geleneksel slogan ve simgelerini,
yüceltmemeleri, üst parti kimliğini sistematik bir biçimde vurgulamaları
ve benimsemeleriyle etkinlik kazanır.
5. Sosyalist birlik süreci, on beş yıllık
deneyimin gösterdiği gibi, çelişkili bir süreçtir. Bu çelişkilerin
yarattığı birlik krizlerinin doğru yönetimi, birlik sürecinin çelişkili,
ancak bütünsel ve kesintisiz bir süreç olmasını güvence altına alabilir.
Birlik krizlerinin doğru yönetimi, buna uygun örgütsel biçimler
gerektirir.
6. Bizim pratik deneyimiz, birlik sürecinin
doğasına uygun örgütsel biçimler bulmadaki zorluklarımızı açıkça ortaya
koymuştur. Tek bir parti çatısı altında, tek bir programda, tek bir tüzük
temelinde, tek bir örgütsel ağ içinde yer alan, yönetim organlarını tek
bir seçimli konferansta oluşturan, buna karşılık, resmen ilan
edilmeksizin, ya da ilan edilse de, parti açıklığı dışında kalarak, söz
konusu parti içinde değişik grupların varlıklarını sürdürdüğü çoğulcu
parti modeli tam bir başarısızlığa uğramıştır. Bu başarısızlık sosyalist
birlik düşüncesinin değil, fakat sosyalist birlik için henüz yeterince
olgunlaşmayan kadroların, grupların yarattığı örgüt modellerinin
başarısızlığıdır.
7. Onbeş yıllık sosyalist birlik deneyimi
göstermiştir ki, bir çok temel ilkede, “kapitalizmin devrim yoluyla
aşılmasında, ulusların kendi yazgılarını tayin etme ve ayrılma hakkında,
sosyalizmin muhtemel içeriğinde v.s.) “anlaşan”, ancak, partinin
kurulduğunun ertesi günü karşı karşıya olduğu aktüel ve temel sorunlarda
(28 Şubat rejimine karşı tutum, Kürt sorunu v.s.) anlaşamayanların
birliği, başarısızlığa mahkumdur. “Ayrı eylem hakkını” tanıyan çoğulcu
parti tüzüğü, doğası gereği demokratik merkeziyetçiliğe özgü “azınlığın
çoğunluğa tabi olma” ilkesine dayanmadığı için, hemen tutum alınması ve
eyleme geçilmesi gereken bu aktüel temel sorunlardaki uzlaşmazlıklar,
oligarşik bir rejimin egemen olduğu, keskin ekonomik, politik çelişkilerle
belirlenen, bir dizi krizlerin birbirini izlediği ve solun sosyalist
demokrasiyi içselleştiremediği, tartışma kültüründen bir hayli uzak olduğu
Türkiye koşullarında, partinin zayıflamasına, karşıt politikaların
birbirini etkisizleştirerek eylemsizliğe, topyekün başarısızlığa ve
bölünmelere götürmüştür. Ondandır ki, SDP programı çoğulcu birliğini, “sol
liberal ve sol milliyetçi” anlayışlar dışında kurmayı hedeflemiştir.
Konferans, sosyalistlerin çoğulcu partisinde birliğin, parti kuruluşunun
ertesinde girişeceği temel aktüel sorunlara yanıt oluşturan bir eylem
programı temelinde, hiç kuşkusuz sosyalist demokrasi ilkelerine titizlikle
bağlı kalınarak korunabileceğini vurgular. Bu yaklaşımın dışında, ya
partide eylem birliğini sağlama adına örgütsel birliği feda etme, yani
tasfiyecilik ya da eylem birliğini feda ederek, formel örgütsel birliği
sağlama adına liberalizm kaçınılmazdır.
8. Konferans, bir yandan aynı partide
“programatik ilkeler” temelinde yeterince anlaşmış olanların birliğini,
öte yandan, böyle bir temelde anlaşamayan, buna karşılık somut bir “eylem
programında” anlaşanların birliği olarak, BSP, ÖDP ve SDP modellerinden
farklı bir “parti” modelini, tüm sosyalistlerle tartışarak geliştirmeyi
hedeflemelidir.
Konferans yukarıdaki görüşler temelinde
aşağıdaki kararları alır:
1. Konferans, SDP’nin program ve tüzüğünde
belirlenmiş ilkeler doğrultusunda sosyalist solun birlik ve yeniden
yapılanma ihtiyacını bir kez daha teyit ve bu yöndeki girişim ve
çalışmaların kesintisiz biçimde sürdürüleceğini ilan eder.
2. Bu temel yaklaşımın ışığında yaşanan
birlik deneyimlerini de dikkate alan SDP, bir yandan aynı partide
“programatik ilkeler” temelinde yeterince anlaşmış olanların birliğini,
öte yandan, böyle bir temelde anlaşamayan, buna karşılık somut bir “eylem
programında” anlaşanların birliği olarak, BSP, ÖDP ve SDP modellerinden
farklı bir “parti” modelini, tüm sosyalistlerle tartışarak geliştirmeyi
hedefler. Bu hedefe bağlı olarak:
a. Bir yandan aynı partide “programatik
ilkeler” temelinde yeterince anlaşmış olanların birliğini sağlamayı, bu
suretle sosyalist hareketin yeniden yapılanması sürecini geliştirmeyi;
b. Bir yandan da henüz yeniden yapılanmaya ve
“organik parti”de “programatik birlik”e hazır olmayan parti, grup,
platform, çevre, bireylerin bir “eylem programı” etrafında birliğini
sağlamayı ve bu güçleri “programatik birlik” hedefine taşıma işlevi
görecek, BSP, ÖDP ve SDP modellerinden farklı bir “parti modeli”ni
tartışarak geliştirmeyi hedefler ve “biriktirerek ilerleme” sürecini önüne
koyar.
c. SDP’yi her bakımdan güçlendirerek,
bağımsız program ve örgütlerini koruyarak, başka parti ve grupların da
bağımsız program ve örgütlerini korumasını kabul ederek, “programatik
birlik” temelinde yeniden yapılanma perspektifini öngören daha esnek bir
örgütlenmeyi hem mümkün, hem de zorunlu sayar. Bu örgütlenmeyi tüm
bileşenlerinin ayrı tüzel kişiliklerini koruduğu, parti biçiminde
örgütlenmiş bir biçim olarak görür ve “organik” partiye geçiş örgütü
olarak değerlendirir.
3. Birlik ve yeniden yapılanma yolunda
yürütülen “sosyalist forum girişimi”, diğer girişim ve çalışmaları
onaylar. PM’nin bu ve benzeri çalışmaları geliştirilmesini ve sürdürmesini
vurgular.
KÜRT ÖZGÜRLÜK
HAREKETİYLE İTTİFAK
(Oy çokluğuyla kabul edildi)
1. Konferans, Mersin’deki bayrak
provokasyonundan bu yana süre giden Türkiye çapındaki şovenist histerinin,
büyüyen iç savaş tehlikesinin de gösterdiği gibi, SDP’nin öteden beri
kararlılıkla sürdürdüğü Kürt özgürlük hareketi ile ittifak politikasının
ne denli haklı ve doğru bir politika olduğunun kesinlikle kanıtlandığını
ilan eder. Türkiye’nin, bütün öteki sorunlarının çözümüne yolu açacak
temel sorun Kürt sorunudur. Bu sorun aynı zamanda uluslar arası ve
bölgedeki devrimci süreçle doğrudan bağlı bir sorundur.
2. Türkiye işçi sınıfı ile Kürt emekçi
halkının arasındaki stratejik ittifak, kesintisiz devrim sürecinin temel
itici gücüdür, bu, Türkiye devriminin, bölgesel devrimci süreçle organik
bağını kuran en özgün özelliğidir.
3. Bugün, kendi bağımsızlıklarını koruyarak
kolektif bir önderlik yaratma göreviyle yüzyüze olan Türkiye sosyalist
hareketi ile, Kürdistan’ın sosyalist, yurtsever ve yoksullarının kolektif
önderliğini gerçekleştiren Kürt özgürlük hareketi arasındaki politik
ittifak, verili koşullardaki stratejik sınıfsal ittifakın somut, politik
biçimidir.
4. Türkiye işçi sınıfı ile Kürt emekçi halkı
arasındaki stratejik ittifakın politik öncülüğü Türkiye sosyalist hareketi
ile Kürt özgürlük hareketinin kolektif öncülüğüdür ve böyle bir kolektif
öncülüğü inşa etme göreviyle yüz yüzeyiz. İşçi ve emekçi sınıflara dayanan
bu kolektif öncülük gerçekleştiği durumda, Türkiye’deki oligarşik iktidar
karşısında alacağı sağlam bir konumlanışla, bölgesel çapta devrimci,
demokratik değişim sürecinin gücü olarak Türkiye’nin yayılmacılığına ve
ABD ve öteki emperyalist güçlere karşı sol ve devrimci bir güç olarak
büyük bir rol oynayacaktır.
5. Kürdistan’ın resmi sınırlara sahip
olmaması, Kürt nüfusunun yoğun olarak Batı metropollerinde de bulunması,
bu bölgenin ve bu bölgedeki halk hareketinin öncüsü olarak KÖH’nin ayrı
bir siyasi coğrafyaya ait oldukları gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ondandır
ki SDP, KÖH ile ittifakını, bir yandan aynı oligarşik iktidara karşı bir
mücadele birliği olarak tanımlamakta, aynı zamanda farklı siyasi
coğrafyadaki emekçilerle ilişkisini ve bağlarını dikkate alarak onunla
kardeşçe ilişkiler kurmaktadır. Bu yaklaşım, geleneksel solun, ulusların
kendi yazgılarını kendilerinin tayin etme ilkesini, ezen ulus partisinin
“öncülüğü” dogması yönünde yorumlayan yaklaşımlarına köklü bir itirazdır.
Yalnızca bu sosyalist demokratik ve enternasyonalist yaklaşım, aynı
zamanda geleceğin sosyalizminde emekçilerin milli dar görüşlülükleri
aşarak birleşip, kaynaşmalarının, resmi devlet sınırlarını yıkmalarının
önünü açar.
6. Kürt emekçi halkı, tarihin bugünkü somut
evresinde, istisnai bir misyona sahiptir. ABD emperyalizminin Irak’ı işgal
etmesiyle kızışan emperyalist merkezler arasındaki rekabet coğrafyasında
ve bu rekabete çekilen bölge devletlerinin tam merkezinde yaşayan bu
halkın bağrından, Türkiye’yi Kürdistan’ın parçalarının bulunduğu
Ermenistan’dan, İran’dan, Irak’dan ve Suriye’den ayıran devlet sınırları
geçiyor. Her biri bir emperyalist merkeze dayanarak birbirleriyle rekabet
eden bu bölge devletlerinin paylaştığı Kürdistan halkının ulusal,
demokratik birlik ve dayanışması bölgesel savaşlara karşı etkin bir baraj
kurmak anlamına geliyor. Aynı zamanda her bir parçadaki halkların Kürt
halkıyla ittifakı, bölgesel çapta devrimci sürecin gerçek güçlerini
yaratmak demektir. Konferans, bölge halklarının Demokratik Federal
birliğini savunuyor. Böyle bir birlik, emperyalizmin bölgeden kovulması ve
halkların devrimci kitlesel hareketi sayesinde gerçekleşir ve bu da dünya
devrimci sürecine muazzam bir ivme kazandırır. Kürt özgürlük hareketiyle
ittifak sorunu, bölgesel çapta devrimci değişim süreciyle ve dünya
devrimci süreciyle bağlı, temel bir sorundur.
7. Irak’ı işgal eden ABD emperyalizmi, Irak
halklarını birbirine düşman etti. Güney Kürdistan önderlikleri Irak’ın
işgaline destek vermek ve ABD emperyalizmiyle Irak direnişine karşı
işbirliği yapmakla bu düşmanlığa tehlikeli biçimde katkıda bulundu.
Barzani ve Talabani’nin ABD’yle yaptığı bu işbirliği işgalcileri
güçlendirdiği için, tüm bölge halklarının çıkarlarıyla çelişiyor. Aynı
zamanda PKK’ye karşı takındığı düşmanca tutumla da Kürtlerin ulusal
birliğine zarar veriyor. Konferans, Barzani ve Talabani’yi, ABD-Türkiye ve
İsrail ittifakının, Türkiye, Suriye ve İran anti-Kürt bloğuna karşı tavır
almaya çağırıyor.
8. Konferans, Güney Kürdistan Federe
Devleti’nin varlığı ile bu devlete egemen güçler arasında kesin bir ayrım
yapıyor. Irak Kürtleri, uzun bir tarihsel dönem boyunca kendi
topraklarında özgürce yaşamak için savaştı. SDP bu mücadele tarihine
enternasyonalist duygularla saygı duyuyor. Önce Sevr, sonra da Lozan
antlaşmaları ile, doğrudan doğruya emperyalist işgalci İngiliz güçleri
tarafından kurulan Irak devletinin milliyetçi iktidarları tarafından
amansızca zulme uğrayan bu halkın, kendi Federe devletine sahip olması, bu
devletin ABD işgali altında kurulmuş olması gerçekliğinin ötesinde, onun
tartışmasız meşru hakkıdır. Bu hak tartışılamaz. Buna karşın Konferans
Barzani ve Talabani gruplarının işgalci ABD’yle yaptığı işbirliği
politikasına karşı çıkıyor ve bu işbirlikçi politikaya son vermeye
çağırıyor. Onlar bilmeliler ki, er geç sona erecek olan Amerikan işgali
sonrasında, Güney Kürdistan’ın, tüm bölge halklarının ve her şeyden önce
KÖH’nin desteğine ihtiyacı olacaktır. O nedenle Güney Kürdistan Federe
Devleti, Irak’taki ve bölgedeki tüm anti emperyalist güçlerin ABD işgalini
sona erdirme mücadelesine katılmalıdır.
9. SDP ile KÖH arasında (önem dereceleri
parti içinde farklı değerlendirmelere konu olan) teorik ve politik
sorunlardaki farklılıklar KÖH ile SDP arasında ittifak kurulmasına engel
değildir. KÖH ile SDP arasındaki ilişkilerin temelini, karşılıklı diyalog,
kardeşçe eleştiri, iç işlerine karışmama ve örgütsel bağımsızlığa
karşılıklı saygı ve ezen güçlere karşı militanca işbirliği ve dayanışma
ilişkileri oluşturur. Konferans, SDP’nin iki konferans arasında, KÖH ile
yapıcı ve dostça diyalog kurarak ittifak politikasından ödün vermemiş
olmasını bir kazanım olarak değerlendirir. Ancak, bu politikanın
gerçekleşmesi sürecinde, gerek ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte KÖH’te
yaşanan kriz ve yalpalama karşısında, KÖH ile parti arasındaki
farklılıkları bilinci çıkartacak yapıcı ve kardeşçe eleştirel bir
yaklaşımın ve ilişkinin geliştirilememiş ve KÖH’ün krizinin partiye
yansımasını önleyememiş olmasını, gerekse 3 Kasım seçimlerinde kurulan ve
öngörülen ittifak politikasını gerçekleştirme yolunda önemli bir imkan
olarak değerlendirilmesi mümkün olan Emek, Barış, Demokrasi Bloğu’nun daha
ileri düzeylere taşınması konusunda etkisiz kalmasını bir eksiklik olarak
ilan eder. Yeni dönemde de yükselen milliyetçi, şoven etkilere karşı
KÖH’le gerekli destek ve dayanışmayı sürdürmeyi, karşılıklı örgütsel,
programatik ve ideolojik bağımsızlık temelinde ittifak politikasını
geliştirmeyi ve kararlılıkla yürütmeyi temel bir görev olarak önüne koyar.
10. Kürt Özgürlük Hareketini (KÖH) her türlü
tek yanlı çabaları karşısında SDP, somut ve bilimsel yaklaşıma sahiptir.
KÖH’ü- birilerinin öncülüğüne muhtaç- sıradan bir “ulusal hareket” olarak
tanımlayan görüşler de, onun en geniş Kürt ulusal güçlerini temsil
etmesinden doğan özgünlüklerini, sosyalizm açısından bir “zayıflık” olarak
gören görüşler de gerçeklikle bağdaşmaz. KÖH programında “demokratik
sosyalizm”i hedef alan, sosyalist bir öncüye sahip, sınıfsal temeli yoksul
köylülük ve emekçi olan ulusal demokratik programa sahip, devrimci,
demokratik bir harekettir.
11. Konferans, bir devlet konsepti olarak ve
kimi Türk aydınlarının da teşvikiyle, KÖH’ne karşı, onun alternatifi
olarak ve A.Öcalan’ın Kürt kitleleri arasındaki saygınlığını yıkıcı, her
türlü, doğrudan ve dolaylı sahte “muhatap” arayışını mahkum eder, buna
karşılık, KÖH’nin yetkili ve yasal kendi politik merkezini yaratarak ve
onun muhatap alınması yolunda mücadeleyi güçlendirerek, attığı ve atacağı
adımlara tam destek verir.
12. Konferans, bir devlet konsepti olarak ve
kimi Türk aydınlarının da teşvikiyle, KÖH’ne karşı, onun alternatifi
olarak ve A.Öcalan’ın Kürt kitleleri arasındaki saygınlığını yıkıcı, her
türlü, doğrudan ve dolaylı sahte “muhatap” arayışını mahkum eder, buna
karşılık, KÖH’nin yetkili ve yasal kendi politik merkezini yaratarak ve
onun muhatap alınması yolunda mücadeleyi güçlendirerek, attığı ve atacağı
adımlara destek verir.
13. Şu anda, özellikle AB yanlısı liberal ve
sol liberal çevreler, büyük bir yanılgıyla, Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve
onun mücadelesini AB yolunda büyük bir engel olarak görmekte ve buradan
hareketle Kürt sorununda tehlikeli biçimde milliyetçi-şoven çevrelere
yakınlaşmaktadırlar. Militarizmin ilan ettiği psikolojik savaş bu
çevrelerde belirli bir etki yaratmıştır.
14. Türkiye bir terör tehdidi altında değil,
“iç savaş” tehlikesiyle yüzyüzedir. 29. Kürt isyanını askeri yolla
bastırma girişimlerinin uğradığı başarısızlık, egemen çevreleri, medyayı
kullanarak, MHP’yi yeniden harekete geçirerek milliyetçilikle gözü
kararmış kitleleri bu savaşa katma politikasına yöneltmiştir. Böyle bir
politika, şu ana kadar belirli bir bölgeyle ve asker-gerilla çatışmasıyla
sınırlı savaşı yaymaya ve ülkede bir “vatandaş savaşını” kışkırtmaya neden
olur.
15. PKK bir terör örgütü değil, 29.Kürt
ayaklanmasının silahlı, politik örgütüdür. PKK’yi “terörist örgüt” olarak
ve Kürt ayaklanmasını “terörizm” olarak nitelemek, ABD emperyalizminin
“uluslar arası terörizmle savaş” politikasıyla işbirliğine götürür.
Milliyetçi çevrelerde ABD’ye karşı duyulan tepki, bütünüyle Kürt sorunuyla
ilgilidir ve ABD’yi PKK’ye karşı saldırıya teşvik amacı taşımaktadır.
Böyle bir politikanın anti emperyalizmle uzak yakın hiçbir ilişkisi
olamaz.
16. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu Kürt
sorununun bir terör sorunu değil, kendi yazgısını belirleme amaçlı bir
isyan sorunu olduğu ve bu sorunu “terörizme karşı mücadele” yöntemleriyle
çözmenin mümkün olmadığını saptamak, “iç savaş” tehlikesini ortadan
kaldırmanın ve soruna barışçıl müzakere ve demokratik yöntemlerle çözüm
bulmanın yolunu açar. SDP, egemen güçlerin inkar ve imha, tecrit ve
tasfiye politikaları karşısında Kürtlerin ulusal varlığını, siyasi
geleceğini belirleme hakkını ve onun kolektif haklarını (anadilde
eğitim-öğretim vb.) savunmaya, desteklemeye ve onun örgütlü iradesi ile
tutarlı bir enternasyonalist ilişki kurmayı sürdürür. Devlet güçlerinin ve
siyasal iktidarın, doğrudan ya da dolaylı yoldan Kürt tarafıyla
müzakereleri başlatmasını ve demokratik çözüm yollarının açılmasını talep
eder. Böyle bir müzakere ortamının sağlanması, süregiden çatışmaları
asgari olarak şimdiki sınırlarında tutmayı, giderek karşılıklı ateşkesle
durdurmayı gerekli kılar.
17. SDP, Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki
tecrit durumuna derhal ve önkoşulsuz son verilmesini, çatışmaların daha da
yayılmaması için en acil önlem saymaktadır. Öcalan’ı teslim ederken
ABD’nin ve Türkiye’deki iktidarın umduğu hiçbir sonuç gerçekleşmemiştir.
“Öcalan’a özgürlük” geniş Kürt kitlelerinin temel talebi haline gelmiştir.
SDP Kürt halkının bu talebini destekliyor.
Konferans, yukarıdaki görüşler temelinde,
Türk ve Kürt halklarının stratejik ittifakının politik biçimi olarak KÖH
ile ittifak politikasını bir kere daha teyit eder.
YENİDEN ÖRGÜTSEL İNŞA
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. Konferans, partinin amaçlarına, program
hedeflerine, eylem programında çizilecek yolla ulaşmasının bugün temel ön
koşulunun SDP’nin, yukardan aşağıya yeniden inşa edilmesi olduğunu
açıklar. Yeniden inşanın karmaşık ve zorlu görevlerine, parti merkezinin
maksimum örgütlenmesiyle başlamak ve tüm yerel örgütleri, bir kere daha
işyeri ve yerleşim birimlerinde kurulacak taban örgütleri ağını
gerçekleştirmeye yöneltmek Konferansımızın temel sorunudur.
2. Konferans, her şeyden önce, I. Konferans
ana belge ve kararlarında önümüze koyduğumuz hedeflere, kimi örgütsel
kazanımların, sendikal hareket içindeki uzun süredir atılamayan ilk
adımların ve gençlik örgütlenmesindeki kimi gelişmelerin dışında
ulaşılamadığını ilan eder. SDP, kuruluşuna temel teşkil eden stratejik
hedeflerinin gerisinde kalmıştır. Politik çizgisinin, uzun bir tarihsel
geçmişe dayanan zengin deneyim birikiminin olanaklarını yeterince
kullanamamış, kurucu bileşenlerinin önemli kesimlerini ve grup dışı
üyelerinin bir kısmını yitirmiş, sosyalist çoğulcu birliği zayıflamış,
parti içinde sosyalist demokrasi ilkelerinin uygulanması başarısızlığa
uğramış ve Kürt özgürlük hareketi ile ittifak politikası, henüz amaçlarına
ulaşamamıştır. Bütün bunlar, aynı zamanda SDP’nin kitle içinde çalışma
yöntem, biçim ve tarzının taşıdığı zayıflıkları giderme sorunudur. Parti
kitle içinde çalışma zayıflıklarını, işçi sınıfının bileşimindeki, üretim
süreci içinde aldığı yerdeki ciddi değişimleri analiz ederek aşabilir.
3. SDP, I. Konferansının ertesi günü, ilk
kuruluş zaaflarının, yeni sorunlarla iyice karmaşıklaşmasıyla politik,
ideolojik ve örgütsel bir iç krize sürüklendi. Bu iç krizi aşma yönündeki
yoğun, fakat başarısız çabalar, partinin I. Konferans kararlarını yaşama
geçirmesini büyük ölçüde geri plana itti. Bu konferans, tüm kararlarımıza
da yansıyan, devrimci özeleştiri ruhuyla parti içi krizin bütün olumsuz
sonuçlarını ortadan kaldırma konferansıdır.
4. Parti içi kriz pek çok faktörün etkisiyle
ortaya çıktı. ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle, Kürt sorununun bütünüyle
karmaşıklaşması ve KÖH’nin ayrışması politik temel faktörü oluşturdu.
Partinin KÖH ile kurduğu ittifak bu dönemde sınavdan geçti. Partinin
ittifak politikası, Irak işgali koşullarında parti içi krizde en büyük
rolü oynadı. Türkiye’de hiçbir sosyalist parti, oligarşik iktidar ve Türk
milliyetçiliğinin karşısında ve silahlı çatışma koşullarında yazgısını
politik olarak Kürt halkıyla ve onun politik öncüsüyle SDP kadar
birleştirmemişti. Parti, bu tümüyle doğru, enternasyonalist ve devrimci
tutumunun bedelini, KÖH’nin krizini paylaşarak ödedi. SDP dışında hiçbir
parti, Irak işgalinin yarattığı koşullardan SDP kadar etkilenmedi, hiç
biri KÖH’nin yaşadığı krizi SDP kadar bütün hücrelerinde hissetmedi. Çünkü
SDP dışında hiçbir parti KÖH ile SDP kadar derin bir ittifak ilişkisi
içinde olmamıştı. Bunun en önemli sonuçları Emek, Barış, Demokrasi
Bloku’nun gerilemesi ve dağılması, savaş karşıtı hareketin saflarında var
olan anti-PKK eğilimi aşarak, KÖH’ün tüm krizine karşın, onu bu cepheye
çekme koşullarını yaratamayışımızdır.
5. SDP, bu yeni ve karmaşık ortamda, politik
gelişmelerin dışında, sekter ve dogmatik çevrelerden farklı bir parti
olduğunu ortaya koydu. SDP’de patlayan kriz, yapay ve sözde “ideolojik”
ilkesellik yarışı olmadı. Birbirinden farklı düşünen tüm SDP’liler, ortak
bir kaygıyla, ezilen Kürt halkının yazgısına duydukları kaygıyla
görüşlerini dile getirdiler.
6. Konferans, bu iki temel gerçeğin yanı
sıra, partinin bu kriz koşullarındaki zayıflıklarını açıkça ilan ediyor.
I. Konferans, Irak işgali koşullarında Kürt sorunu temelindeki görüş
ayrılıklarının ciddiyetine uygun davranamadı. PM’nin ve onu hazırlayan
MYK’nin Konferansa bu konuda cılız bir hazırlıkla gitmiş olması,
demokratik bir tartışma sürecinin ürünü olamayan belgelerle delegelerin
karşısına çıkması, Konferans’ın bu başarısızlığında büyük rol oynadı.
Sonuçta, böylesine temel bir sorunda, asla uygun olmayan, çelişkili ve
çoğunluğun zayıf bir uzlaşma kararıyla görüş ayrılıklarının üstünden
atlama tutumu, parti içi krizi derinleştirdi.
7. Parti içi kriz, partinin kuruluş sürecinin
çelişkili doğasının ve yapısal zaafının yarattığı ortam nedeniyle yıkıcı
sonuçlar doğurdu. Konferans, parti kuruluşu sürecinde, çoğulculuğun
uygulanmasında ciddi hatalar yaptığımızı ilan ediyor. Bu hatalar genel
olarak SDP’ye ve özel olarak da bugün aramızda olmayan Odak, Hareket ve
Dönüşüm gruplarına büyük zararlar verdi. Pek çok bağımsız üyenin politik
mücadele olanaklarına darbe indirdi. Bir bütün olarak çoğulcu anlayışla
sosyalist birlik projesi derin yaralar aldı. Parti, Başta Kürt sorunu,
aralarında önemli görüş farklılıkları olan gruplarla, kuruluş öncesinde
kapsamlı bir tartışma yürütülerek uzlaşma sağlanmaksızın aynı parti çatısı
altında, organik birlik perspektifiyle ivedilikle birleştirerek hata
yaptı. Bu gruplar yalnız Kürt sorununda aralarında önemli görüş
farklılıkları oldukları için değil, kendilerini partide konumlandırış
biçimleri nedeniyle de bu hatanın sonuçlarını aşmak, diğer yandan KÖH’nin
krizinin, partiye yansımasını önlemek mümkün olmadı. Konferans, parti içi
krizden, kesinlikle Odak, Hareket ve Dönüşüm gruplarını, onlarla şu ya da
bu şekilde dayanışma içindeki bağımsız yoldaşları sorumlu tutmadığını,
parti merkezi organlarının bu krizden çıkma başarısı gösteremediğini ilan
ediyor.
8. Parti içi kriz, tüm sosyalist hareketin
yüz yüze olduğu sorunlardan SDP’nin bağışık olmadığını da ortaya koydu.
SDP, BSP ve ÖDP deneyimlerinin uğradığı başarısızlıkların, diğer
bileşenlerle birlikte sorumluluğunu taşıyor. SDP de, üstelik ona özgün
özellik kazandırdığı halde, sosyalist demokrasi kültürü yetersizliğinden,
yıkılmış sosyalizmin mirasından öğrenilmiş anlayışlardan, gruplara özgü
edinilmiş kültürle, çoğulcu birlik partisi anlayışı arasındaki derin
çatışmalardan, birlik sürecini tabana yaymada, parti orta kademelerine ve
gençliğe benimsetmede var olan yetersizliklerden kurtulamamıştır. Aynı
zamanda SDP, kitle hareketinden beslenmeyen her sol hareket gibi kendi
içine dönme yazgısından da kendisini bütünüyle kurtaramamıştır. Partinin
bileşenleri arasındaki eşitsiz ve dengesiz durumun, sosyalist demokrasiyi
içselleştirememe ortamında, azınlık gruplarının partiye yabancılaştırıcı
etkisini ve bunun sonuçlarını gidermek de mümkün olmamıştır.
9. SDP, gerek sosyalist birlik ve gerekse
sosyalist demokrasi çizgisinin uygulanmasındaki tüm başarısızlıklara
karşın, Türkiye solunda, sosyalist demokrasi temelinde sosyalist birlik
çabalarına bugün de ciddi katkılarda bulunabilecek en önemli partidir.
SDP, yaşanan parti içi krizden olumlu sonuçlar çıkaracak olgunluk ve
deneyime sahiptir. Yaşanan bu deneyim, SDP’nin bütün zayıflıklarını ve
potansiyellerini açığa çıkarmış bulunuyor. Partiyi yukardan aşağıya
yeniden inşa etmek yalnız zorunlu değil, aynı zamanda mümkündür.
Konferans, partimizin politik görüşlerini daha da netleştirecek ve parti
saflarında her geçen gün daha da büyüyen genç kuşak devrimcilere dayanarak
örgütsel görevlerin üstesinden gelecektir.
10. Partinin en zayıf yanlarının başında,
bütün bu kararları yaşama geçirmeye yetenekli, güçlü, örgütlü, etkili ve
işlevli bir merkezden yoksun oluşu geliyor. Konferansın önümüze koyduğu
tüm politik, örgütsel ve ideolojik görevler zincirini tutmamızı sağlayacak
ana halka işte böyle bir merkez yaratmakla işe başlamak ve partiyi
yukardan aşağıya yeniden inşa etmektir.
11. Gerek sosyalist birliğin, gerekse Kürt
özgürlük hareketi ile ittifakın gerçekleşmesine bizim yapacağımız en büyük
katkı, aynı zamanda sosyalist birliğin ve enternasyonalizmin partisi
olması gereken SDP’yi her bakımdan güçlendirmektir. Partinin üye
bileşimini nicel ve nitel olarak arttırmak, taban örgütleri ağını var
güçle yaymak, kitle içinde parti çalışmasını örgütlemek, sendikalarda,
demokratik kitle örgütlerinde parti çalışmasını güçlendirmek, gençlik ve
kadınlar arasındaki parti çalışmasına hız vermek, partinin ideolojik
düzeyini yükseltmek, yeni bir kadro politikası çizmek ve kadro eğitimi
gerçekleştirmek ve en önemlisi bütün bu görevleri sosyalist demokrasi ve
çoğulculuk ilkeleri temelinde gerçekleştirmek görevimizdir.
12. Gerek sosyalist birliğin, gerek Kürt
özgürlük hareketiyle ittifakın ve gerekse SDP’yi her bakımdan
güçlendirmenin bütün bu karmaşık görevlerini yerine getirmek, partinin
merkezden taban örgütlerine doğru yeniden tahkim ve inşası
gerçekleştirilmeden mümkün olamaz.
13. Partinin örgütlü, disiplinli, ideolojik
bakımdan donanımlı, somut işlere göre yapılmış ve giderek profesyonelleşen
bir işbölümüne dayalı, partiye ve parti dışı sola güven veren,
saygınlığını parti içinde ve kitleler arasında doğru ve devrimci
politikasıyla ve ideolojik çalışmasıyla kazanan güçlü bir merkeze ihtiyacı
var. Günlük çalışmayı koordine eden, politik gelişmelere anında, zaman
yitirmeden günü gününe yanıt verebilen, kadrolara ve yerel örgütlere
güvenen, ama onları sistemli denetleyen bir merkez için bütün kadro
potansiyellerini ve mali olanakları sonuna kadar kullanmak, seçilecek
PM’nin ilk ve acil görevi olmalıdır.
14. Her şeyden önce, PM bileşiminin
seçiminde, PM üyesi olduktan sonra parti görevi belirlenecek türde değil,
parti görevi olduğu için, parti çalışmalarında seçim öncesi bir işlev
gördüğü için, seçildiğinde hangi merkezi görevlere getirileceği öngörülmüş
adaylar göstermek, her parti bileşeninin kadro sorununa ilişkin temel
görevidir. PM, örgütü temsil eden, seçildikten sonra da örgüt görevlerini
sürdürecek olan ve merkezi yürütme organında, komisyon ve bürolarda görev
alma yeteneğinde olan üyelerden oluşmalıdır. Örgütte ve yürütme, komisyon
ve bürolarda görev alacak PM üyelerinin oranı doğru olarak saptanmalı,
kota ve çoğulculuk temelinde, işlevsiz PM üyeliği geleneği ortadan
kaldırılmalıdır. PM olağan toplantılarında örgütte çalışanlar, kendi
çalışma alanlarının deneyimlerini ve taleplerini dile getirmeli, yürütme,
büro ve komisyonlarda çalışanlar kendi merkezi görevleriyle ilgili
sorunları ve çözüm yollarını PM’ye taşımalıdırlar.
15. Konferans, partide kurulup, dağılan ya da
çalışmayan büro ve komisyon enflasyonuna son verilmesini, sorunları kağıt
üstünde bu tür kurullar yaratarak çözme alışkanlığından vazgeçilmesini,
örgütsel, merkezi çalışmanın düzeltilmesi için zorunlu sayıyor. Gerçek
ihtiyaçlara yanıt vermeyen ve bir süre sonra varlığı unutulan hiçbir büro
ve komisyon kurulmamalıdır.
16. Konferans, PM’yi, iki PM arasında tüm
partiyi tüzükteki yetkileri çerçevesinde koordine edebilecek, kararların
uygulanmasını denetleyebilecek, gerekli kararları alıp yürürlüğe zamanında
sokabilecek yetenekte, işlevli ve etkin bir MYK seçmekle görevlendirir.
İki ayda bir toplanan PM iki konferans arasında yönetim ve başta MYK olmak
üzere, tüm parti örgütlerini denetleme organıdır. Parti Meclisi’nin tüm
kararlarının yaşama geçirilmesi sistemli, disiplinli ve sağlam, isabetli
bir işbölümüne dayalı MYK’nin işidir.
17. MYK, bütün bu ayrıntılı ve geniş çaplı
işleri işbölümü temelinde oluşturulacak, sekretarya ve büroların günlük
çalışmalarına dayanarak, çoğulculuk temelinde kolektif olarak yürütür.
Konferans, gerçek ihtiyaçlar ve olağanüstü durumlar dışında, tüm politik
kampanyaların ve eylemlerin doğrudan doğruya MYK koordinasyonunda
yürütülmesini ve böyle işler için MYK ve büroların ve PM kararıyla
kurulmuş komisyonların kolektif çalışması dışında özel komisyonlar (1
Mayıs, Newroz v.s. eylemlerini örgütleme komisyonu gibi, MYK’nin kendisini
sorumluluk dışında tutmaya dönük komisyonlar) kurma geleneğine son
verilmesini talep eder. MYK, her zaman görevlerin çapına göre, gerek PM
üyelerini ve gerek yerel örgüt yöneticilerini her zaman göreve çağırma,
geçici ya da sürekli olarak onların belirli sorumluluklar almasına olanak
sağlama, gerektiğinde şu ya da bu İl yönetimiyle genişletilmiş toplantılar
düzenleme, onlarla birlikte çalışma imkanına sahiptir.
18. Konferans MYK’nin, kendi içinden seçeceği
sekretarya işlevli görevli birimin tüm büroları ve iki MYK arasında, tüm
parti örgütünü koordine edebilecek ve günlük çalışmayı örgütleyebilecek
olanaklarla destekleme görevinin altını çizer. Sekretarya başlıca ve temel
bürolardan sorumlu Genel Başkan Yardımcılarından oluşur. Büroların MYK
üyesi koordinatörlerinden gerekli olanlarla kolektif çalışır.
19. Konferans, I. Konferansta alınan işyeri
ve yerleşim birimi taban örgütlerinin kurulması ve her üyenin bir taban
örgütüne bağlanması yolunda radikal adımlar atılması yönündeki kararın,
iki yıl içinde, birkaç olumlu örnek dışında uygulanamadığını saptar. Bu,
parti il ve ilçe örgütlerinin, örgütlenme alanında başarısızlığının temel
ölçütüdür. Konferans aynı zamanda, bu başarısızlığın altında yatan temel
nedenin, yukarda belirtilen özellikte bir parti merkezinden yoksunluk
olduğunu belirtir. Nitekim geçen Konferans taban örgütleri ağını kurma
göreviyle güçlü bir parti merkezi yaratma görevini doğru biçimde formüle
etmiş, ne var ki bu kararın her iki görevi de yerine getirilememiştir.
Konferans diğer yandan, partili genç yönetici kadroların örgütlenme
alanındaki deneyim yetersizliğini giderme görevinin önemini vurgular.
Örgüt bürosu güçlendirilmeli ve büro çalışanları, sistemli bir biçimde
yerel kadroları yerinde, onlarla çalışarak eğitmelidirler. Konferans,
Parti hücrelerinin kurulmasıyla ilgili I.Konferans kararlarını bir kere
daha teyit eder ve bunların yaşama geçirilmesi için tüm parti üyelerini
seferber olmaya çağırır.
20. Partide “iş çok kadro yok” klişesine
karşı mücadele açılmalıdır. Var olan üyeler arasında parti işlerini
bölüştürme yeteneği, yöneticiliğin en büyük özelliklerinden birisidir. Bu
alandaki yetersizlik, az sayıdaki insanın tüm işleri omuzlamasına ve
geride kalan üyelerin, salt eylem grupları işleviyle sınırlanmasına,
giderek bunlar arasında sorumluluk, görev yüklenme ruhunun körelmesine
neden olmaktadır. Parti saflarına musallat olan örgütsel liberalizmin
nedenlerinden birisi kolektif çalışma, işbölümünü örgütleme ve üyeleri
örgütlü hale getirme zayıflığımızdır.
21. Örgütsel liberalizm, partideki
deformasyonun en önemli belirtilerinden biridir. Bürokratik
merkeziyetçiliğe karşı yönelttiğimiz haklı eleştirilerin, kısa zamanda
çalışanla çalışmayanı eşitleyen bir anlayışa dönüşmesi, çalışmayanın
üzerinde hiçbir manevi yaptırım gücünün kalmayışına kadar varmıştır.
Konferansımız var olan sorunlarımız ne olursa olsun, bütün parti üyelerini
partinin inşa sürecine aktif olarak katılmaya ve organlı faaliyette
bulunmaya çağırır.
22. Konferans, SDP’nin yüz yüze geldiği mali
krizin aşılması için, tüm üyeleri parti merkezini mali olarak desteklemeye
çağırır. Az kazanandan az, çok kazanandan çok ilkesi temelinde, işsizler
ve öğrencilerden beşer, asgari ücretlilerden onar ve asgari ücret üstü
gelir sahiplerinden yirmişer milyon ve yanında işçi çalıştıranlardan yüzer
milyon olmak üzere tüm üyelerin bu mali kampanyaya katılması, özverinin en
sıradan ölçütü olarak değerlendirilecektir.
MİLLİYETÇİ İDEOLOJİK
SALDIRIYI PÜSKÜRTMEK
(Oy birliğiyle kabul edildi)
1. SDP’nin ideolojik çalışmaları ve ideolojik
mücadelesi oligarşik iktidarın ve onun işini gören hükümetin, stratejik
programına karşı yürütülen, aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçi kitleler
arasında bu programa karşı örgütlenmeyi ve mücadeleyi zayıflatan akımların
hedef alan bir mücadeledir. Ve bu ideolojik mücadele işçi sınıfının,
emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ezilenlerin çoğunluğunu kazanmayı ve
böylece devrimci değişim güçlerini iktidarı elde etmeye hazırlamayı
amaçlar. Bu amaca hizmet etmeyen “ideolojik mücadele” ya sekterliğin ya da
uzlaşmacılığın en temel belirtisidir. İdeolojik mücadele parti içi eğitim,
kitlesel propaganda ve eyleme çağıran ajitasyon yöntem ve araçlarıyla
yürütülür.
2. Konferans, I. Konferansımızda, liberal ve
sol liberalizm ile milliyetçi ve sol milliyetçi akımlara karşı mücadeleyi
partinin ideolojik mücadele görevi olarak belirledi. O konferans esnasında
ve bir süre boyunca, 17 Aralık Müzakere tarihi alma beklentisinin
kışkırttığı liberal ve sol liberal AB yanlısı ideolojik etkinin yükselişi,
aynı zamanda milliyetçi ve sol milliyetçi ideolojik etkinin artışıyla
ilgili ilk belirtiler, Konferansta bu iki temel akıma karşı mücadeleyi,
bir birinden hiçbir şekilde ayırmadan yürütmeyi gerekli kılıyordu.
Konferans, I.Konferansın bu kararının öz bakımından bugün de geçerli
olduğunu ilan eder.
3. Bununla birlikte, günümüzde, AB’nin
genişlemeyle ilgili krizinin derinleştiği, Fransa’da, Almanya’da ve
Avusturya ile Hollanda gibi ülkelerde Türkiye karşıtı milliyetçi bir
yükselişin belirdiği yeni koşullar ortaya çıktı. Avrupa’daki bu milliyetçi
yükseliş, Türkiye’deki milliyetçi ve faşist akımları güçlendiren uluslar
arası faktörlerden biri haline geldi. Milliyetçi AB karşıtlığı, pratikte
hızla AB ülkelerinin PKK’yi desteklediği tezi temelinde PKK karşıtı
şovenizmle birleşti. Milliyetçi AB karşıtlığı aynı zamanda AB’nin “azınlık
hakları” ile ilgili taleplerine ve Ermeni soykırımını tanımanın
Türkiye’nin AB ile müzakere sürecine başlamasının ön koşulu olması
yönündeki AP kararına karşı Ermeni karşıtı şovenizme dönüştü. AB’nin, BM
tarafından tanınan Güney Kıbrıs’ı, tüm adanın meşru devleti olarak üyeliğe
alması ve Türkiye’nin AB müzakere sürecinde bu devleti tanıma koşulu, AB
karşıtı milliyetçi akımı, Rum karşıtı bir şovenizm kılığında kışkırttı. Bu
olgulara, Ordunun ve hükümetin ABD ile yaptığı pazarlıkta, onun Irak,
Suriye ve İran politikalarına destek karşılığında PKK’nin Amerikan askeri
gücüyle imha edilmesi yönündeki talepleri ve bu taleplerin yerine
getirilmemesine karşı yürüttüğü kampanya, sözde anti-Amerikan, gerçekte
anti-Kürt bir milliyetçi şoven eğilimi güçlendirdi. Ve nihayet, gerek
Güney Kürdistan’da bir Federe Kürt devleti kurulmasının, gerekse AB ile
müzakere sürecinin PKK’ye ve Kürt uyanışına vereceği olanaklardan korkuya
kapılan oligarşik iktidarın, bir dizi provokasyon ve askeri operasyonlarla
PKK güçlerine, yasal Kürt siyasal örgüt ve kuruluşlarına karşı ülke
çapında harekete geçmesi Türkiye’yi bir etnik iç savaşın eşiğine getirecek
kertede faşist, şovenist histeriyi güçlendirdi. Bütün bu gelişmeler, sol
milliyetçi çevrelerin büyük bir hızla pro faşist kanada iyice
yaklaşmasına, hatta liberal ve sol liberallerin özellikle Kürt sorununda
milliyetçi konumlara doğru kaymasına neden oldu. Böylece Türkiye’de
uluslar arası, bölgesel ve ulusal çapta faşist, milliyetçi, sol milliyetçi
akımların güçlendiği bir ideolojik iklim, belirleyici karakter kazandı.
4. Bu ideolojik ortam, AKP hükümetinin İMF
programı temelinde yürüttüğü neo-liberal emek düşmanı politikaların
yarattığı ve her geçen gün derinleşen bir yoksullaşma süreci içinde
kendisine kitlesel bir taban buldu. Böylece, faşist, milliyetçi ve sol
milliyetçi ideolojik kışkırtmalar, her şeyden önce Kürtlerin göç ettiği
metropollerde ve Batı kentlerinde şiddeti, linç eylemlerini ortaya
çıkardı. Öyle ki, bu neo-liberal politikanın gereği olarak yapılan
özelleştirmelere karşı, emekçilerin başlangıçta sınıfsal öz taşıyan
tepkileri, işte bu milliyetçi ve faşist ideolojik saldırının etkisiyle
hızla sınıfsal özünü yitirmeye ve özelleştirmeye karşı çıkışların
milliyetçi bir öz kazanmasına neden oldu. Sosyalistlerin saflarında sol
milliyetçiliğin boy vermesinin sosyolojik temeli budur. İdeolojik
sağlamlıktan uzak ve milliyetçi ön yargılardan kurtulamamış küçük burjuva
unsurlar, emekçilerin milliyetçi ideolojiden etkilenmesinin sonuçlarından
yararlanma oportünizmine düştüler ve giderek kendi sol milliyetçi
demagojilerinin kurbanı haline geldiler. Bunlar özelleştirme ve öteki
neo-liberal politikalara, Avrupa Birliği’ne ve ABD’ye karşı sınıfsal
mevzileri terk ettiler ve milliyetçi ideolojiyle birleşerek, sosyal
milliyetçiler haline geldiler. Onların sınıf mücadelesini milliyetçi yönde
çarpıtması, eğer oligarşik iktidarın milliyetçiliği kışkırtan politikası
ve faşist-Kemalist ittifakına dayalı Kızıl Elmacı ideolojinin yaygınlığı
olmasaydı, elbette hiçbir toplumsal sonuç doğuramazdı. Ama, sözü edilen
yaygın ideolojik etki, kendilerine sosyalist diyenlerin sosyal
milliyetçiliği ile birleşince, işçi sınıfının saflarında bu ideolojik etki
doğrudan sınıf uzlaşmacılığına kapıyı ardına kadar açtı. İşçileri
özelleştirmeye sınıf açısından değil, milliyetçilik açısından
kışkırtanlar, KİT’lerin “emperyalizme peşkeş çekildiği” ajitasyonunu
yapanlar, aynı zamanda anti-PKK politikalarını militarizmi destekleyerek
yayanlar, örneğin Ereğli Çelik Fabrikalarını, Türkiye’deki
endüstriel-askeri kompleksin temel ekonomik gücü olan OYAK Holding satın
aldığında, işçilerin bu kapitalist el koymayı alkışlamasına neden oldular.
5. Konferans yukarıda tasvir ettiğimiz ortam
sürdüğü müddetçe, milliyetçi ve sol milliyetçi akımlara karşı mücadeleyi,
partinin ideolojik mücadelesinin sivri ucu olarak ilan eder. Konferans,
milliyetçi ve sol milliyetçi anti-Kürt propaganda ve tehditler karşısında
gerileyen liberal ve sol liberal çevrelerin bu tutumlarının sergilenmesini
milliyetçi ve sol milliyetçi ideolojilere karşı mücadeleden ayırmaz.
Milliyetçi ve sol milliyetçi sözde anti emperyalizm, emperyalizme,
oligarşik iktidara ve neo-liberal saldırıya karşı mücadelenin sınıfsal
özünü karartıyor ve liberal ve sol liberal demokratizm ise, neo-liberal
politikalarının emek düşmanı yüzünü görmeyi engelliyor. Bu durum işçi
sınıfının zaten zayıflatılmış olan birliğini ve örgütlü gücünü ciddi
olarak tehdit ediyor ve onu sermayenin ve devletin karşısında bütünüyle
teslim olmaya zorluyor.
6. Emperyalist ve bölgesel oligarşik güçler,
halkları milliyetçilik temelinde bölüyor ve bu sayede kendilerini yeniden
üretiyor. Bu politika halklar arası boğazlaşmanın temelini oluşturuyor.
Sosyalist, devrimci, demokratik hareketler böyle bir "yapay bölünmeyi"
reddetmek yerine, bu politikanın içerisinden muhalefetini sürdürüyor.
Bugün Türkiye’de de kendini sosyalist solun ve sınıf hareketinin
saflarında özgün biçimlerde gösteren milliyetçiliğin etkilerinin
kırılmasını ertelenemez bir görev olarak benimsiyor.
7. Konferans, onaylanan tüm Konferans
belgelerinin, parti içinde sistemli bir eğitim çalışmasının temel konusu
yapılmasını, tüm parti üyelerinin bu belge ve kararlar temelinde onların
dayandığı teorik arka planı araştırarak kendini eğitme yoluna koyulmasını,
parti yayın organlarının bu belge ve kararları sistemli ve planlı bir
biçimde güncel gelişmelerle ve somut olgu, argüman ve örneklerle
besleyerek işlemesini, tüm yerel örgütlerimizin, bu belge ve kararları
kitlesel ajitasyon çalışmalarında ve özellikle yüz yüze propaganda
çalışmalarında aktif bir biçimde kullanmasını en temel parti görevi olarak
ilan eder.
Konferans bu görüşlerin temelinde şu
kararları alır:
1. Sosyalist Demokrasi Partisi yayınları
çalışmalarını yukarda esasları belirtilen ideolojik mücadele ekseninde
yürütecektir.
1.a. Gazete türü bir yayın profesyonel
yaklaşım gerektirmektedir. Daha titiz bir çalışma ve daha donanımlı bir
teknik alt yapı, daha nitelikli bir gazete çıkarılması için gereklidir.
Ancak yayın faaliyetinin kesintisiz sürebilmesi, yerel çalışmaların
merkezi çalışmalarla paralel ve zamandaş biçimde yürütülmesine bağlıdır.
Bu bağlamda önümüzdeki dönemde öncelikle Sosyalist Demokrasi Gazetesi 15
günlük periyoduna uygun olarak düzenli bir şekilde çıkarılmalıdır. Ayrıca,
gazetenin parti faaliyetinde daha işlevli hale getirilmesi için, gerekli
teknik ve altyapı sorunlarının çözümünü kapsayan 6 aylık bir hazırlık
evresinden sonra periyodu haftalığa dönüştürülmelidir.
1.b. Parti faaliyetinde Teorik bir yayının
gerekliliği kendisini dayatmaktadır. Bu nedenle partinin güç ve imkânları
dikkate alınarak çıkış periyodu PM’ce belirlenecek uygun bir teorik bir
dergi çıkarılması için gerekli çalışmalar başlatılmalıdır.
1.c. Partinin temel konularda programatik
görüşlerinin tanıtımı için gerekli olan broşürleri, kitaplar vb.
yayınlayacak ve ayrıca çeşitli konularda araştırma ve inceleme
çalışmalarını organize edecek bir organa ihtiyaç vardır. PM böyle bir
organın oluşturulması için gerekli çalışmaları yapmalıdır.
1.d. Parti içi eğitimin gerekliliği
tartışılmaz bir gerçekliktir. Geçen dönemde alınan kararlar ışığında
gerçekleştirilmeye çalışılan Parti Okulu deneyiminden gerekli dersler
çıkarılarak yeni dönemde parti için eğitim çalışmaları partinin imkanları
ve ihtiyaçları dikkate alınarak yeniden başlatılmalıdır.
2. SDP, söz konusu ideolojik sorunlarda,
öteki sol, sosyalist ve demokratik güçlerle ortak konferanslar düzenlemek
için gereken girişimlerde bulunacaktır.
SONUÇ
Sosyalist Demokrasi Partisi II.Olağan
Konferansı tüm bu kararları onaylayarak, “sosyalist demokrasi yolunda
kesintisiz yürüyüş”ü başlatmış bulunuyor.
Sosyalist Demokrasi yolunda kesintisiz
yürüyüş, SDP’yi parti merkezinden taban örgütlerine kadar yeniden inşa
ederek, sosyalistlerin birliğine Kürt özgürlük hareketiyle ittifaka, en
geniş savaş karşıtı güçlerin cephesine doğru, her türlü zorluklara göğüs
gererek, başarısızlıkları ve yenilgileri göze alarak devrimci bir
kararlılıkla yürümek demektir.
Sosyalist demokrasi yolunda kesintisiz
yürüyüş, Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşleşmesini gerçekleştirerek,
Türkiye’de ve tüm bölgede oligarşik rejime ve emperyalizme karşı devrim
yolunda ilk adımları atmak demektir.
Sosyalist demokrasi yolunda kesintisiz
yürüyüş Marks, Engels ve Lenin’in yolunda, Mustafa Suphilerin, Denizlerin,
Kaypakkayaların, Mahirlerin yolunda yürümek demektir.
|