SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ

3. Konferans Kararları


3. KONFERANS KARARLARI



 

 


SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ

3. KONFERANS KARARLARI

8-9 ARALIK 2007

 

KARAR 1 (oybirliği)

 

III. Konferans, aşağıdaki konu başlıklarındaki II. Konferans kararlarını teyid eder.

          I.   Küresel Saldırıya Karşı Küresel Direniş, ABD İşgaline Son, BOP’a Hayır!

        II.   Demokratik, Toplumsal, Devrimci Değişim ve Eylem Programı

       III.   Sosyalist Demokrasi

       IV.   Sosyalist Birlik ve Yeniden Yapılanma

         V.   KÖH ile İttifak

       VI.   SDP’nin Yeniden İnşası

      VII.   Milliyetçi İdeolojik Saldırıyı Püskürtmek

    VIII.   Bir kez daha Sendikal Hareketin birliği ve yeniden yapılanması yolunda…

Bu başlıktaki kararlar EK’tedir.

 

KARAR 2 (oyçokluğu)

 

1-               SDP Konferansı sekiz ay boyunca kesintisiz biçimde parti içi kriz koşullarında toplanmıştır. Kriz bütün bu zaman dilimi boyunca partinin politik mücadelenin dışına düşmesine ve örgütsel mücadelesinin kesintiye uğramasına yol açtı. 8. PM toplantısı ile birlikte krizin aşılması yönünde ortaya konan ortak tutuma rağmen; Kurtuluş Grubu ve Avrupa Koordinasyonundan parti üyeleri, krizi alınan ortak tutumun aksine, daha da derinleştirmesi, partimizin 27 Nisan muhtırası ile yeni bir aşamaya evrilen darbe sürecinde ve darbe tehdidi altında gerçekleşen 22 Temmuz seçimlerinde partiyi büsbütün etkisiz kılarak yaşama müdahale kanallarını tıkamıştır.

2-               Böylesine olumsuz bir durumda krizden çıkışın ve ortak çözümün yegane kolektif imkanı büyük konferans iken, konferans parti bileşenlerinden Kurtuluş Grubu ve A Listesi tarafından boykot edildi. Partinin en yetkili karar merkezi olan Konferansının boykot edilmesi kabul edilemez olduğu gibi, konferansı boykot eden yöneticilerin partinin iki yıllık politik ve örgütsel hayatının değerlendirilmesi ve denetlenmesinden de imtina ettiklerine dikkat çekilir.

3-               Konferans bu kritik politik koşullarda yapılmaktadır. Kritik koşulların özgünlüğü şudur. Meclisten apar topar geçirilerek sınır ötesi askeri operasyona izin veren tezkereyle birlikte, militarist ve milliyetçi güçlerle yeniden yükseltilen şoven dalga milliyetçi histerinin eşliğinde bir iç savaş ve bölgesel savaş tehlikesi artıyor. Artan iç savaş ve bölgesel savaş tehlikesiyle eş zamanlı olarak işçi sınıfı, emekçiler ve ezilenler her geçen gün daha fazla yeni liberal kapitalist sömürü ve politik baskı altında yaşamaya mahkum edilmek isteniyor. Buna karşılık başta emek, barış, demokrasi güçleri olmak üzere, toplumsal muhalefet dağınık halde, saldırıları püskürtebilecek savaş tehlikelerini bertaraf edebilecek kalıcı bir birleşik mücadele zemininden yoksun bulunuyor. Partimizin önünde duran başlıca görevlerden biri, konferansımız tarafından alınacak kararlar doğrultusunda parti içi krizle birlikte kesintiye uğrayan devrimci mücadele ve örgütsel faaliyet sürecini yeniden başlatmak ve daha da geliştirerek devam ettirmektir. Yukarıda saptanan tehlikelere göğüs germek ve devrimci mücadele sürecini derinleştirmek için emek, barış, demokrasi güçlerinin en geniş birleşik demokratik cephesini inşa etmek ve cephenin bir biçimi olarak içinden geçtiğimiz süreçte ciddi anlamda gerçeklik kazanan çatı partisinin kuruluşu için bir an önce inisiyatif almaktır.

4-                Tüm bu yaşananlar ve çıkan görevlerimiz içerisinde; Konferansımız; parti içi kriz sırasında partimizden istifa eden tüm üyelerimizin partimize tekrar geri dönmeleri için çağrı yapar.   

 

KARAR 3 (oybirliği)

 

Üçüncü Konferans, İkinci Konferansın uluslararası ve bölgesel durumla ilgili kararına bağlı olarak güncel siyasi gelişmeleri saptar ve aşağıdaki görevleri karar altına alır.

1.               Emperyalizmin doğası ve iç çelişkileri gereği insanlık savaş, yoksulluk ve ekolojik felaketle yüz yüze. ABD ve koalisyon güçlerinin Irak işgali sürüyor. Dünyanın küçük bir azınlığı dışında milyarlarca insan açlık, yoksulluk ve sefalet içinde. Ekolojik denge tehlikeli biçimde bozuluyor. Buna karşılık, ABD işgaline ve yeni bölgesel savaşlara karşı dünya ve bölge çapında savaş karşıtı güçler büyüyor.

2.               70’lerin ortalarında dünya ölçeğinde başlayan neoliberal ekonomi politikaları, emperyalist kapitalizmin yeni döneminin habercisiydi. Neoliberalizm sadece Keynesyen “sosyal devlet” politikalarının sona ermesi, işçi sınıfının iki yüz yıllık kazanım ve birikimlerinin yok edilmesi sonucunu doğurmadı, aynı zamanda çok yönlü ideolojik ve politik sonuçlar da doğurdu. Neoliberalizmin işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından bu kadar yıkıcı sonuçlar doğurması ve kapitalizmin en vahşi biçimleriyle kendini ortaya koyması, aynı zamanda “reel sosyalizm”in çökmesiyle birlikte sosyalizmin yitirdiği hegemonyadan bağışık değildir. Tüm dünya neoliberal politikalarla sosyalizmin işçi sınıfı ve ezilen halklar nezdinde gözden düştüğü koşullarda uluslar arası sermayenin serbest dolaşımının ve birikiminin önündeki bütün engeller ortadan kaldırılarak adeta dikensiz bir gül bahçesine dönüştürüldü. Böylece bir yandan özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek ve kuralsız çalışma sürece hakim kılınarak sömürü yoğunlaştırılır, kar oranları artar, sınıflar arası eşitsizlikler derinleşir, gelir dağılımındaki uçurum büyürken, diğer yandan işçi sınıfı ve emekçiler arasındaki dayanışma ve örgütlü mücadele bilinci aşınmaya, örgütleri tasfiye edilmeye ve tüketim özlemlerini empoze eden bir ideolojik anlayış kök salmaya başladı.

3.               ABD emperyalizminin askeri gücüne dayanarak dünya ekonomisi içindeki stratejik konumunu güçlendirmeye yönelik tutumu devam etmektedir. ABD açısından durum sıradan bir G8 ülkesi olmakla, dünya emperyalizminin öncü gücü ve “dünyanın imparatoru” olmak arasında gidip gelmektedir. Sıradan bir G8 olmak ABD ütopyasının yok oluşu anlamına gelmektedir. Bu nedenle ABD’nin petrole ve askeri güce dayalı egemenliği Afganistan ve Irak işgaliyle, İran’a yönelik saldırı planlarıyla, İsrail’in Lübnan’a saldırısıyla, Türkiye’nin İran’a yönelik tehdidiyle sürdürülmek istenmektedir. SDP dün olduğu gibi bundan sonra da ABD’nin her türlü emperyalist politikalarının devam edeceğini saptar ve bu politikaların ancak halkların enternasyonalist dayanışması ve mücadele birliği ile yenilgiye uğratılabileceğini bir kez daha vurgular.

4.                ABD’nin saldırgan politikaları yalnızca yoksul halkları ve işçi sınıfını daha fazla ezmekle kalmıyor aynı zamanda emperyalistler arası çelişkileri de keskinleştiren sonuçlar doğuruyor. Yoksul halkları ezmek ve işçi sınıfını sömürmek, dünya pazarlarından daha fazla pay kapmak için çetinleşen mücadele aynı zamanda dünyanın ekosistemini de felce uğratıyor. Konferans emperyalizmin, dünya ölçeğinde yarattığı yıkıcı sonuçlara, savaşlara, yoksulluğa ve ekolojik yıkıma karşı çıkan güçlerin enternasyonal dayanışmasının ertelenmez bir görev olduğunu vurgular.

5.               Bütün bu olumsuz gelişmeye karşın, Latin Amerika’da solun yeniden yükselişe geçmesi ve bu yükselişe yeni ülkelerin eşlik etmeye başlaması, “metropol ülkelerde” emperyalizmin, küreselleşmenin ve savaşların yıkıcı sonuçlarına karşı yükselen mücadeleler, Irak’ta süren direniş, insanlığın kurtuluşu uğruna süren mücadelelere moral değer kazandırıyor. SDP kendini küreselleşmeye ve emperyalizme karşı bu mücadelenin bir bileşeni olarak görmekte ve kaderini mücadele eden diğer güçlerle birleştirmektedir.

6.               Pinochet diktatörlüğüne karşı kazanılmış gecikmiş bir başarı olsa da, Şili Başkanlık seçiminde kadın aday Michelle Bachelet’nin Şili devlet Başkanlığına seçilmesi, Bolivya’da seçimleri “yerli” kökenli Morales’in kazanması, Chavez’in yeniden başkan seçilerek anti emperyalist tutumunu kararlılıkla dile getirmesi SDP 3. Konferansı tarafından selamlanmaktadır. Fidel ve Che’nin idealleri bugün de Latin Amerika’ya ve bütün dünya halklarına esin kaynağı olmaya devam ediyor ve bölge halklarının direniş ve mücadelesinin moral ve motivasyon kaynağı oluyor.

7.               Bölgemizde emperyalist devletlerin hegemonya yarışına kapitalist bölge devletleri de bölgesel hegemonyacı amaçlarıyla katılıyor. Bugün süren paylaşım amaçlı savaşlarda, farklı emperyalist merkezlerle işbirliği içinde, birbiriyle bölgede güç merkezi olma yarışına giren bölge devletleri de (Türkiye, İran, İsrail, Suudi Arabistan vs.) haksız bir savaşın içinde ve savaş hazırlığı sürecindedir. Hegemonya peşinde koşan kapitalist bölge devletleri ve onların egemen güçleriyle, “vatan savunması” adı altında dayanışma yapılamaz. Konferans büyük emperyalist devletlere ve onlarla işbirliği içindeki kapitalist bölge devletlerine karşı halkların enternasyonal dayanışmasını, her halkın kendi egemenlerine karşı yürüttüğü savaşın desteklenmesini biricik enternasyonalist sınıf çizgisi ilan eder. SDP, bu saptamaya uygun olarak anti emperyalist, anti oligarşik devrim hedefiyle mücadelesini sürdürür.

8.               Irak direnişi, geçen iki yıllık zaman diliminde bölgesel düzeydeki en önemli olay olarak kalmadı, aynı zamanda her ülkenin özgün çelişkileriyle birleşerek bölge güçleri açısından önemli bir politik belirleyen oldu. Bu zaman diliminde direniş ABD tarafından bastırılamadığı gibi bölge ve dünya ölçeğinde etkinliği daha da arttı. Saddam başta olmak üzere önde gelen Baasçıların idam edilmeleri ve kimi önde gelen direnişçilerin öldürülmesi direnişi kırmakta başarılı olamadı. Irak direnişi bir yandan ABD’nin BOP’unun gerçekleştirilmesi önünde ciddi bir engel teşkil ederken diğer yandan ABD’nin küresel düzeydeki gücü ve etkinliğinin tartışma gündemine gelmesine neden oldu.

9.               Buna karşın ABD’nin bölgeden bir çırpıda çekilmeyeceği açıkça bilinmelidir. ABD giderek bölgedeki “asayiş” etkinliğini Irak’ın askeri gücüne devretmeye çalışırken Ortadoğu’daki stratejik hedeflerine erişmek için yeni planlar yapmaktadır ve bu planların merkezinde duran bölge devletleri ABD ile ittifak içindeki Türkiye ve İsrail’dir. SDP, bölge halkları arasına nifak tohumları eken bu “üçlü şer ittifakı”na karşıdır ve Türkiye, ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi ile kurduğu bütün askeri ve siyasi anlaşmalara son vermeli, ABD ve NATO üsleri kapatılmalıdır.

10.             Oligarşik devlet güçleri ABD’nin İran politikasına ayak uydurma yönelimine girmektedir. Türkiye, giderek etki alanlarını genişleten, Rusya ve Çin’in içinde yer aldığı “Şangay bileşimi”yle bağlarını güçlendiren ve nükleer güce sahip olacak olan bir İran’ın varlığını bölgede güç merkezi olma stratejisinin önündeki en önemli engellerden biri olarak görmektedir. Bu vesileyle oligarşik devlet güçleri hem İran’ın bölgedeki etkinliğinin kırılması için ABD’nin İran politikalarına ayak uydurmaya çalışmakta, hem de İran’ın nükleer programını gerekçe göstererek ülke kamuoyunu kendi nükleer programına “ikna” etmek istemektedir. SDP, başta emperyalist merkezler olmak üzere bütün nükleer reaktörlere ve nükleer silahlanma programlarına karşıdır. Bölge barışı silahların gölgesinde değil, halkların kardeşliği temelinde sağlanabilir. SDP, bölge halklarının kendi politik geleceklerini kendilerinin özgürce belirlemesini, eşit ve demokratik ilişki içerisinde gönüllü federatif birliğini savunur.

11.             Türkiye BOP’da üslendiği role karşılık, PKK’nin tasfiyesini gündemde tutmaya çalışmakta, bunu da bir sınır ötesi harekât biçiminde gerçekleştirmeye çalışmaktadır. ABD ve Türkiye arasında son günlerde süren pazarlıkta öne çıkan olgu her ne kadar PKK’nin tasfiyesi olsa da, Ankara’nın temel amacı PKK’nin tasfiyesinin yanı sıra Güneyde muhtemel bir bağımsız Kürt devleti oluşumunu önlemek, rakip bölge devletlerini geri plana iterek bölge pazarlarından daha fazla pay kapmak ve bir bölge gücü olarak öne çıkmaktır. Bu saptamaya bağlı olarak:

a)                Türkiye ile ABD arasında süren pazarlığın stratejik konularından birini Federe Kürt Devleti oluşturmaktadır. Ankara, Güney’de kurulmakta olan Federe Kürt Devletini başta Türkiye olmak üzere diğer parçalardaki Kürtlerin kendi politik geleceklerini belirleme yönünde özendiren bir tehdit unsuru olarak görmektedir. Türkiye Cumhuriyeti tarafından izlenen “Irak’ın toprak bütünlüğü” politikasının altında Kürt Federe Devleti’nin meşruiyetini reddetme amacı yatmaktadır. Ancak ABD himayesindeki böyle federatif yapıyı nesnel olarak ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını görmekte ve daha önemlisi olası bir Bağımsız Kürt devleti oluşumunu ABD’nin Ortadoğu’daki kirli oyunlarına alet olma pahasına ABD ile pazarlık yoluyla şimdiden önlemek istemektedir. Bu nedenle de stratejik olarak ABD vasıtasıyla bir bölge gücü olmaktan çıkarılmasını istediği İran ve Suriye ile Kürtlere karşı taktik ittifaklar yapmakta, bir yandan bölünme paranoyasına çözüm bulmaya çalışırken bir yandan bölgede güç merkezi olmaya çalışmaktadır. SDP, bütün parçalardaki Kürt halkıyla dayanışma içinde olacağını ilan eder ve oligarşik devlet güçlerini bu tür militarist ve şovenist politikalara son vererek Kürt halkının kendi siyasi geleceğini özgürce belirme hakkını tanımaya çağırır.

b)                Yukarıdaki gerekçelerle AKP hükümetinin Meclis’ten geçirdiği sınır dışına askeri güç sevk etme tezkeresini, Kürt halkına karşı bir savaş ilanı olarak addeder ve şiddetle protesto eder. Uluslararası anlaşmaları da ihlal eden bu tezkere doğrultusundaki askeri harekat doğrudan doğruya haksız bir savaş ve savaş suçu olacaktır. SDP, Türkiye’deki bütün sosyalist, devrimci, demokrat ve savaş karşıtı güçleri, böyle bir haksız savaşı desteklememeye, savaş suçuna ortak olmamaya çağırır.

12.             KÖH devrimci bir güç olarak, Türk devletinin bölgesel güç merkezi olma politikalarına ve Büyük Ortadoğu Projesi karşısında en önemli engellerden biri olarak varlığını sürdürmektedir. Buna karşın PKK’yi tasfiye etmek adına ABD’yle işbirliği içinde daha önce yapılmış onlarca sınır-ötesi harekattan birisi daha yapılmaya başlanmakta, sınır-ötesi harekat adı altında bir başka ülkenin topraklarına istila hareketi düzenlenmektedir. Ülke içinde Kürtlerin kazanımları hiçe sayılmakta, çatışmalar ve linç hareketleri boyutlandırılmakta, ve meclise girmiş Kürt vekilleri yargılanarak meclisten atılmak istenmektedir. SDP meclisteki vekillerle dayanışma içindedir. SDP dün olduğu gibi bugün de Kürt halkına yönelik inkar ve imhaya dayalı politik tutumu mahkum eder ve KÖH’le ikircimsiz bir enternasyonalist dayanışma içinde olduğunu ilan eder.

13.             İsrail, Türkiye ile birlikte, BOP’un gerçekleştirilmesinde önemli rollere sahip bir ülkedir. İsrail, bir askerinin Hamas tarafından kaçırılmasının ardından başlattığı operasyonla onlarca Hamaslı bakan ve milletvekilini tutuklamış, 2 askerini kaçırdığı gerekçesiyle Hizbullah'a karşı başlattığı savaşta Güney Lübnan’ı harabeye çevirmiştir. Bu saldırı harekâtı Hizbullah’a karşı bir saldırı olmasının yanında BOP için “arazinin stabilize” edilmesi olarak görülmelidir. Savaşın bugünkü evresinde, İsrail Hizbullah’ı silahsızlandırarak tasfiye etme amacına ulaşamadı. Lübnan’daki farklı ulusal ve dini topluluklar arasındaki çatışmanın yerini İsrail saldırganlığına karşı geniş bir dayanışma aldı ve Hizbullah, beklenenin ötesinde bir direniş gösterdi. ABD, İsrail’e zaman kazandırma politikasını daha fazla sürdüremedi ve BM kararı ile savaş geçici olarak durdu. Güney Lübnan’a yerleştirilen ve içinde Türk askerlerinin de bulunduğu BM gücü, Hizbullah’ı silahsızlandırarak tasfiye etmek ve muhtemel bir İran savaşında cephe gerisini temizlemek amacıyla hareket etmektedir. Hariri ve Cemayel suikastı bahane edilerek Lübnan’daki Suriye askeri varlığının tasfiyesiyle bu yönde ilk adım atılmıştı. Gerekçesi ne olursa olsun, ABD ve İsrail’in saldırıları önceden karara bağlanmış bir planın adım adım uygulandığını gösteriyor.  İsrail Filistin’de olduğu gibi Lübnan’da savaş suçu işledi. Eşitsiz güçler arasında vahşet düzeyinde süren bir savaşın bedelini masum halklar ödedi. SDP, ABD ve İsrail saldırganlığını mahkum eder, Lübnan halkları ile tam bir dayanışma içinde olduğunu ilan ederken, Türkiye’nin Lübnan’daki askerlerini derhal geri çekmeye çağırır.

14.             Filistin’deki durum, ilk kez seçimlere katılan Hamas’ın, Filistin'de düzenlenen genel seçimlerin galibi olması ve 10 yıllık El Fetih hâkimiyetine son vermesinin ardından İsrail’in Filistin ile bütün müzakereleri durdurması, ekonomik yaptırım başlatması ve AB ile ABD’nin, Filistin yönetimine doğrudan yardımları durdurması Filistin muhalefetinin bölüntülü yapısının bir kardeş kavgasına dönüşmesiyle sürmektedir. Bu kardeş kavgasının İsrail siyonizmine ve BOP’a verdiği fırsatı tespit eden SDP, Filistin muhalefetini emperyalist ve Siyonist tehlikeye karşı uyarmayı enternasyonalist bir görev olarak görür ve Filistin halkı ile tam bir dayanışma içinde olduğunu ilan eder.

15.             Konferans, SDP’nin bu iki yıllık zaman diliminde uluslararası sol, sosyalist ve muhalif güçlerle alınan bir dizi karara karşın örgütsel ve enformatif ilişkileri geliştirme görevini yerine getiremediğini saptar ve PM’nin uluslar arası ilişkileri geliştirme yönünde gerekli çalışmaları başlatmasını ister. SDP, bir yandan karmaşık dünya koşullarında devrimci sürecin en kararlı enternasyonalist güçlerini oluşturan sosyalist partilerin uluslararası ve bölgesel birliğinin sağlanması yolunda somut ilişkiler kurmaya özen göstermeli, diğer yandan uluslararası çapta şekillenmekte olan yeni toplumsal hareketleri dikkatle gözlemlemeli, onun deneyimlerinden öğrenmeye çalışmalı ve ilişkiler kurmaya girişmelidir.

 

KARAR 4 (oybirliği)

 

Birinci Bölüm

 

22 Temmuz seçimlerinden sonra oluşan “yapay atmosfer” AKP hükümetinin “sınır ötesi askeri operasyon”un yolunu açan meclis tezkeresi ile dağılmış bulunmaktadır. Tezkereyle birlikte yeniden yükseltilen şoven dalga ve milliyetçi histeri eşliğinde başlatılan saldırının, Türkiye’de Kürt halkı ve onun örgütlü politik güçleriyle ile sınırlı kalmayacağını, bütün parçalardaki Kürtler ile diğer bölge halklarına yönelik kapsamlı bir saldırıya dönüşeceğini ve Türkiye’yi bölgede sonu belirsiz bölgesel savaş macerasına sürükleyeceğine işaret etmektedir. Konferans İkinci Konferans’ta “eylem programı” kararında belirlenen temel çerçeveyi esas alarak:

1. Türkiye ABD ile işbirliği içinde, “sınır ötesi” askeri harekatın eşiğindedir. Bu askeri harekat, KÖH’e karşı imha ve inkar sürecinin bir devamı olmanın yanı sıra Kürt Federe Devleti topraklarını istila ve toprak ilhakı da içinde, bölge pazarlarının paylaşılmasından pay kopartma amacı taşımaktadır. AKP hükümetinin ve militarist güçlerin ABD’yle yaptığı pazarlığın içeriği budur ve İran’a karşı beklenen saldırı hazırlığının da bir parçasıdır.

2. Gerek başlıca bölge devletlerinin, gerekse bu bölge devletlerinin emperyalist devletlerin şu ya da bu merkeziyle işbirliği halinde katıldığı bu paylaşım rekabeti, bölgesel savaşları, eğer halkların birliği ve direnişi ile durdurulamazsa, kaçınılmaz kılmaktadır. Bölgesel hegemonya peşinde koşan devletlerde, işçi sınıfının, devrimci güçlerin görevi, “vatan savunması” sloganıyla kendi egemen güçlerine yardım değil, bu güçlerin hegemonya ve savaş politikalarını yenilgiye uğratmaktır. Bölgedeki çelişki, yalnızca ABD ile bölge devletleri arasında değil, başta ABD olmak üzere, emperyalist merkezlerle işbirliği halinde her biri bölgede güç merkezi olmak isteyen bölge devletleriyle, o bölge devletlerinin halkları arasındadır.

3. Konferans, Türk milliyetçi ve sol milliyetçilerinin, “ABD Türkiye’ye karşı PKK kozunu kullanıyor ve Güneyde kurulacak devlet vasıtasıyla Türkiye’yi bölmeye çalışıyor” şeklindeki şovenist tezi kesin bir dille reddeder:

a) Birincisi SDP, emperyalizme karşı mücadeleyi, emperyalizmle işbirliği içerisinde ve onun organik bir parçası olma yolunda sömürgeci, militarist ve yayılmacı politikalara sahip Türkiye kapitalizmine ve onun siyasi iktidarlarına karşı mücadeleden ayıran sınıfsal içerikten yoksun “ulusalcı, milliyetçi” tezleri reddeder.

b) İkincisi SDP, anti şovenizmi içermeyen anti emperyalist mücadele tezleri karşısında, ezilen halkların kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını ısrarla savunmaya devam edecektir.

c) Türkiye işçi sınıfı ve devrimci güçlerinin anti emperyalist mücadelesi, aynı zamanda ABD ve İsrail ile birlikte bölge halklarını tehdit eden Türk oligarşik iktidar güçlerine karşı mücadeleden bağımsız ele alınamaz. SDP, “ulusalcı, milliyetçi, sol milliyetçi” tezler karşısında mücadelesini anti emperyalist, anti oligarşik devrim perspektifine uygun olarak sürdürmeye devam edecektir.

4. Konferans, “terörist sızmaları önlemek için, Türkiye Irak sınırlarını değiştirme, sınır boyunca derinliği elli, uzunluğu üç yüz kilometreyi bulan bir tampon bölgeye asker konuşlandırma” politikasını vaktiyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “yeni bir Küba” olmasını önlemek amacıyla yürütülen diplomatik ve askeri planların bir benzeri olarak görmekte ve Kıbrıs’ta elde edilen sonuca benzer bir sonuç elde etme amacı taşıyan bu politikanın toprak ilhakı anlamına geldiğini ilan etmektedir. SDP, her türlü toprak ilhakı politikasına karşı çıkacaktır.

5. Konferans, Kafkasya ve Orta Asya’da “Türki” devletlerle Türkiye’nin ilişkilerini bütün bu hegemonyacı stratejinin bir parçası olarak görmekte ve Hükümetin AB’ye üyelik hedefinin bölgede güç merkezi olma hedefine ulaşma yoluyla gerçekleştirilmek istendiğine bir kere daha dikkatleri çekmektedir.

6. Konferans, Türkiye oligarşik devlet güçlerinin bölgede güç merkezi olma stratejisine, bölge halklarının enternasyonalist dayanışma ve mücadele birliği ile “tüm bölge halklarının demokratik federal birliği” stratejisiyle yanıt verir.

7. Kürt sorunu ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte uluslar arası ve bölgesel aktüel sorun haline geldi. Kürt sorunu dört parçadaki sömürgeci ilişkileri ve ittifakları şekillendiren bölgesel devrimci sürecin en önemli unsuru olarak öne çıktı. Bir parçadaki gelişme diğer parçaları etkilemekte, Türkiye, İran, Suriye arasındaki çelişkiler, söz konusu Kürt sorunu ve verili “statükolar”ın korunması olduğunda işbirliğine dönüşmektedir.

Bütün bu ve benzer nedenlerle bölgesel devrimci sürecin başarısı, Kürt, Türk, Arap ve diğer bölge halklarının, ezilen halkların kendi kaderini özgürce tayin etmesi temelinde bu sürece katılmasına, kolektif bir öncülüğe kavuşmasına ve kesintisiz birleşik mücadelesine bağlıdır.

8. SDP, böyle bir bölgesel devrimci sürecin “yerel” ve “bölgesel” ölçekte gerçekleştirilebilecek birleşik mücadeleyle başarılı olabileceğinin bilincinde olarak; Türkiye ve Kürt coğrafyasında merkezinde Türkiye sosyalist hareketi ile KÖH’ün yer aldığı, militarizmin Türkiye’ye özgü biçimlerinden biri olan askeri vesayet ve Kürt sorununda çözümsüzlüğe karşı mücadele de eksen alınarak, emekçilerin ve ezilenlerin öncelikli temel sorunları ve taleplerini içeren bir demokrasi programı etrafında tüm toplumsal muhalefet güçlerinin derlendiği bir birleşik demokratik cephenin (çatı partisi) inşası için çalışacaktır. Devrimci mücadele süreci içerisinde inşa edilecek birleşik demokratik cepheyi gelecekte bölgesel ölçekte de enternasyonal bir kapsama kavuşturmak, SDP’nin başlıca görevlerinden birisi olacaktır.

 

İkinci Bölüm

 

1.               Ülkenin sosyo-politik özgünlüğü iki bölge ve tek devlet gerçekliğinde şekilleniyor. Türkiye ile Kürt illeri birbirinden farklı sosyo-politik, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapı oluşturuyor. Türkiye’de sınıf mücadelesine ve devrimci sürecin gelişmesine kendine özgülük kazandıran başlıca etken budur.

2.               Şu anda Türkiye’de işçi sınıfının örgütlülük ve mücadele düzeyi, tarihin ender anlarında görülen bir zayıflık içindedir. Türkiye sosyalist hareketi çok parçalı yapısıyla, kitle bağları kopmuş bir “kadro hareketi” düzeyinde ve kısır bir döngü içerisinde güncel ve tarihsel rolünü oynamaktan uzak bulunmaktadır. Sosyalist hareketin içinde bulunduğu bu durum, aynı zamanda 22 Temmuz seçimlerinde de kendini bir kez daha ortaya koyduğu gibi sosyalist solun birlik ve yeniden yapılanma ihtiyacını yalnızca tarihsel değil, güncel yakıcı bir görev haline de getirmiştir. Bu yakıcı ihtiyaca karşın Konferans, parti içi krizin ve Kurtuluş’taki bölünmenin, sosyalistlerin birliği, sosyalist demokrasi ve sosyalist çoğulculuk konularında yalnızca partimizin inandırıcılığını zedelemekle kalmadığını, tek bir parti içinde sosyalistlerin birliği hedefini de ciddi biçimde gerilettiğini saptar. SDP, içinde bulunduğu bu olumsuz durumu aşarak Sosyalist Forum’da sosyalist solun birlik ve yeniden yapılanma yönünde yürüttüğü çalışmaları hızlandıracak ve sonuca ulaştıracaktır.

3.               Türkiye’de devletten ve sermayeden bağımsız bir sınıf hareketinden söz etmek mümkün değildir. Oysaki egemen güçlerin ABD emperyalizmiyle ve İsrail siyonizmiyle dış politika alanında yürüttüğü Kürt Federe Devleti ve Kerkük üzerinde nüfuz elde etme ve bölgede hegemonya amaçlı işbirliği politikası, Kürt sorununda çözümsüzlük, sermayenin neo-liberal ekonomik politikası ülkedeki sınıf çelişkilerini keskinleştiriyor. Yoksulluk ve işsizlik giderek kronik bir karakter kazanıyor. Göç olgusu büyüyor. Gençliğin sorunları ağırlaşıyor ve gelecekleri ipotek altına alınıyor. Kadınlara karşı cinsiyetçi ayrımcılık derinleşiyor. Ekolojik yıkım tüm insanları tehdit ediyor. Aleviler bütün bu koşullardan kendi kimlikleri ve inançları nedeniyle çok daha ağır bir şekilde etkileniyor. Azınlık halklar, (Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Çerkesler, Süryaniler...) giderek bu topraklarda yaşama haklarını yitiriyor. Bütün bu çelişkilere ve haksızlıklara karşın Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri devletten ve sermayeden bağımsız çıkarlarını bütün ezilenlerin çıkarlarıyla birleştirebilecek bir enternasyonalist politik sınıf bilinci ve örgütlenmesinden yoksun bulunmaktadır. Çelişkilerin derinleşmesine, sınıflar arası uçurumun büyümesine karşın, işçi sınıfı ve emekçiler militarizmin ve şoven milliyetçi ideolojilerin etkisi altında hem bölünerek güçten düşüyor, hem kendi iktidar hedefinden uzaklaşıyor, hem de ülke ve bölge haklarının temel hak ve özgürlüklerine karşı konumlanıyor.

4.               Türkiye’de devrim sürecine öncülük edebilecek birleşik bir enternasyonalist sosyalist ve siyasal sınıf hareketinden yoksunluk, aynı zamanda halklar arasındaki kardeşlik duygularını, ezilenler arasındaki destek, dayanışma, mücadele bağlarını zayıflatıyor ve ezilenlerin şu ya da bu alandaki mücadelesini politik bir eksende birleştirerek, ortak bir politik hedefe, oligarşik devlet güçlerine yönlendirmek mümkün olamıyor. Diğer yandan yine bu duruma bağlı biçimde Türkiye’de yükselen şovenizmin etkisi bir yandan karşı devrim güçlerinin militan işbirliğine dönüşür, faşist ve gerici hareketlerin kitle tabanını genişletirken, diğer yandan da sosyalist solun KÖH’le arasına mesafe koymasına ve iki hareket arasındaki ittifak politikalarının taktik ilişki düzeyine indirgenmesine yol açıyor.

5.               Türkiye’de sınıfsal çelişkilerin üstünü örten ve işçiler, emekçiler, yoksullar üzerindeki militarizmin ve şovenizmin etkileri kırılmaksızın devletten ve sermayeden bağımsız, enternasyonalist, kitlesel sınıf hareketinin yolunu açmak mümkün değildir. SDP, bu olumsuz durumun bilincinde olarak Türkiye’de işçi sınıfı ve emekçiler arasında “bağımsız örgütsel ve politik çalışma”larını sürekli ve sistemli biçimde sürdürecektir.

6.               Buna karşılık, Kürt coğrafyasında çeyrek yüzyıldan beri, inişli çıkışlı, ancak “kesintisiz bir devrimci süreç” hüküm sürüyor. Bu devrimci süreç, mücadelenin bütün biçimlerinin iç içe geçtiği son derecede zengin bir süreçtir: Gerilla yöntemleriyle parlamenter yöntemler, barışçı gösterilerle serhıldanlar aynı anda ortaya çıkıyor. Kürt coğrafyasında kitlelerin örgütlülük düzeyi Türkiye tarihinde görülmedik bir derinlik ve çeşitlilik içindedir. Devrimci sürecin örgütlü bileşenleri olarak bir kısmı metropollerde, bir kısmı Kürt coğrafyasında örgütlü olan güçler birbirlerini tamamlayan farklı politik ve örgütsel görevleri uyumlulaştırmak gibi stratejik bir görevle yüz yüzedirler. Böyle bir uyum,  ortak bir eylem programı temelinde kurulacak olan çatı partisiyle yaşama geçirilebilir.

7.               Önümüzdeki dönemde de İkinci Konferans’ta da geniş biçimde ifade edildiği gibi Kürt sorunu, Türkiye’ye özgü temel bir politik sorun olmaya devam edecektir. Türkiye kapitalizminin önünde uzanan ve AB’yle entegrasyon için yürünmesi zorunlu olan bu yolda hem Kürt emeğinin yağmalanmasını, hem dış pazarlara egemen olunmasını, hem militarist yöntemlerle rakip devletlerin geriletilmesini zorlayan, riske sokan en büyük faktör Kürt özgürlük mücadelesinin bastırılamayışıdır. Bu olgu devletin ve sermayenin stratejik hesaplarını alt üst ediyor. Onun AB politikasını, Irak politikasını, ABD’yle stratejik ittifak politikasını krize sokuyor. O nedenle AB’yle entegrasyon ve bölgede güç merkezi olmak için Türkiye’nin önünde uzanan yirmi yıl, kısa vadede Kürt isyanını bastırma, uzun vadede ise Kürt sorununu Türkiye kapitalizminin çıkarları doğrultusunda bir sorun olarak ortadan kaldırma yönünde atılacak adımların, “havuç ve sopa” politikalarının gerçekleştirileceği yıllar olacaktır. İşte bu nedenle Kürt özgürlük mücadelesi, yükseltilen şoven dalga, milliyetçi histeri ve askeri yöntemlerle birlikte sürdürülen “topyekun savaş”la bastırılmak isteniyor.

8.               Tek devlet ve iki bölgeli sosyo-politik durum, yalnızca devrimci güçleri değil, egemen güçleri de etkiliyor. Türkiye’de zaman zaman keskinleşen AKP ile militarist güçler arasındaki çelişkinin yerini Kürt coğrafyasında bunların militan işbirliği alıyor. Türkiye’de“irticaya” karşı “laiklik” bayrağı altındaki mücadele, Kürt coğrafyasında “İslam kardeşliği” adı altında KÖH’ü boğma amacına yöneliyor. Türkiye’de AB reformlarıyla güçsüz toplumsal muhalefete “oyalanabileceği” bir alan açılırken, Kürt coğrafyasında bölgede güç merkezi olma politikasının militarist hegemonyasıyla teslim alınmaya çalışılıyor. Bütün bu farklar 22 Temmuz seçimlerine damgasını vurmuştur. DTP’nin seçimlere bağımsız adaylarla girmek zorunda kalmasının da yarattığı olumsuz koşullarda, bölgedeki en gerici, en militarist, en terörist güçler tek bir cephede toplanmış ve AKP çatısında birleşmiştir.

9.               Buradan hareket ederek Konferans şu somut gerçekliği açıklar: Türkiye’deki durgunluk ile Kürt coğrafyasındaki devrimci süreç, iki ülke devrimci güçlerinin eşitsiz ama birleşik mücadele içerisinde ortak politik hedefe yönelmesinin kaçınılmaz görev olduğuna işaret etmektedir. İki ülkenin deniz aşırı sömürge ilişkilerinden farklı olarak Türkiye ve Kürt coğrafyasının “birleşik coğrafik özelliği”, iki ülkenin tek bir kapitalist üretim biçimince (Kürt coğrafyasına yönelik sömürgeci kapitalist politikaları göz ardı etmeksizin) birbirine bağlanması karşılıklı etkileşimi güçlendirmekte ve ortak hedefe yönelik görevleri belli bir politik eksende birleştirmeyi ve kalıcı örgütsel biçime büründürmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu görev iki ülke devrimi bakımından stratejiktir ve bu stratejik ilişkinin merkezindeki politik güçleri ve bağımsız organik bileşimini KÖH ile böyle bir ilişkiye açık Türkiye sosyalist hareketidir.

10.             Böyle bir uyum, ortak bir eylem programı temelinde kurulacak “birleşik demokratik cephe” ve onun bir biçimi olarak “Çatı Partisi”yle yaşama geçirilebilir. Konferans, Çatı partisinin işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin temel taleplerini eksen alan bir demokrasi programı temelinde kurulabileceğini belirtir ve çatı partisinin öncelikli politik hedef olarak mücadele oklarını iki ülke devrimci sürecinin önünde en önemli engel olarak duran militarizme (askeri vesayet, savaş, vb.) ve şovenizme yöneltmesi gerektiğinin altını çizer. PM, ülkedeki ve bölgedeki istikrarsız gelişme ve çelişkili süreci dikkate alarak etkili mücadele taktikleri geliştirir, eylem birlikleri vb. yapar.

11.             Militarizm şovenizmi, şovenizm militarizmi sembiyotik ilişki içerisinde beslemekte, derin sınıfsal öz taşıyan sorunların üstünü kalın bir buz kütlesi gibi örtmektedir. Militarizme ve şovenizme karşı mücadele Türkiye’de işçi ve emekçi kitlelerin neo-liberal kapitalist saldırıya (özelleştirme, taşeronlaştırma, örgütsüzleştirme, esnek çalışma, sosyal hizmetler ve güvence vb.) karşı her gün verdikleri ekonomik mücadelelerin, toplumda meydana gelen her türlü haksızlığa, adaletsizliğe, şiddete, cinsiyetçiliğe, yolsuzluğa, ekolojik yıkımın her bir belirtisine karşı mücadeleden ayrılamaz ve bu mücadelelerin görmezden gelinmesi anlamına gelmez. SDP’nin görevi, her somut aşamada, işçi sınıfının politik görevlerini formüle etme ve bu görevlerle işçi sınıfının nihai hedefi arasındaki bağı kurmaktır.

12.             SDP üçüncü konferansı, çatının program çalışması ve örgütsel yapılanmasıyla ilgili bir “yol haritası” çıkarmalı ve parti örgütlerini planlı bir çalışmaya yönlendirmek üzere parti meclisini görevlendirir.

a.                Çatı Partisi, emek, barış, özgürlük ve demokrasi güçlerinin parti biçimindeki en geniş cephesinin örgütü olmalıdır. Bu cephenin sosyal, sınıfsal tabanını Türk ve Kürt işçi sınıfı, emekçileri ve yoksulları oluşturur. Cephenin sosyo-politik güçlerini, metropollerde zayıf olsa da sınıf ve kitle sendikalarının hareketi, sosyalist hareket, kadın hareketi, gençlik hareketi, ekolojik hareket, barış hareketi ile KÖH oluşturur. Cephenin verili politik, örgütsel potansiyel güçleri ise, DTP, SDP, EMEP, ÖDP, ESP, EHP, TÖP gibi sosyalist güçler, KÖH’le stratejik ittifaka olumlu bakan diğer sosyalist güçler ile ulusal azınlıklar (Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Çerkesler, Süryaniler...), Aleviler, Mazlum-Der gibi demokrat islami örgütler, bunlarla işbirliğine hazır olan liberal, sol liberal aydınlardır.

b.                Çatı Partisi’nin dayanacağı sınıfsal tabanın çoğunluğunu kazanması, en geniş sosyo-politik hareketleri kapsaması ve Çatı Partisi’ne katılacak politik örgütlü güçlerin alanını genişletmesi bir kerede gerçekleşemez. Bu bir mücadele süreci sorunudur. O nedenle Konferans, Çatı Partisi’nin kuruluşuna, buraya katılmaya hazır politik örgütlü güçlerle başlamayı ve mücadele içinde önce sosyo-politik hareketlerin, giderek de tüm sınıfın, emekçilerin çoğunluğunu kazanmaya yönelmesini biricik doğru örgütlenme süreci sayar.

c.                SDP’ye göre Çatı Partisi, bütün bileşenlerinin Çatı Partisi dışında tüzel kişiliklerini, bağımsız örgütlerini, kendi programlarını, üye tabanlarını koruduğu, Çatı Partisinin örgüt iskeletinin gerektirdiği ölçüde üyeyi Çatı partisinin organlarına (merkez, il, ilçe, mahalle, işyeri v.s.) verdiği, buna karşılık, katılan bütün bileşenlerin tüm üyelerinin, aynı zamanda (resmen fahri üyelik, fiilen ise üye haklarına sahip üyelik biçimi de dahil ) Çatı Partisinin de üyesi olduğu bir örgütsel modele sahip olmalıdır.

d.                Bugünkü politik durum, Türkiye sosyalist hareketi ile KÖH’ün temel gücünü oluşturacağı, emek, barış, demokrasi güçlerinin ittifakını en önemli politik görev düzeyine yükseltmiştir. 22 Temmuzda DTP’nin grup kurması ve SDP ve ÖDP’nin birer temsilcisinin Parlamentoya girmesi, Çatı Partisi’ni hayata geçirmek için ek olanak yaratmıştır.

13-            Konferansımız; partinin temel belgeleri ışığında bir eylem programı geliştirmekle PM’yi görevlendirir.

 

KARAR 5 (oyçokluğu)

 

1.               Üçüncü Konferansımız, bir grup parti üyemizin boykotuyla gerçekleşmektedir. Boykotun yanlışlığından dönülmesi için, daha önce Parti Meclisimizin, Merkez Yürütme Kurulumuzun tüm çağrılarına rağmen olumlu yanıt alınamamıştır.

2.               Boykot eden partililerimiz bu kararlarını kaldırır ve merkezi organlara katılma talebinde bulunurlarsa il ve ilçe konferanslarında aldıkları oy oranında merkezi organlarda temsil edilmek üzere bu gündemli olağanüstü bir Konferans yapılmasını taahhüt eder.

 

KARAR 6 (oybirliği)

 

Sosyalist Demokrasi Mail grubunun mevcut aksaklıklarının giderilmesi, reorganize edilmesi için PM’nin görevlendirilmesi karar altına alınır.

 

KARAR 7 (oybirliği)

 

DEVRİMCİ TEKNİK GÜÇ HAREKETİ İÇİN İLERİ

12 Eylül Öncesinde Devrimci bir kavrayışla ele alınan Mühendislik Mimarlık alanı ve Mühendislik Mimarlık örgütlenmesi, toplumsal muhalefetin önemli mevzilerinden biri olmuştur.  1954 yılında 6235 sayılı TMMOB yasasının kabulüyle birlikte Türkiye’de mimar mühendisler ortak bir çatı altında örgütlenmeye başladılar. Kurulduğu yıllardan  1974 yılına kadar devletçi bir çizgide hareket  eden TMMOB , 1974 yılında yaptığı 19. Genel kurul ile devrimci bir çizgiye yönelmiş, Türkiye toplumsal muhalefetinin önemli bileşenlerinden biri olmuştur.

12 Eylüle kadar aldığı kararları, duruşu ve eylemlilikleri ile Türkiye’de mimar mühendislerin mücadelesini emekçi halkın mücadelesi ile birleştirmiştir.

12 Eylül darbesi ile birlikte sekteye uğrayan, kadroları dağıtılan ve tasfiye sürecine giren “Birlik”, 90 lı yıllarda yeniden toparlanmaya başlamış ve 98 de yaptığı demokrasi kurultayı ile ülkede yükselişe geçen demokrasi mücadelesinin yeniden önemli bileşeni haline gelmiştir.

Ancak 98 demokrasi kurultayında alınan ülkenin demokrasi sorunları ile ilgili önemli kararlara rağmen, şu an gelinen noktada aldığı kararların gerisine düşmüştür. Oda yönetimleri sol liberal politikanın etkisi altında kalmakta ve  birliğe yönelik özellikle AKP hükümetinde hız kazanan tasfiye sürecine gerekli yanıtı verememektedir.

Mühendislik mimarlık alanı, devrimci hareket için tarihsel öneme sahip bir alandır. Ancak sosyalist demokrasi partisinin bu alana ilişkin merkezi bir politikası şu ana dek oluşturulamamıştır.

Bu anlamda;

SDP 3. Konferansı , Mühendislik ve Mimarlık alanında merkezi politika ve faaliyetin organize edilmesi için;

1-               Mühendislik Mimarlık alanında politikaların belirlenmesi ve faaliyetlerin yürütülmesini organize edecek merkezi bir organın kurulmasını,

2-               SDP’li Mühendis Mimarların, parti dışında bulunan, görüş ve düşüncelerimizi paylaşan Mühendis Mimar ve Şehir plancılarını da kapsayan bir örgütlenmenin oluşturulması için bu alandaki faaliyetini “Devrimci Teknik Güç Hareketi (DEV-TEK)” ismi altında yürütmesini

3-               Oluşturulan merkezi büronun, SDP’nin Mühendis Mimar üye profilini çıkartarak, tüm yerellerde ortak tavır ve hareket koşullarını oluşturmasını

4-               Gençlik faaliyeti  içerisinde akademik mücadele çerçevesinde, sektörel örgütlenme perspektifi ile, mühendislik fakültelerindeki çalışmalar ve oda öğrenci komisyonlarında örgütlenme çalışmasına özel önem verilmesini

Karar altına alır.

 

KARAR 8 (oybirliği)

 

Konferans Parti program ve tüzüğündeki eskiyen yanları güncelleştirmek, boşlukları doldurmak, tartışmaya neden olan yanları netleştirmek için aşağıdaki kararları alır.

1-   Dördüncü Konferansa sunulmak üzere, Parti program ve tüzüğünün yenilenmesi için PM’nin görevlendirilmesine,

2-   PM’nin program ve tüzük yazım çalışmalarını, partinin çoğulcu yapısını kapsayan PM komisyonları vasıtasıyla yapmasına, program tartışmalarında parti dostlarının ve parti ile dostluk ilişkisi içerisindeki sosyalist bileşenlerin de görüşlerini olabildiğince almaya özen göstererek politik bir düşünsel zenginliğin sağlanmasına, parti içi tartışmaları tüm üyelerin ve bileşenlerin doğrudan katılımını sağlayacak biçimde düzenlenmesine ve organize etmesine,

3-   Komisyonun tartışmaları etkin kılmak ve ortaya çıkan görüşleri tüm parti üyeleriyle paylaşmak amacıyla (bülten, internet sitesi, salon toplantıları vs.) gerekli araçları kullanmasına karar verir.

 

KARAR 9 (oyçokluğu)

 

Konferansa sunulan Programda Ekoloji ile ilgili yapılması istenen değişiklik önerisinin bir önceki alınan karar çerçevesinde oluşacak Program ve Tüzük çalışmalarını yürütecek komisyona dikkate alınmak üzere verilmesi, öte yandan Çevrenin kapitalist yağmalanmasına yönelik gerekli uzmanlık birimlerinin oluşturularak  planlı, eylemli bir çalışmanın yürütülmesi için PM’nin görevlendirilmesi kabul edilmiştir.

  

KARAR 10

KADINLAR BİRLİKTE GÜÇLÜ!

 

SDP Üçüncü Kadın Konferansı; 24 - 25 Kasım 2007 tarihlerinde çeşitli illerden 60 kadının katılımıyla İstanbul’da gerçekleştirildi.

Bir buçuk gün süren konferans, öncelikle yapılan değerlendirmeler sonrasında Birinci ve İkinci konferans kararlarımızın bugün hala geçerliliğini koruduğundan hareketle bu kararları geçerli belgeler olarak onaylar.

Konferansımızın denk geldiği 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü dolayısıyla bir kez daha Mirabel kardeşleri anıyor ve anılarının mücadelemizde yaşayacağını vurguluyoruz. Kadına yönelik şiddete karşı örgütlü mücadelenin bilinciyle “Kadınlar Birlikte Güçlü!” şiarıyla dayanışmamızı yükseltiyoruz.

Sermayenin, neoliberal saldırılarının kadınları gün be gün daha da yoksullaştırdığı bugün, Novamed ve Telekom grevlerinde direnen işçi kadınların direnişini selamlıyor onlarla dayanışma içersinde olduğumuza ve önümüzdeki dönemde de birlikte mücadele etmenin gerekliliğine işaret ediyoruz.

2. Konferansımızdan bugüne yoğun bir politik atmosferden geçerek gelmiş bulunuyoruz. Bir yanda e-muhtıraların verildiği, sınır ötesi operasyonun yeniden gündeme gelerek meclisten tezkerenin geçtiği, militarizmin, milliyetçiliğin ve şovenizmin daha da tırmandırıldığı bir tablo var karşımızda. Biz biliyoruz ki bu tablo her anlamda kadına yönelik şiddeti, kadının emeği, bedeni ve kimliği üzerindeki baskı, müdahale ve denetimi attıracaktır. 1. ve 2. Kadın Konferansı kararlarımız bu politik gelişmeler doğrultusunda nasıl yol izleyeceğimiz noktasında bugünde geçerliliğini korumaktadır. Diğer yandan 2007 genel seçimleriyle bağımsız sosyalist ve Kürt adayların meclise girdiğine ve çoğu kadın kurtuluş mücadelesinin aktivisti olan 8 Kürt kadınının parlamentoda yer aldığına tanıklık ediyoruz. Ancak, bu süreçte de görmüş olduk ki, şoven saldırıların hedefinde yine en çok kadınlar yer aldı. Hem meclisteki, hem de yönetimlerdeki DTP’li kadınlar televizyonlardan hedef gösterildi, haklarında birçok dava açıldı. Bu tablo karşısında, kuşkusuz ki Kürt kadınlarıyla dayanışmanın ve kadınlara yönelen bu saldırılara karşı hep birlikte örgütlenmenin yakıcılığı artmıştır. 

Ancak, partimiz 8 aydır içinde bulunduğu krizden çıkamadığından güncel politik görevler de örgütlü bir biçimde yerine getirilememiş, kadın organlarımız da bu noktada işleyemez hale gelerek atıl kalmıştır. Bu süre boyunca ne koordinasyonlarımız bir kampanya örgütleyebilmiş, ne de yayınımız Kadınların Kurtuluşu gazetesi çıkabilmiştir. Konferans, 2. konferansın Örgütlenme başlığındaki kararı doğrultusunda önümüzdeki dönemde kadın örgütlülüğümüzü güçlendirmeyi karar altına alır.

Konferansa katılan kadınlar, SDP kadın örgütlenme modelinin ve parti işleyişinin gerektirdiği kadın konferansının; tüm partili kadınların çoğulculuğunu, farklılığını ve mümkün olan en çok sayıda kadını karar süreçlerine katacak şekilde tasarlanmış olduğunun, kararların bu çerçevede konsensus aranarak alındığının altını çizmiştir. Bu sebeple de kadın konferansı bir iktidar aracı olarak değerlendirilemeyeceği gibi, 1. konferansımızda karar altına aldığımız “Kadınların, kadın olmaktan kaynaklanan ortak ezilmişliği, tüm kadınları kadın ezilmişliğine karşı sadece kadınlardan oluşan bir mücadelenin ve kadın hareketinin doğal bir bileşeni haline getirir,” perspektifimizin de gerektirdiği şekilde parti üyesi tüm kadınların katılımına tartışmasız açıktır.

Ancak, bir kısım partili kadın bir deklarasyon yayınlayarak konferansa katılım sağlamayacaklarını belirtmişlerdir. Konferans, bu durumu, her şeyden önce kadınların en zengin bileşenle tartışma zemininin ortadan kaldırılması olarak değerlendirmiştir. Konferansın örgütlenme sürecinde, tüm partili kadınların ortak iradesiyle parti içi kriz ve cinsiyetçilik gibi konuların konferansta tartışılacağı karar altına alınmıştır. Tartışmaların bir tarafının

Konferansa katılmaması ise yalnızca kadınlara ait olan karşılıklı tartışma zemininin zayıflatılması ve diyalog yolunun ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Konferansa katılmamanın gerekçesi olarak beş partili kadının konferansa katılımının gösterilmiş olması ise konferans katılımcıları tarafından ayrıca talihsiz bulunmuş, kimi kadınları gayrı meşru ilan ederek, mahkum ederek, politikadan dışlayarak kadın politikası üretmenin sağlıklı bir yöntem olmadığı, kadınların birbirlerini tartışma içinde dönüştürerek kadın dayanışmasını yükseltmesinin önemli olduğu vurgulanmış ve bu tutum eleştirilmiştir.   

Erkek egemenliği, kadınları hayatın her alanında baskı altında tutmanın bir güvencesi olarak birbirleriyle karşı karşıya getirir. Bunun karşısında kadın kurtuluş perspektifini benimseyen kadınlar, kadınlar arası rekabeti reddederek, örgütlülüklerini ve kadın dayanışmasını yükseltirler. Aynı parti içindeki kadınların da kadın sorununda farklılıkları olabileceği gibi, bu durumda halihazırda alınmamış/önerilmemiş kararlara dair bir meşruiyet sorgulamasına gitmek yerine, karşılıklı ikna süreçlerini, eleştiri ve tartışma mekanizmalarını işletmek, hem kadın perspektifimiz hem de sosyalist demokrasi açısından bir gerekliliktir.

 

CİNSİYETÇİLİĞE KARŞI MÜCADELE

 

2. kadın konferansımızda karar altına alınmış olan perspektifimizin doğruluğu hala geçerliliğini korumakla birlikte konferans kararlarının farklı yorumlandığı da açığa çıkmıştır.

Konferans bu süreçte, üç kadının cinsel taciz beyanında bulunmasıyla başlayan sürecin erkeklerin müdahalesi altında ağır cinsiyetçi tutumlarla tüm kadınları mağdur eden bir tarzda işlediğini tespit eder. Bu durum cinsel taciz beyanında bulunan kadınların yanısıra, bir çok kadının çeşitli düzeylerde gerek sözel, gerekse fiziksel şiddete maruz kalmasına neden olmuştur. Kadın Konferansımız; kadına yönelik her türlü cinsiyetçiliği bir kez daha mahkum ederken, cinsel taciz beyanında bulunan kadınlarla ve şiddete uğrayan kadınlarla dayanıştığını belirtmiş, ve kadınların örgütlü bir dayanışma içerisinde bulunması gerektiğinin altını çizmiştir.

Toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık, kadınların hayatlarının her alanında devam ettiği ölçüde, cinsiyetçiliğe karşı mücadelemiz de devam edecektir. Bu mücadelenin somut adımları içinde bizim için belirleyici olan erkek egemenliğinin aşındırılması ve kadınların mücadele içinde güçlenerek çıkmasıdır. Bunun yolu ise, kadınlar arasında dayanışmacı ilişkiler tesis etmekten, örgütlülüğü yükseltmekten geçer.

Kuşkusuz, sosyalist erkekler de bu egemenlikten bağışık olmadığından, parti içinde de cinsiyetçilikle karşı karşıya gelmemiz söz konusu olmaktadır. Sosyalist erkekler, zaman zaman bu cinsiyetçiliğin uygulayıcısı olurken, zaman zaman da kadınların yaşadığı sorunlara müdahale etmeye çalışmakta, öğreten, emreden, yönlendiren, kendi iktidarlarını pekiştiren bir araç olarak kadın mücadelesini kullanmaktadırlar. Kadın sorunu karma politikanın iktidar mücadelesi içinde kolaylıkla harcanabilmektedir. Bunun sonucunda da, kadınlar karşı karşıya getirilmekte, rekabet körüklenmektedir. Açıktır ki, bu yaklaşımla kadınların kazanması olası değildir. İhtiyacımız olan kendi sözümüzü örgütlemek, dayanışma içinde güçlenmektir. Parti içinde yaşadığımız kriz, bu durumun somut bir örneğidir.

Yaşadığımız pratik bize erkek egemen dil ve tarzın kadınlar arasında da hakim olabildiğini bunun da yine kadınları hedef aldığını gösterdi. Konferansımız maruz kaldığımız cinsiyetçilikle mücadele ederken bu erkek egemen dil ve tarza düşmememiz gerektiğine işaret eder.

Kadınların bölünmesi, yalnızca erkek egemenliğinin çıkarınadır. Kadınların bölünmekten hiçbir ortak çıkarı olamaz. Bu sebeple, konferans, kendi cinsiyetçiliğini sorgulamadan, kendi cinsiyetçiliğiyle yüzleşmeden sürece dahil olan erkeklerin egemen yaklaşımlarını mahkum eder ve tüm kadınları cinsiyetçiliğe, erkek egemenliğine karşı ortak mücadeleye çağırır. 

Buradan hareketle konferans, cinsiyetçiliğe karşı somut bir kadın dayanışmasının tesis edilebilmesi için partinin çeşitli organlarında bir arada çalışma yürüten kadınların cinsiyetçiliği nasıl deneyimlediklerini tartışabileceği mekanizmalar oluşturmasını hedefler. Erkek üyelerin de kendi cinsiyetçiliklerini tartışmaları gerektiğinin altını çizer.

 

KÜRT KADINLARLA DAYANIŞMAYA VE BİRLİKTE MÜCADELEYE

 

2007 yılı genel seçimleriyle bin umut adayları birlikte yaşadığımız coğrafyada barış umutlarını açığa çıkardı. Bağımsız adaylarla yürütülen seçim çalışmaları sonucunda sosyalist ve Kürt vekillerle meclise girilmiştir. Seçim süreci içerisinde genel siyasal taleplerle, kadınların özgürleşmesinin önündeki engellere karşı mücadelemiz birleştirilmeye çalışılmıştır. Ortak yürütülen seçim çalışmaları sonucunda kadınların taleplerinin ve mücadelesinin sesi olduklarını her fırsatta açıklayan 8 bağımsız kadın milletvekilinin parlamentoya girmesi kadın mücadelemiz açısından bir kazanım olmuştur.

Seçimler öncesinde bağımsız milletvekilleriyle meclise girilebileceğini ve DTP’nin grup oluşturabileceğini tespit etmekle birlikte, bu vekilleri zorlu bir sürecin beklediğini, barış girişimlerinin savaş taraftarları tarafından yok edilmeye çalışılacağı ve bu saldırılarda kadın milletvekillerinin yoğunluklu hedef haline getirileceğini de tespit etmiştik.

Özelde Sebahat Tuncel, Fatma Kurtalan, Aysel Tuğluk, Sevahir Bayındır, Ayla Ata Akat gibi kadın vekiller, genelde KÖH’den kadınların üzerinden geliştirilen linç politikaları tespitlerimizi doğrulamıştır. Önümüzdeki çok daha zorlu günleri gören bir yerden;

1.    SDP li kadınlar mecliste yer alan 8 DTP’li kadın milletvekiliyle dayanışmayı görev olarak önüne koyar. 

2.    SDP li kadınlar DTP grubu içinde yer alan 8 kadın milletvekilinin kadınların Meclis’teki temsilcisi ve sesi olduğunu vurgular. Gerek kadın kurtuluş mücadelesine dönük ortak talepler üretme gerekse yapılan saldırılara yönelik hareket edebileceğimiz en geniş kadın çevresiyle ortak zemin ve araçların örgütlenmesini önüne görev olarak koyar.

3. Kürt kadınlarıyla ilişkimizi dayanışmayla sınırlı tutmaz ve cinsiyetçiliğe karşı birlikte mücadelenin araçlarını yaratır. 

 

YEREL YÖNETİMLER VE KADINLAR

 

Kadınlar, üretim ve yeniden üretim süreçlerinde kadın olmaları nedeniyle ezilmişliği siyasal ve toplumsal yaşamdan dışlanarak yaşamaktadırlar. Yerel alanın en sıkı şekilde merkeze bağlanmasını içeren kapitalist devlet iktidarını yerel yönetimlerle sürdürürken aslolan bu ilişkinin ters yüz edilmesidir. SDP’li kadınlar, yerel yönetimlerin uygulamalarına, işleyişine; işçi sınıfından,ezilen ulustan ve cinsten yana bir tutum içinde yaklaşırlar. Kadın Konferansımız; yerel seçimlerin yaklaştığı önümüzdeki süreci; daha önceki konferansta Yerel Yönetimler ve Kadınlar başlığı altında detaylandırılan çerçeve içerisinde kapsamlı bir çalışma yürütmesi, bu sürecin kadınların mücadelesinin yükseltilmesi açısından değerlendirilmesi olarak görür.

SDP’li kadınlar, birlikte hareket edebileceği en geniş kadın bileşeniyle önümüzdeki yerel seçimler sürecinde üzerine düşen çalışmaları yürütmeyi karar altına alır.

 

ÖNERGE

1.        SDP li kadınlar yerel yönetimler ve yerel yönetim seçimlerinde kadınların taleplerini, sözünü ve kadınların bu sürece nasıl katılacağını planlamak üzere bir kadın çalışma grubu oluşturmayı;

2.        Kadınların dışlandığı yerel yönetimler içerisinde Belediye Başkan ve Belediye Meclis üyesi kadının yaşadığı sıkıntılar, baskılar karşısında dayanışma sağlamak ve onların sürdürdükleri çalışmalardan deneyimler çıkarmak üzere ilişki kurmayı;

3.        Birlikte hareket edebileceğimiz en geniş kadın kesimine ulaşabilmek için; oluşturulan çalışma grubunun ön hazırlıklarını tamamlamasının ardından gerekli girişimlerde bulunmayı karar altına alır.

 

ANAYASA VE KADINLAR

 

TC Anayasası 1982 yılında oluşturulmuş bir darbe anayasasıdır. Bu anayasa  Türk,Sünni,”erkek”, sermayeden yana ve militarist bir anayasadır. Önümüze AKP tarafından konan anayasa tartışmaları içinde darbe anayasasından mı ‘sivil’ bir anayasadan mı yanasınız ikilemi içersinde bırakılmaktayız. SDP’li kadınlar tek tek anayasadaki bu beş öğeyi gerileten ya da değiştirmeyen bir anayasa tartışmasına karşı çıkar.

82 anayasası vatandaşlığı “erkek kardeşlerin” eşitliği kapsamında ele alan erkek egemen bir anayasadır. Kadınları “anne, eş” kimliğiyle tanımlamakta ve kadınları çocuklar, yaşlılar, engellilerle de dahil olmak üzere korunacaklar statüsüne indirgemektedir. Anayasada kadınların toplumsal cinsiyetleri nedeniyle ezilmelerine değinilmemektedir.

SDP’li kadınlar anayasa tartışmalarında bu cinsiyetçiliği gözler önüne seren çalışmalar yanı sıra nasıl bir anayasa noktasında kadınlar cephesinden talepleri aşağıdaki çerçevede geliştirir.

Hedef kadınları da kapsayan sözde değil gerçek anlamda demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anayasa olmalıdır. Anayasa cinsiyet, cinsel yönelim, medeni hal  gibi nedenlerle her türden cinsiyet ayrımcılığını yasaklamalı, kadınlara karşı suçlar kavramı oluşturulmalıdır. Kapitalizmin ekonomik, politik ve toplumsal alanlarda kadınların cins olarak ezilmesi üzerinde kurulan özel alan ve kamusal alan ayrımıyla kadınların emeklerine, bedenlerine ve kimliklerine el konulmasına dair cinsiyetçi yaklaşımı anayasal düzenlemelerle geriletilmelidir. Kadınların toplumsal bir grup olarak ezilmişliği gözetilmelidir.Anayasa, kadınların erkeklerle eşit yurttaşlar olabilmesinin koşulu olarak yurttaş erkeklerin binlerce yıldır gaspettiği hakların kadınlar lehine eşitlenebilmesi için ekonomik, politik ve toplumsal alanda her düzeyde pozitif ayrımcılık ve kota uygulanmasını içermelidir.

 

EK:

 

III. Konferansta teyit edilen II. Konferans Kararları:

 

1. Emperyalist Küresel saldırıya karşı Küresel Direniş, ABD işgaline son, BOP’a hayır!

 

1.               SDP’nin geçen konferansından bu yana geçen zaman zarfında en önemli gelişme ABD’nin Irak’ı işgal etmiş olmasının özellikle bölgede yarattığı sonuçlardır. AB’nin eşiğine geldiği ekonomik, politik ve ideolojik kriz bir diğer önemli gelişmeyi oluşturmaktadır. Emperyalist merkezler dışındaki devletlerde, özellikle L. Amerika’da ortaya çıkan küresel emperyalizme, neo-liberalizme ve yeni dünya düzenine karşı tepkilerin büyümeye devam etmesi, giderek ÇHC’nin dünya kapitalist pazarındaki artan rolüne karşılık, emperyalist devletlerin yeni “soğuk savaş” belirtileri göstermesi, iki Konferans arasındaki diğer aktüel gelişmelerdir. Sonuç olarak, bir yandan kapitalist dünyanın iç çelişkileri keskinleşiyor, emperyalist merkezler arasında rekabet kızışırken, diğer yandan emperyalist küreselleşme, neo-liberalizme ve yeni dünya düzenine karşı varolan tepkiler gün geçtikçe güçleniyor. Avrupa Birliği ülkelerinde göçmen sorunu Paris’te başlayan ayaklanmanın da gösterdiği gibi giderek derinleşiyor. Göçmenlerin hareketi emperyalist küreselleşmeye karşı bir meydan okumadır.

2.               ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak’ı işgali, Genişletilmiş Büyük Orta Doğu Projesi temelinde tüm bölgede yürüttüğü gizli açık operasyonlar, bölgesel güç merkezi olmak amacıyla birbirleriyle rekabet eden bölge devletleri arasındaki çelişkiler, emperyalist merkezler arasındaki çelişkilerle iç içe geçiyor ve onları durduracak bir devrimci değişim dışında bölgesel savaşların yayılması olasılığını arttırıyor. Emperyalist ülkelerin kimi devletlere yaydığı nükleer silahların da arttırdığı, bölgesel nükleer savaş tehlikesi bir olasılık olarak bölgeyi tehdit ediyor.

3.               Emperyalist merkezlerin ve bölgesel güç merkezi olma yolunda birbiriyle çatışan emperyalizme bağımlı olmakla birlikte, kendileri de tekelci çıkarlara sahip kapitalist ülkelerin dışında kalan yoksul halklar bu amansız emperyalist küreselleşme ve farklı bölgesel rekabet koşullarının çaresiz kurbanlarıdır.

4.               Bütün bu gelişmeler “reel sosyalizmin” yenilgisi sonucunda patlayan dünyanın eski sosyalist devletlerinin ve kapitalist dünya pazarından izole edilen, buna karşılık reel sosyalist ülkelerin müttefiki olan “üçüncü dünya” ülkeleri pazarlarının paylaşım kavgaları tarafından belirleniyor ve “globalizm” adı altında dünya ölçeğinde kapitalist yeniden paylaşım dönemi yaşanıyor. 15 yıldır yaşadığımız bütün savaşlar, işgaller ve krizler, ekolojik yıkım, cinsiyetçi toplumsal adaletsizlik, işte bu, dünya tarihsel ölçekteki karşı-devrimci gelişmeyle bağlıdır. Emperyalizm insanlığı barbarlığa doğru sürüklüyor. Onun alternatifi sosyalizmdir.

5.               SDP’yi oluşturanlar parti kuruluşundan çok önce bu dünya tarihsel ölçekteki gelişmeleri analiz etmiş, yeni paylaşım kavgalarını ve bölgesel savaşların kaçınılmazlığını saptamış; aynı zamanda emperyalist çelişkilerin, bölge devletlerini de içine çekerek yumak olduğu bölgelerdeki somut durumu, sosyalist rönesansın ve bölgesel çapta devrimci değişimlerin de şafağı olarak tanımlamıştır. Bu çizgi, partimizin Konferans sonrası eylemine yol gösteriyor.

6.               Günümüzde tüm insanlığı tehdit eden olgu, emperyalizmin askeri ve ekonomik açıdan “rakipsiz” olarak, tüm gezegenimize egemen olmaya yeltenmesi, buna karşı emperyalist merkezi devletlerde, bölgesel güç merkezi olma emelindeki devletlerde ve bunların dışında kalan devletlerde, işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin, örgütlü ve bütünsel dünya devrimci sürecinin özneleri olamayışı, tepkisel ve sınırlı mücadelelerin dünya çapında emperyalizmi geriletici ve ona karşı elle tutulur bir alternatif yaratıcı güce henüz bütünüyle dönüşmeyişidir. Bu durum dünya sosyalist hareketinde, işçi sınıfının saflarında perspektif bulanıklığına yol açıyor, milyonlarca insanı, emperyalizme karşı inandırıcı bir yeni dünya hedefiyle harekete geçirmeyi önlüyor. Buna karşın başta Latin Amerika olmak üzere giderek emperyalist barbarlığın iç yüzü daha fazla açığa çıkıyor ve sosyalizm dahil yeni alternatif arayışlara yöneltiyor.

7.               Bununla birlikte günümüzde dünya devrimci sürecinin güçleri mayalanıyor. Her bölgesel savaş, bölgedeki egemen “milli” güçleri emperyalizmle birleştiriyor, işbirlikçilik egemen “milli” güçlerin varlık sorunu haline geliyor, buna karşılık bu savaşlar, işgaller, müdahaleler ve iç savaşlar, bölge emekçi halklarını hem emperyalizme, hem de kendi “milli” egemenlerine karşı direnişe yöneltiyor. Bu açıdan özellikle Irak’ta büyüyen direniş hareketi dikkat çekiyor. Onun gittikçe güçlenen mücadele ivmesi, ABD’nin dünyanın başka bölgelerinde istediği at koşturmasını sınırlandırıyor. Diğer yandan bu hareket, ABD’de ve dünyada savaş karşıtı hareketin güçlenmesine hizmet etmekle kalmıyor, emperyalizmin yenilebileceği düşüncesini güçlendirerek dünyanın ezilenlerine moral bir destek sunuyor. İsrail’in bölgede güç merkezi olarak Filistin halkına karşı yürüttüğü saldırgan politika iflasın eşiğine gelmiş bulunuyor. SDP Filistin halkıyla tam bir dayanışma içindedir. Tüm bölge, ABD, İsrail, Türkiye ittifakının tehdidi altındadır. Halklar bu tehdide karşı her geçen gün birleşiyor. Hiç kuşkusuz KÖH bölgemizdeki özgürlük ve demokrasi hareketlerine esin veren büyük bir örnek oluşturuyor. Küba her şeye karşın devrimcileştirici etkisini sürdürüyor. Bir bütün olarak Güney Amerika’da ABD eski konumunu yitirmiş bulunuyor. Bu gelişmeye paralel olarak Güney Amerika’da, esas olarak ‘işsize iş’, ‘köylüye toprak’ gibi talepler etrafında, neo liberalizme karşı ağırlıkla sosyal koruma politikaları hedefiyle, yeni örgüt ve mücadele biçimlerini yaratarak ilerleyen bir hareket şekilleniyor. Sendikal örgütleri zayıflatılan ve bir zamanların “refah devleti” döneminin kazanımlarıyla oyalanan Batılı işçi sınıfı hareketi, neo-liberal saldırıya karşı henüz kazanımlarını koruma çerçevesinde de olsa her geçen gün daha fazla karşı koyma gereği duyuyor. Bu gelişmeler emperyalist-kapitalist sistemin siyasal üstünlüğünü henüz tehdit eder boyutta olmasa da, yeni bir dönemin yavaş yavaş şekillenmeye başladığını ortaya koyuyor. Bu durum dünya çapında komünistleri sosyal demokrasinin bir çok yerde neo liberal kapitalist yönelimin yörüngesine girmesinden alınan derslerin ışığında neo-liberalizme, küreselleşmeye ve yeni dünya düzenine karşı uluslararası çapta şekillenmeye, en azından neo liberalizmin ideolojik hegemonyasını kırmaya başlayan hareketin deneyimlerinden öğrenerek sınıfsal konumlarını güçlendirme ve 21. yüzyılın enternasyonalini inşaa etme göreviyle yüzyüze bulunuyor.

8.               SDP, ABD ve İngiltere emperyalizminin Irak’tan derhal ve kayıtsız şartsız çekilmesi uğrunda mücadele edecektir. Irak’ın “toprak bütünlüğü” üzerine, bölgesel hegemonya kavgası veren bölge devletlerinin kopardığı gürültü, gerçekte bu yayılmacı devletlerin (TC de içinde) Irak pazarının emperyalistler arasında paylaşılmasından arta kalanları bölüşme kavgasının üstünü örtmek amaçlıdır. Irak’ta her ulusun kendi yazgısını özgürce belirleme ve ayrılma hakkını SDP savunacaktır. Hiç kuşkusuz emperyalist işgal altında hiçbir ulus, kendi yazgılarını özgürce belirleme olanağına kavuşamazlar. Emperyalizm bölgeden elini çekmedikçe, halklar arasında barış ve kardeşliğin, bölgede demokrasi ve özgürlüğün imkanı olmayacaktır. ABD hegemonyasına, ancak bölge halkları arasında enternasyonal dayanışma, işbirliği ve ortak mücadele ile son verilebilir. Buna giden yolda KÖH ile ittifak sorunu, bölge halklarının demokratik federal birliği için hem devrimci değişlim sürecinin hem de bölgesel çapta enternasyonalizmin temel sorunudur. Kıbrıs işgali ile Türk oligarşisinin Akdeniz’deki hesapları Kıbrıs Türk kesimindeki gelişmelerle tam bir çıkmaza girdi. SDP, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının ortak demokratik çıkarlarını savunuyor. Kafkasya halklarının Rus hegemonyasına karşı yürüttükleri mücadeleyle dayanışma SDP’nin enternasyonal görevleri arasındadır.

9.               Konferans, SDP’nin bu iki yıllık zaman diliminde sol, sosyalist ve muhalif güçlerle alınan bir dizi karara karşın örgütsel ve enformatif ilişkileri geliştirme görevinin savsaklanmış olduğunu saptıyor ve bu duruma seçilecek PM’nin kararlı bir biçimde son vermesini istiyor.

SDP, bu görevin bilinciyle uluslararası ilişkilerini geliştirmelidir. Bir yandan bu karmaşık dünya koşullarında devrimci sürecin en kararlı enternasyonalist güçlerini oluşturan sosyalist partilerin uluslararası ve bölgesel birliğinin sağlanması yolunda somut ilişkiler kurmalı, diğer yandan uluslararası çapta şekillenmekte olan hareketi dikkatle gözlemlemeli, onun deneyimlerinden öğrenmeye çalışmalı, onunla uluslararası ilişkiler kurmaya girişmelidir.

 

SDP İkinci Konferansı, bu görüşlerin temelinde aşağıdaki kararları alır:

III.1. SDP, günümüzde dünya çapında gelişen emperyalist küresel saldırıya karşı küresel direniş hareketlerine Türkiye’deki savaş karşıtlarının, neo liberal politikalardan zarar görenlerin, ekolojik krize karşı güçlerin, anti cinsiyetçi hareketlerin, tüm ezilen ve dışlananların saflarında aktif olarak katılacaktır. SDP PM’nin en önemli güncel uluslar arası görevi küresel direniş güçlerinin fiili geniş cephenin içinde yer almak, burada uluslar arası sosyalist hareketle tam bir dayanışma içinde, küresel direniş hareketinin tüm özgünlüklerinin geliştirilmesi temelinde, sosyalist yönelimini güçlendirmektir.

SDP uluslar arası sosyalist hareketi dikkatle gözlemler ve onunla ilişkilerini geliştirir. Aynı zamanda uluslar arası çapta şekillenmekte olan, örneğin L. Amerika’da büyük boyutlara ulaşan yeni hareketin deneyimlerinden öğrenmeye çalışır ve onunla ilişkiler kurmaya çalışır.

III.2. SDP, başta Orta Doğu olmak üzere, Kafkasya, Balkanlar ve Akdeniz halklarının enternasyonal dayanışmasında kendi rolünü oynayabilmek için, uluslar arası ilişkilerini geliştirecek, Türkiye’de bu halklarla dayanışma hareketinin oluşturulması için gerekli çalışmaları yapacaktır.

III.3. SDP’nin bölgesel çaptaki güncel uluslar arası hedefi, ABD’nin Irak işgaline son verilmesi ve Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu Girişimi’nin engellenmesidir. Bu amaçla, yalnız Türkiye’de bu hedefi paylaşanların değil, aynı hedefte birleşen tüm bölge halklarının en geniş anti-emperyalist-demokratik cephesi için çalışacaktır.

SDP, ABD ve İngiltere emperyalizminin Irak’tan derhal ve kayıtsız şartsız çekilmesi uğruna mücadele eder. ABD işgaline son verecek, bir cephenin kurulması için girişimlerde bulunur. Bu cephenin kurulabilmesi bölge anti emperyalist demokrasi cephesinin kurulmasına bağlıdır.

SDP, işgalin ardından gerçekleştirilen sözde seçimlerle oluşturulan Irak hükümet ve parlamentosunu Irak halklarının meşru temsilcisi görmez ve bu kuruluşları meşrulaştırma girişimlerine karşı mücadele yürütür. Bu yaklaşım, Kürt Federe Devleti’nin meşruiyetini tartışmak anlamına gelmez.