SOSYALİST
DEMOKRASİ PARTİSİ
2. Parti Meclisi
Kararları
17 Şubat 2007
2. PARTİ MECLİSİ
BİLGİLENDİRMESİ
Metin Apaydın, Serkan Kaya, Ozan Doyuran, Sultan
Seçik, Ersin Önsel, Mustafa Tarı, Aysel Batyar, Anıt Baba, Şükriye
ve Senem Örnek’in mazeretli olarak katılmadığı PM toplantısı 17
Şubat 2008 tarihinde toplandı.
SDP
Genel Başkanı Filiz Koçali’nin Şırnak Yürüyüşü, çatı partisi görüşmeleri
ve Türkiye Barış Meclisi'nin düzenlediği “Yeni Anayasa Sürecinde
Demokrasi ve Kürt Sorunu” başlıklı konferansa dair bilgilendirmelere ve
değerlendirmelere yer verdiği açılış konuşmalarından sonra,
-
MYK'nın hazırladığı
politik raporun değerlendirilmesi (Ek 1)
-
MYK büro
faaliyetlerinin değerlendirilmesi
-
Parti il
temsilcilikleri üzerine görüşme
-
Yayın
-
Serbest
-
Politik görevler karar
tasarısının oylanması
Gündemleri ele alındı.
Kararlar:
1- 16 Aralık 2007 tarihinde toplanan Parti Meclisimiz;
MYK'nın hazırlamış olduğu, Kürdistana yönelik kara harekatının
hazırlıklarına ve dünyanın içine girmekte olduğu ekonomik krize, krizin
politik ve sosyal sonuçlarına vurgu yapan politik raporu
değerlendirdikten sonra kimi eklerle birlikte kabul etmiştir (EK 1).
2- PM, MYK bürolarının faaliyet bilgilendirmelerini ve
raporlarını görüşmüştür. MYK
Sendikal Büro'nun hazırladığı rapor ışığında PM'miz;
-
Ekonomik kriz koşullarına girilirken, militarist ve şovenist ideolojiler
tarafından kuşatılarak askeri vesayet rejiminin payandası haline
getirilmeye çalışılan kamu emekçileri sendikalarının yönetimlerinde yer
almanın önemli olduğu tespitinden hareketle; şube kongrelerini henüz
yapmaya başlayan Eğitim-Sen'in sorunlarına yönelik hazırlanacak bir
broşürle kongre süreçlerine müdahale etmeye ve kamu hizmetlerinden
yararlanan tüm kesimleri ilgilendiren sağlık, sosyal güvenlik, kamu
personel rejimi, kamu örgütlenmesine yönelik perspektiflerin
tartışılacağı bir parti forumunun hazırlıklarının yürütülmesine karar
vermiştir.
3- Atanmaları planlanan parti temsilciliklerini
görüşen Parti Meclisi,
-
Samsun, Adana, Isparta
ve Muğla'da il temsilciliklerinin atanması
için MYK'nın gerekli görevlendirmeleri yapmak üzere yetkili kılınmasına
karar vermiştir.
4- SDP PM,
oybirliğiyle kabul edilen politik rapor ışığında önümüzdeki dönemde;
1)
Genelkurmay-AKP-ABD
ittifakının Güney Kürdistan’a yönelik hazırlıklarını sürdürdüğü;
bölgesel savaş ve iç savaş tehlikesini de içeren ve ilhak amacını da
taşıyan askeri kara harekatının engellenmesi için tüm gücüyle mücadele
etmeyi;
2)
Bu mücadelenin başarıya
ulaşabilmesi için; bir yandan ajitasyon ve propaganda faaliyetlerine
ağırlık verirken diğer yandan da en geniş demokrasi güçlerinin bu
eksende yan yana gelmesi için çalışma yürütmeyi;
3)
Dünyanın içine
yuvarlanmakta olduğu ekonomik krizin etkilerinin belirginleşmesinin
Türkiye’de var olan sosyal ve siyasal çalkantıları derinleştirebileceği
gerçeğinden hareketle, bugünden başlayarak olası bir tepki hareketinin
şovenizmle ve karşı-devrimci çizgiyle bütünleşmesini engellemek ve bu
kesimleri emeğin kurtuluşu ve demokrasi mücadelesine kazanmak üzere
emekçi havzalarında yürüttüğü çalışmaları merkezi düzeyde planlamayı ve
MYK'ya bu konuyla ilgili araçlar oluşturma görevini vermeyi,
4)
Krizin derinleştireceği
sosyal yıkımın en fazla zarar vereceği kesimlerinin büyük çoğunluğunu
Kürt emekçilerin teşkil ettiği güvencesiz işçiler olacağı gerçeğini de
göz önünde bulundurarak, DTP ve EMEP başta olmak üzere diğer
enternasyonalist sosyalist güçlerle birlikte emekçi havzalarında yerel
inisiyatifler oluşturmak suretiyle etkili bir propaganda faaliyeti
yürütmenin imkânlarını oluşturmayı,
5)
AKP ile Kürt Özgürlük
Hareketi’nin imhası temelinde varmış olduğu mutabakatın sonucunda,
Genelkurmay başörtüsü tartışmalarına şimdilik karışmamaktadır. Ancak
Genelkurmay'ın Kürdistan’a yönelik müdahalesi sonrasında ve AKP
hükümetinin geniş kesimler nezdindeki desteğini ekonomik krizin de
etkisiyle yitirdiği bir momentte harekete geçmeyi beklediği öngörüsünden
hareketle; “ulusalcı” kesimlerin kopardığı “laiklik elden gidiyor”
yaygarasına karşı askeri vesayet rejimini hedef alarak “ulusalcı”
çizgiyle mücadele etmeyi,
6)
Türkiye’de hem olası
bir kara harekâtının hem de ekonomik gidişatın yaratabileceği toplumsal
ve siyasal altüst oluşlara devrimci bir çizgi ekseninde müdahale
edebilmek için Kürt Özgürlük Hareketi’nin içinde yer alacağı en geniş
demokrasi güçlerini bir araya getirebilecek yegâne formül olan çatı
partisinin oluşturulması sürecini hızlandırmak için faaliyetlerini
yoğunlaştırmayı,
7)
Çatı partisinin inşası
için, DTP ve EMEP ile ittifak bürosu üzerinden yürütülen görüşmelere ek
olarak parti dostlarının da öznesi olacağı çeşitli kampanyalar
yürütmeyi, çeşitli özgün materyaller üretmeyi ve aydın çevreleriyle
görüşmeleri sıklaştırmayı,
8)
Tüm bu sayılan
görevlerin başarıyla yerine getirilebilmesi için parti örgütlerinin
işlevli ve etkin çalışabilmesi hedefi doğrultusunda merkezden yerel
örgütlere doğru gerekli düzenlemeleri yapmayı; 8 Mart, Newroz ve 1 Mayıs
çalışmalarını bu anlayışla yürütmeyi oy birliğiyle karar altına
almıştır.
Selma Güngör
Kubilay Mutlu
MYK Üyesi
PM Üyesi
POLİTİK DURUM RAPORU
Dünya kapitalizminin lokomotifi olan ABD'nin bir
resesyonun (daralmanın) içine hızla yuvarlanmakta olduğu ve bu sürecin
dünyayı ekonomik krizin eşiğine getirdiği şu günlerde, Türkiye siyasal
arenasının da Kürt sorununda çözümsüzlüğün, Kürdistan'a yönelik bir kara
harekatının süren hazırlıklarının, başörtüsü ve laiklik tartışmalarının
yarattığı bir girdabın içinde debelendiği görülüyor. Gerek ekonomik
göstergeler gerekse siyasal parametreler önümüzdeki süreçte toplumsal ve
siyasal altüst oluşların yaşanabilme olasılığına işaret ediyor. Dünyada
ve Türkiye'de toplumsal ve siyasal altüst oluşların alametleri iyiden
iyiye belirginleşmişken, özelde SDP'nin de parçası olduğu sosyalist
hareketin, genelde de demokrasi güçlerinin dağınıklığı sorununun hala
çözülememiş olduğu görülüyor. Bu nedenle, dünyada ve ülkede yaşanan
gelişmelerin doğru analizi üzerinden uygulanabilir siyasal çözümler
geliştirmenin yaşamsal önem taşıdığı bir süreci katettiğimizin tespit
edilmesi önem kazanıyor.
***
Karşımızda, “iyimser” tahminle resesyon olarak
kalacağı beklenen, “kötümser” tahminle ise depresyona yol açması
beklenebilecek global bir ekonomik fenomen duruyor.
Bilindiği üzere dünya kapitalizmi 1980'lerden bu yana
kapsamlı bir liberalleşme sürecini kat etmeye başladı. Bu sürecin
yalnızca, özelleştirme vb. politikalarla devletin reel ekonomideki
ağırlığının azaltılmasını değil; aynı zamanda finansal liberalizasyon
sürecini de beraberinde getirdiği görüldü. Yani reel sektörün dışında
finans piyasaları da piyasanın “görünmeyen eller”ine teslim edildi. Bu
süreçte; gelişen enformatik teknolojisinin sunduğu olanaklar da
kullanılarak uluslararası ticaretin ve sermaye hareketlerinin
serbestleşmesi, hacminin artması, hızlanması, yaygınlaşması ve yeni
yatırım araçlarının devreye girmesi söz konusu oldu. Bunun sonucunda
ise, birbiriyle bağımlılığı söz konusu olan -zira finansal piyasalar
kredi yaratmak fonksiyonuna sahip olması nedeni ile gelecekteki üretimi
kontrol etmektedir ve finansal piyasalara kanalize edilen sermaye de
üretimden elde edilen kârın arta kalan kısmıdır - ikili bir yapı ortaya
çıktı: bir tarafta mal ve hizmetlerin üretildiği ve ticaretinin
yapıldığı reel ekonomi, diğer tarafta ise para tüccarları ile
spekülatörlerin yer aldığı kumarhane dünyası. Her iki yapıda da
üretim-tüketim dengesinin oluşumu liberalizmin zorunlu bir gereği olarak
piyasa mekanizmalarına bırakıldı. Yani birbirleriyle ilişkileri giderek
karmaşıklaşan ve finans alanında türev piyasaların oluşmasıyla da
tamamen kontrol dışı kalan piyasaların kendiliğinden dengeye ulaşacağı
varsayıldı.
Ancak 1990'lardan bu yana özellikle finansal
piyasaların kendiliğinden dengeye gelmesinin o denli kolay olmadığı
1994'te Meksika'da, 1997'de Güneydoğu Asya'da yaşanan krizlerde
defalarca görüldü. En son olarak da, geçtiğimiz yaz, ABD'de gayrimenkul
piyasasında oluşan balona bağlı olarak mortgage kredilerinin geri
ödenmesi konusunda yaşanan ve dünyanın ekonomik lokomotifi olan ülkenin
bankacılık sistemini esir alan krizin, bugün küresel bir resesyona veya
depresyona yol açıp açmayacağını tartışılmaktadır.
Kapitalizmde meydana çıkan dengesizlikler, nedenleri
esas alınarak yapısal ve parasal olarak iki kategoriye ayrılır. Genelde
konjonktürel olarak günyüzüne çıkan parasal dengesizliklerin, yine
parasal kimi önlemlerle onarılabildiği açıktır. Çünkü, kamu altyapı
yatırımlarını artırmak, kredi musluklarını gevşeterek faiz oranlarını
düşürmek, gerekirse
tedavüldeki para miktarını artırmak gibi önlemlerle tüketim ve yatırım
harcamalarını artırmak mümkündür. ABD'de 2001 yılında yaşanan “yeni
ekonomi” krizinin yarattığı kısmi durgunluk parasal kimi müdahalelerle
aşılabilmişti.
Bugün yaşanan krizin ise konjonktürel olmaktan çok
yapısal bir özellik gösterdiği anlaşılmaktadır. Krizin yapısal niteliği,
kapitalizmin 1980'lerle başlayan ve “küresel liberalizm” olarak
adlandırılan genişleme döneminin sonuna doğru yaklaşılmakta olduğunun
sinyalleri olarak okunabilir. Davos'a ve G-7 zirvesine ABD'de yaşanmaya
başlanan resesyonun olası sonuçlarının tartışıldığı oturumların
damgasını vurması, gerek sermayenin gerekse de iktisadi kararlar alma
yetkisine haiz bürokratların bu durumdan duydukları kaygılar, krizin
boyutlarını gözler önüne seriyor. Dahası küresel sermaye-bürokrat
oligarşisinin hali hazırda yaşanan durgunluğu da tıpkı 2001'de olduğu
gibi kimi parasal tedbirlerle onarmayı -küçük bir ihtimal olarak-
başarmasının da sorunu nihai olarak çözmeyeceği ve ilerleyen dönemde
daha büyük bir dalgalanmayı tetikleyeceğini belirtmek gerekir.
Tüm veriler önümüzdeki dönemde dünyanın ve Türkiye'nin
büyüklüğü ve süresi bilinemeyen bir resesyona gireceğini gösteriyor.
Dahası bu resesyonun depresyona dönüşmesi ihtimali de hiç düşük
değildir. Dolayısıyla bu durumun olası sosyal ve politik sonuçlarını da
öngörmek önem kazanıyor.
AKP hükümetinin, Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri
içinde en şanslılardan biri olduğu tartışılmaz bir gerçek. Dünya ve
Türkiye ekonomisinin büyüme trendini sürdürdüğü bir dönemde hükümet olan
AKP bunun avantajlarından fazlasıyla yararlanmayı bildi. Ancak
önümüzdeki dönemde AKP'yi zor günlerin bekleyeceği ilk elden söylenmeli.
Resesyonun Türkiye'yi etkilemeye başlamasıyla birlikte
-ki dış ticaret hacmi 265 milyar dolar civarında seyreden, yabancı
sermaye girişleri yıllık 45 milyarı bulmuş ve ihracatının yarıdan
fazlasını AB'ye yapan bir ülkenin yaşanan global resesyona duyarsız
kalması beklenemez- yaşanacak toplumsal yıkımın habercisi olarak
anlaşılmalıdır. Zira, 2007 yılı Ocak-Aralık dönemi verilerine göre
ödemeler dengesi tablosundaki cari açığın, bir önceki yılın aynı
dönemine oranla yüzde 14,9 artarak tarihinin en yüksek seviyesi olan 47
milyar 498 milyon dolara yükselmiş olmasının yarattığı kırılganlık da bu
savı güçlendiriyor. Bir başka deyişle ödemeler dengesinin sıfır
olabilmesi için mevcut cari açık kadar yabancı fonun ülke içne girmesi
gerekiyor ama uluslararası finans piyasalarında yaşanması kuvvetle
muhtemel olan bir şokun yabancı fonların girişini engellediği bir
momentte Türkiye ekonomisinin tüm dengelerinintepetaklak olmasının
kaçınılmaz olduğu görülüyor.
Türkiye'nin ekonomik dengelerinin tepe taklak
olmasının toplumsal etkilerininin nasıl olacağının öngörülebilmesi için
ise 2001 Nisanı'nda yaşanan bir devalüasyonun jet hızıyla yol açtığı
“esnaf ayaklanması” hatırlanmalı.
Olası bir toplumsal tepkinin, şu anki durum veri
alındığında, sol güçlere yöneleceğini ummak için elde yeterli veri
yoktur. Bu türden ekonomik krize bağlı toplumsal hareketliliklerin ilk
başta güçlü ve radikal muhalefet hareketlerine yönelmesi eğilimini
taşıdıkları bilinmektedir. Sahip olduklarını kaybetmeme güdüsü ile
hareket eden kitlelerin, güçlü bir sosyalist alternatifin olmadığı
koşullarda karşı-devrimci siyasal akımlarla bütünleşmeleri ise oldukça
güçlü bir olasılıktır. Günümüz Türkiye’sinde, özelleştirme politikaları
nedeniyle sahip oldukları güvenceli çalışma koşullarını kaybetme tehdidi
altındaki işçilerin milliyetçi sol ya da sağ akımlara, güvencesiz
koşullarda çalışmakla birlikte büyüyen ülke ekonomisinin sunduğu
dinamikler üzerinden sınıf atlama hesapları yapabilen geniş işçi
kesimlerinin ise ağırlıkla liberal akımlara angaje oldukları
hatırlanmalıdır. Ancak bu denge şiddetli bir kriz etkisiyle bir gecede
bozulabilir ve çoğu güvencesiz olan Kürt işçiler dışında kalan geniş
işçi toplulukları milliyetçi ve hatta faşist hareketlerle çok hızlı
bütünleşebilir. Bu ciddi bir tehlikedir. Zira tarihte yaşanmış birçok
örnek kriz dönemlerini güçsüz karşılamak zorunda kalan sosyalist
hareketlerin, ağır ekonomik krizlerden hemen sonra değil, bu krizlerin
yol açtığı emperyalist savaş ve faşizm dönemlerinin yarattığı yıkımların
ardından güç olabildiklerine işaret etmektedir. Yani ya bu sürece krizin
olumsuz etkilerinin tepkilerini tetikleyeceği emekçiler için alternatif
teşkil edebilecek ve ülkenin tüm ezilenleri açısından çekim merkezi
olabilecek güçlü bir muhalefet hareketinin inşasına odaklanılacak -ki
bunun günümüzdeki karşılığı Kürt Özgürlük Hareketinin içinde yer aldığı
geniş bir cepheleşme hareketidir-, ya da hiç de iç açıcı olmayacağı açık
olan bir tarihsel dönemi seyirci olarak geçirmekle yetinilecek.
Bu krizin yaratacağı tepkiyi kapsamak suretiyle
güçlenerek çıkmanın yegane yolu, Türk, Kürt, Alevi, Sünni tüm emekçiler
için alternatif teşkil edebilecek ve ülkenin tüm ezilenleri açısından
çekim merkezi olabilecek güçlü bir muhalefet hareketinin inşasından
geçiyor. Kurulacak bir çatı partisinin bu ihtiyaca yanıt verebilme
kapasitesine sahip tek somut alternatif olduğu açıktır.
***
Dünya kapitalizmi bir krize yuvarlanırken, IMF’nin
yol göstericiliğinden şaşmayan AKP hükümeti, yoksula değil ama sermayeye
verdiği sözleri tutmaktaki ısrarlı tutumunu sürdürüyor. Bir yandan
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası değişikliği, diğer yandan
ardı arkası gelmeyen zamlarla hükümetin emek dünyasına saldırılarının
devam ettiği görülüyor.
Yıllardır sürdürülen özelleştirmeler, yerleştirilmeye
çalışılan esnek çalışma biçimleri ve bunların bir sonucu olarak artan
işsizliğe, uygulanan düşük ücret politikalarına, sendikasızlaştırma
baskılarına, üretici köylünün ürününün değersizleştirilmesine dayanan
neo-liberal politikalardan vazgeçileceğine dair hiç bir emare
bulunmuyor.
Çıkartılmaya çalışılan SSGSS yasasıyla çalışan,
çalışmayan tüm emekçilerin hali hazırda kırık dökük var olan sağlık
güvencelerinin ve emekli olabilme umutlarının da yok edilmeye
çalışıldığı anlaşılıyor.
Devlet yeni yasal düzenlemeleri ve uygulamalarıyla
işçilere, kamu emekçilerine, köylülere karşı planlı saldırılarını
sürdürüyor, yeni saldırıların da kapıda olduğu görülüyor.
4857 sayılı İş Kanunu ile taşeronlaşmayı genelleştiren
ve esnek çalışmayı hakim hale getiren oligarşi, yaptığı bu
‘düzenlemelerle’ iş bütünlüğünü parçalayarak birçok işçiyi sendika
dışına düşürdü. TÜİK'in (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre
istihdamdaki yaklaşık 20 milyon emekçinin, 9 milyon 480 bininin herhangi
bir sosyal güvenlik kuruluşuna kaydı bulunmuyor. Ücretli olarak çalışan
11 milyon kişinin yüzde 20'sinin de kayı dışı çalıştığını aynı
veriler ortaya koyuyor. İzlenen neo-liberal politikalarla,
milyonlarca işçi, işsizlik ve açlık korkusuyla kayıt dışı çalışmak
durumunda bırakıldı. Davutpaşa patlaması, Tuzla tersanelerinde yaşanan
ölümler bu durumun kamuoyuna yansıyan sonuçlarından yalnızca birkaçı.
İşçileri örgütsüzleştirerek parçalayan oligarşi, şimdi
de kazanılmış bir hak olan kıdem tazminatına gözünü dikmiş durumda.
Kıdem tazminatı ödememek için sigorta primlerinde çalışanın haberi
olmadan yıl içerisinde giriş çıkış yapma ya da başka bir firmaya geçiş
gösterme gibi yöntemlere başvuran sermayeye karşı çıkan işçi hareketinin
mücadelesi geriye düşürülüyor. Bırakın hak almayı, kazanılmış hakları
dahi korumak için mücadele etmek zorlaştırılıyor. Oligarşinin kayıt dışı
çalıştırmaya müdahale etmek bir yana, işsizlik sigortasını bahane ederek
iş güvenliğini ortadan kaldırmaya çalıştırdığı anlaşılıyor.
Çalışma Bakanlığı tarafından hazırlanarak Bakanlar
Kuruluna sunulan ve oradan da Ekonomi Koordinasyon Kurulu'nda görüşmeye
alınacak olan istihdam paketinde kıdem tazminatı için ‘3 alternatif’
sunuluyor. Kaşıkla verip kepçeyle geri alan oligarşi, bu üç alternatifte
de birinde doğrudan diğer ikisinde ise dolaylı olarak kıdem tazminatını
ortadan kaldırmayı hedefliyor.
İşçi sendikaları konfederasyonlarının "Genel grev
sebebimizdir" açıklamalarını yaptığı Kıdem Tazminatı Yasa Tasarısına
karşı geniş emekçi kesimlerinin mücadeleyi arttırması ve güçlü bir
direniş sergilemesi acil bir görev olarak sosyalistlerin önemli bir
gündem maddesini teşkil ediyor.
Emek dünyasına yönelik saldırılar giderek
şiddetlendiği bir momentte, enternasyonalist sosyalistlerin de bugünkü
sendikal hareket içindeki ağırlığının bir hayli zayıfladığı görülüyor.
Tam da bu nedenle, mevcut sendikal yönetimlerin ağırlıkla
milliyetçi/ulusalcı eğilimin etkisi altında olması olgusu, ekonomik
mücadelenin şovenizme, militarizme ve askeri vesayet rejimine karşı
yürütülen demokrasi mücadelesiyle bütünleştirme perspektifiyle verilmesi
ihtiyacını doğuruyor.
Gerek sendikal hareketi gerekse de geniş emekçi
kesimleri enternasyonalist bir perspektife çağırabilmek için ise bugünkü
parçalı ve güçsüz yapısıyla tek tek sosyalist öznelerin yürüttüğü
faaliyetlerin gerekli olmakla birlikte yetersiz kalacağı ve bu
yetersizliği ortadan kaldırabilmek için ancak kurulması hedeflenen çatı
partisinin asli bileşeni olacak güçlerin hep birlikte yürüteceği etkili
kampanyaların sonuç alıcı olabileceği anlaşılıyor.
***
Dünya ekonomik krizin içine yuvarlanırken, ABD'nin
Büyük Ortadoğu Projesi, Kürt Özgürlük Hareketi'nin tasfiyesini de içeren
bir biçimde boyutlanırken, istikrarsızlıkları tetikleme potansiyelini
taşıyan bu durumdan vazife çıkartan derin devlet mahsulü Ergenekon
çetesine yönelik yürütülen operasyon da geçtiğimiz aya damgasını vurdu.
2007 Haziran’ında Ümraniye’de bir evde bombaların, TNT
kalıplarının ve fünyelerin ele geçirilmesiyle başlayan sürecin, 22 Ocak
Salı sabahı altı ayrı ilde eşanlı ev baskınlarıyla Ergenekon çetesinin
önde gelen isimlerinin gözaltına alınmasıyla yeni bir evreye girdiği
görülüyor. Orduda, Emniyette, MİT’te üyeleri olduğu anlaşılan Ergenekon
örgütünün ağırlıklı olarak emekli askerler ve avukatlardan oluşan
“sivil” kanadıyla sınırlı tutulan operasyon, kamuoyunun geniş
kesimlerinde bazı kirli ve gizli ilişkilerin açığa çıkartılabileceği
beklentisine yol açtığı gözlemleniyor. Örgütün, örneğin
Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar, Danıştay suikasti ya da
Ankara’da çok katlı otoparkta ele geçirilen ve PKK’nin üzerine yıkılmak
istenen TNT yüklü minibüs gibi, siyasi faturası başka kesimlere
kesilecek türden provokatif saldırı eylemleriyle bağlantılandırılması,
öte yandan ‘devletin yeniden yapılanması üzerine’ hedeflenen siyasi hat
üzerinde örneğin 301 duruşmalarında sergilenen faşist saldırganlıklara
da imza atması, nasıl bir olguyla karşı karşıya olduğumuz konusunda
yeterli ipuçlarını veriyor.
‘Sivil toplum örgütleri’ kurarak açık faaliyet
yürüten, mafya ilişkilerini de kullanarak finansman sağlayan çetenin
Orhan Pamuk’tan Leyla Zana’ya, Ahmet Türk’ten Sebahat Tuncel’e kadar
birçok kişiye suikast hazırlığında olduğu iddia ediliyor. Bombalama ve
silahlı eylem hazırlıkları yapan çetenin 2009 yılında bir darbenin
ortamını hazırlayacak eylemler yapma planları olduğuna dair bilgiler
ortaya çıkıyor.
Örgütün 2009’da bir darbenin ortamını hazırlayacak
provokatif ve sansasyonel eylem hazırlıkları içinde olduğuna dair
haberlerin kamuoyuna yansıtılması, kimi çevrelerde ucu derin devlete
dokunacak bir temizlik harekatına girişildiği algısına yol açsa da,
devletin kısmen denetim dışına çıkmış ve faaliyetleri
AKP-Genelkurmay-ABD ittifakının önümüzdeki dönem için izlemeyi öngördüğü
siyasal hatla uyumsuz olacağı tespit edilmiş belirli bir kadronun kısmen
belinin bükülmesi söz konusudur. Bu operasyonun egemenler arası bir
çatışmanın değil, bir uzlaşmanın sonucu olarak gerçekleştirildiği
açıktır. Hükümet medyasının; Ergenekon çetesinin geçmiş dönemdeki darbe
girişimlerini Emniyet'in ve MİT'in sağladıkları istihbaratlarla
engellediklerini propaganda etmeleri tamamen manipülasyondur. Zira bu
denli güçlü istihbarata olanaklarına sahip olduğu ve darbeler engelleyen
Emniyet ve MİT'in Hrant Dink cinayetini neden engelleyemediğinin
açıklaması yoktur. Aynı biçimde Şemdinli bombalaması sonrasında AKP'nin
takındığı durum da ortadadır. Bunun doğal sonucu olarak da, buzdağının
görünen kısmından daha fazlasını “görmemize” izin verilmeyecektir.
Büyükanıt’ın ‘iyi çocukları’ görevlerine
döndürülmüşken, Susurluk’un üzeri örtülmüşken, 12 yaşındaki Uğur
Kaymaz’ı kurşuna dizenler suçsuz bulunmuşken, Hrant Dink cinayetinin
sorumluluğu bütün bağlantıların üstü örtülmeye çalışılarak birkaç
kişiyle sınırlanmaya çalışılırken Veli Küçük’leri bugünlere getirenlerin
ortaya çıkarılabileceğini ummak son aylarda giderek naifleşen bir
liberal iyimserliğe tekabül edebilir ancak.
2005 yılından bu yana Türkiye'de aynı ideo-politik
çizgide olan çetelerce gerçekleştirildiği tespit edilebilen bir dizi
suikast ve bombalama olayı yaşandı. Danıştay suikasti, Cumhuriyet
Gazetesi'nin bombalanması, Şemdinli Umut Kitabevi'nin bombalanması,
Rahip Santoro cinayeti ve en son olarak da Hrant Dink cinayeti.
Bu eylemlerin her biri tek tek ele alındığında adli soruşturma
süreçlerinin bir noktada tıkandığı ya da engellendiği görülüyor. Dink
cinayetinin hemen ardından gerçekleşen Malatya Katliamının
soruşturmasında da benzeri bir tıkanma yaşanıyor.
Susurluk’un kamyonu da, Şemdinli’nin halkı da, Hrant
Dink’i yüreklerine gömen yüzbinler de aynı karanlık duvara çarpıyor:
Türkiye, soğuk savaş sonrasında kontrgerillasını dağıtmaya yeltenmeyen
tek NATO ülkesidir.
Bu vatanperverlerin geçmişleri, Sovyet tehdidine karşı
sözde bir mukavemet örgütlemek için CIA tarafından kurdurulmuş ve bu
tehdidi bertaraf etmek için; bu ülkede Çorum, Maraş katliamlarını
gerçekleştirmiş, yüzlerce aydını, bilim insanını katletmiş Türk
gladiosuna dayanır. Vurmak kırmak konusunda talimlidirler. Sovyet
tehdidinin kalkmasının ardından ise Kürtlere karşı sürdürülen sömürgeci
kirli savaşın hemen her kademesinde yer alan, katleden, asan, kesen,
dışkı yediren ve tüm bunları vatanperverlik adına yapanlardır bunlar.
Bunlar özel savaş ahtapotunun kollarından biridir. Merkezi Ankara'da
olan bu ahtapotun daha birçok kolu vardır ve bu kollar yerli yerinde
durmaktadır.
Çünkü Kürtlere karşı mücadele eden oligarşik sistemin
bu nevi yapılara ihtiyacı vardır. Özel savaş ahtapotu varlığını
sürdürmektedir, o nedenle çeteler varlıklarını sürdüreceklerdir. Kürt
sorunu tüm çözümsüzlüğüyle ortada durmaktadır. Yani yakılacak yıkılacak
daha çok yer, vurulacak öldürülecek daha çok insan vardır.
Çete operasyonları ve hukuki süreçler derin gerçekleri
açığa çıkaramayacak. Bilinen bazı gerçekleri bir yerden sonra örterek
birilerini kısmen cezalandırırken açığa çıkmamış/çıkarılmak istenmeyen
çeteleri de rahatlatacaktır. Bu da iyi çocuklara sahip çıkanları,
marş-bayrak simgesiyle başka bir deyişle “vatan millet Sakarya”
edebiyatıyla politika yapanları rahatlatacak ve zaman kazandıracaktır.
Kazandıkları her zaman, Kürtler, devrimciler, sosyalistler için daha çok
ölüm, gözaltı ve cezaevi olurken; işçiler-emekçiler, işsizler için daha
çok yoksulluk ve sefalet olacaktır.
Bütün göstergeler 4 Mayıs Dolmabahçe ve 5 Kasım Beyaz
Saray mutabakatlarının bir gereği olarak oligarşik devletin planlarını
daha sorunsuzca uygulayabilmek için bu operasyona giriştiğine işaret
ediyor. Kürt sorununda ABD-AKP-Genelkurmay uzlaşmasıyla girilen yeni
dönemin gerekleri yerine getirilmekte, bu uzlaşmaya sığmayacak uyumsuz
kesimlerin manevra kabiliyetleri sınırlandırıyor.
Operasyonun son derece sınırlı tutulduğu ve
Ergenekon’un siyasal çizgisinin halen varlığını sürdüren ulusalcı akımda
içkin olduğu gerçekleri gözden kaçırılmamalıdır. Olası bir iktisadi kriz
ve Kürdistan’a yönelik kara harekatının sürdüğü koşullarda bu
yapılanmanın tekrar provokatif eylemlere girişebilme ve toplumsal
tabanını genişletme koşulları hala söz konusudur. Kürt halkına yönelik
inkar ve imha politikasından vazgeçilmediği ve emperyalist paylaşım
mücadeleleri derinleşerek devam ettiği sürece bu tür faşist
organizasyonlardan ve devlet çetelerinden kurtulmanın mümkün olmadığı
açıktır.
***
Üniversitelerde başörtüsüne tanınan serbesti de
Ergenekon operasyonuna sınırlı vize veren oligarşik güçler arasındaki
bir uzlaşmanın sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Üniversitelerde başörtüsü yasağına SDP başından beri
karşı çıkmış, partili kadınlar bu kadınların hak taleplerini
desteklemiştir. Ama bunu kadınların örtünmesinin kendi başına demokratik
bir içerik taşıdığı için değil, fakat yasağın kendisi anti demokratik
olduğu için yapmışlardır. Başörtüsü yasağını kaldırmak demokrasinin
gereği olmakla birlikte, şu anda bu konuda yapılan anayasa
değişikliklerinin demokratik anlamının ve içeriğinin son derece yetersiz
ve sınırlı olduğu görülmelidir.
Eğitim öğretim sistemimizin yasakçı yönetmelik ve
yasalarla devletin kıskacına alınmış, özgür bilimsel demokratik
yaklaşımdan uzak, militarist, erkek egemen bir yapılanma içersinde
olduğu bir gerçektir. Son zamanlarda yeni liberal politikaların gereği
olarak paralı hale çevrilmeye, eğitim bir hak olmaktan çıkarılıp
yalnızca parası olanlar için bir imtiyaz haline getirilmeye çalışılıyor.
Anadilde eğitim anayasal ve yasal düzenlemelerle engelleniyor.
Okullarda, üniversitelerde gençler düşünce özgürlüğünden yoksun
bırakılıyor ve fikirlerinden dolayı okullardan uzaklaştırılıyor,
atılıyor, eğitim hakları ellerinden alınıyor. Ve tabii ki tüm bunların
yanı sıra başörtülü öğrenciler ayrımcılığa maruz kalarak yüksek
öğrenimden yoksun bırakılıyorlar.
İlk, orta ve yüksek öğrenimdeki tüm yasakçı yönetmelik
ve yasalar iptal edilmeksizin, anadilde ve parasız eğitim anayasal
güvence altına alınmaksızın, okullardaki cinsiyetçilik ve cinsiyet
ayrımcılığının ortadan kaldırılmasına dönük düzenleme ve yaptırımlar
hayata geçirilmeksizin, eğitimi kesintiye uğratan ve engelleyen
ifade ve düşünce özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılmaksızın, eğitim
kurumlarında militarist yapılanmalara son verilmeksizin, devlet güvenlik
güçleri üniversitelerden çıkarılmaksızın, YÖK kaldırılmaksızın,
üniversiteler üzerindeki devlet denetimi kaldırılmaksızın,
özerkleştirilmeksizin, eğitimin özgürleşmesinden bahsedilemeyeceği
açıktır. Demokratik, bilimsel, anadilde, parasız eğitimin önündeki tüm
engelleri kaldırmadan yapılan anayasal yasal düzenlemelerın tek başına
yeterli olamayacağı görülmelidir. Dolayısıyla, ulusalcı-laikçi öğrenci
gruplarının üniversitelerde başörtüsü serbestisine itiraz etmek
temelinde yükseltmeyi deneyecekleri çizginin
üniversitelerde özgürlükleri genişletmeyeceği tam tersinden
yasakçı ve askeri vesayet rejimi yanlısı çizgiyi pekiştireceği tespit
edilmelidir. SDP, demokratik, bilimsel, anadilde, parasız eğitimin
önündeki tüm engelleri kaldırma perpektifi doğrultusunda verilecek bir
mücadelenin geçmişte olduğu gibi bugün de tarafı olacaktır.
Türkiye’deki mevcut laiklik anlayışı Kemalist
ideolojiyle bağlantılı şekillenmiş ve resmi ideolojiye uygun militer,
bürokratik bir yapılanmanın uzantısı tarzında ele alınmıştır.
Avrupa’daki laiklik anlayışından bir çok yönüyle farklı olan bu laiklik
özgürlükçü değil devletçi bir laikliktir. Devlet eliyle biçimlenmiş ve
devletin resmi ideolojisinin uzantısı olarak biçimlenmiş bu laikliğin
asla demokratik ve özgürlükçü bir laiklik anlayışı olmadığı
görülmelidir. Türkiye’nin resmi laiklik anlayışı anayasal hükümler
altına alınmış Diyanet İşleri Başkanlığı'yla vücut bulan sünni hanefi
mezhebin diğer inançlar üstünde hakimiyetine ve azınlıkta kalan
inanışların baskısına olanak tanıyan, zorunlu din dersleriyle bu
hakimiyeti dayatan, devlet eliyle kuran kursları açan ve tüm bu
teşkilatlanmaya bütçeden pay ayıran bir yaklaşımdır. Din ve devlet
işlerini birbirinden ayırdığı savunusuna dayanan Kemalist laisizm devlet
eliyle birinci elden bir mezhebin egemenliğini sağlamaya yönelmiş olması
itibariyle temelden tutarsızdır. Bu anti demokratik bir laikliktir zira
herhangi bir inancın hakimiyetinin örgütlendiği yerde demokrasiden
bahsedilemez. Dolayısıyla başörtüsü serbestisi karşısında “laiklik elden
gidiyor” yaygarasını kopartanların aslında Hanefi-Sünni inancının
üzerine bina olan askeri vesayet rejiminin değirmenine su taşımakta
oldukları görülmelidir.
Olması gereken, inanç özgürlüğünün inanan-inanmayan
tüm kesimleri kapsar tarzda garanti altına alınması, hiçbir inancın
diğerleri üzerinde hele hele de devletin bütçe ayırması yoluyla
hakimiyet kurmasının olanaklı olmadığı, devletin inançlı inançsız
azınlık çoğunluk demeden tüm toplumsal kesimlere eşit mesafede olduğu,
inançlar üstü herhangi bir bürokratik örgütlenmenin yapılandırılmadığı,
herhangi bir inanca dair zorunlu din eğitiminin dayatılmadığı demokratik
laik bir anayasal düzenlemedir. Bu nedenle, SDP gerçek laikliğin
kazanılması perspektifinden hareketle; Alevi inancının resmi olarak
tanınmasını, ruhban okullarının açılmasının önündeki yasakların
kaldırılmasını, zorunlu din dersi uygulamasına son verilmesini, nüfus
kağıdından din hanesinin kaldırılmasını ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın
bir an önce kaldırılması gerektiğini önemle vurgulamaktadır.
Başörtüsü tartışmalarının merkezinde kadınlar var. Ama
tartışan komisyonlarda karar merciinde erkekler var. Bu, kadın bedeni
üzerindeki erkek denetiminin uzantısıdır. Üniversitelerdeki kadınları
özgürleştirmek de erkeklere düştü. Başörtüsü ilgili düzenlemenin
görüşüldüğü komisyonda ne MHP’den ne de AKP’den tek bir kadın
milletvekili konumlan(a)madı. Kadınları nesneleştirerek tartışılan
başörtüsü meselesinde, kadın milletvekillerinin de nesneleştirildiği
gözlendi. Komisyonda her şey erkek vekillerce karara bağlandıktan sonra
meclis kürsülerinden savunmak vitrin olarak AKP’li ve MHP’li kadınlara
düştü. Örtünme özgürlüğünü kadınlara bahşedenler kadınların ne biçimde
örtüneceğini de belirleme çabası içindeydiler. Üniversitelerde kadın
öğrencilerin örtüleri değil onu nasıl bağladıkları denetim konusu haline
gelecekti.
SDP, bir kadının bedeninin denetimi ancak kendisinde
olması gerektiğini ve nasıl giyineceğine özgürce kendisinin karar
verebilceğini savunmaktadır. Başörtüsü takmak kadınların eğitimden ve
kamusal alandan dışlanmalarına gerekçe olmamalıdır. Elbette ki başörtüsü
ve din; kadınların kurtuluşu perspektifi çerçevesinde savunulamaz, ancak
yasaklarla kadının kamusal alanda nasıl giyineceğini belirlemek de
kadının bedenine müdahale anlamına gelir ki bunun da kabul edilebilir
olmadığı görülmeldir.
AKP hükümeti ise kadın erkek eşitliğinin sağlanması,
erkek egemen toplumsal yapının değişmesi, toplumsal cinsiyet
eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için hiçbir düzenleme yapmadığı,
hatta Erdoğan’ın ağzından kadınlara “batının ahlaksızlıklarını
devralmayın” tarzında uyarılar yaptığı halde, bugün başörtüsü üzerinden
kadının eşitliği ve özgürlüğü sorununu tartışıyor. Kadını
nesneleştirerek tartışan bu zihniyetin; nasıl namus kavramını kadınları
nesneleştirerek kadın üzerinden namus kavgası veriyorsa, başörtüsü
konusunda da kadını nesneleştirerek, nesneleştirilen kadın üzerinden din
laiklik kavgası verdiğinin görülmesi gerekmektedir.
Bu
oynanmaya çalışılan oyunu boşa düşürecek en değerli adım demokrasi
cephesi etrafında Kürt ve Türk emekçilerinin tabanını oluşturacağı,
sosyalistlerle, demokrasiden yana tüm toplumsal kesimlerle, Kürt
özgürlük hareketinin ittifakının somut bir biçimi olan çatı partisinin
bir an önce hayata geçirilmesi yoluyla olacaktır. Çatı partisi halkların
gerçekleri görmesini engelleyen her türlü perdelemeyi ortadan kaldırarak
onları sınıfsal ve politik bilinçten yoksun bir kutuplaşmadan sıyırarak,
ortak çıkarları doğrultusunda demokrasi talebi etrafında oligarşiyle
mücadeleye yönlendirmek için en uygun araç olarak yapılanmalıdır. Sözde
değil özde bir eşitlik özgürlük ve demokrasinin tek teminatı bu ortak
mücadeleyi örmekten geçmektedir. 301 başta olmak üzere düşünce ve ifade
özgürlükleri önündeki engellerin kaldırılması, Kürt sorununun demokratik
siyasal çözümünün önünün açılması, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir
anayasanın yapılması, eğitim kurumlarının eşitlik ilkesine uygunlaşması,
özgürleşmesi, demokratikleşmesi, kadınların emek beden ve kimlikleri
üzerindeki her türlü denetimin ortadan kaldırılması, sömürüyü,
yoksulluğu artıran politikaların engellenmesi ve daha birçok talebin
gerçekleşmesi demokrasiden yana en geniş cephenin örgütlenmesinden
geçmektedir. Bu bütünlüklü talepler paketinin içinde başörtüsüne dönük
yasakçı zihniyetin de ortadan kaldırılması sözde değil özde bir yaklaşım
olabilecektir.
***
Anayasa tartışmalarına da sözde değişim arayışlarının damgasını vurduğu
görülmektedir.
Askeri vesayet rejiminin hüküm sürdüğü, AKP’nin parlamento çoğunluğunun
Kürt sorununda çözümsüzlük temelinde militarist güçlerle açık bir
uzlaşmaya girdiği, liberal çevrelerin, bu uzlaşmayı görmezlikten gelerek
askeri vesayet rejimine karşı AKP ile işbirliğini sürdürdüğü, toplumda
demokratik bir anayasadan yana güçlü bir sınıfsal, kitlesel hareketin
ortaya çıkmadığı, sendikal hareketin bölünmüş olduğu, sosyalist solun
kitlelere öncülük edemediği, Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye’deki sol
ve demokratik güçler arasında ittifakın henüz oluşturulamadığı
koşullarda, TBMM’nin demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anayasa
yapması mümkün ve olası değildir.
Öte
yandan savaş koşullarında demokratik bir anayasanın yapıldığı da tarihte
görülmemiştir. Bir yandan savaş sürerken, diğer yandan anayasadaki
askeri vesayet rejimine dayanak olan anti demokratik anlayışı tasfiye
etmenin mümkün olmadığı görülmelidir.
Bir yandan “bölücülüğe” karşı savaşıyoruz denirken, diğer yandan
Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan anayasa maddelerinin ortadan
kaldırılabileceğini düşünmek liberal iyimserliğin öngörüsüzlüğünün
kanıtıdır. O nedenle, mevcut parlamento, AKP hükümeti, özellikle AKP
içinde yer alan liberaller eğer yeni bir Anayasa yapma konusunda
samimiyseler, yeni Anayasa sürecini operasyonlara son vererek başlatma
konusunda ısrarlı olmak zorundadırlar. Demokratik anayasa ancak ve ancak
barış koşullarında gerçekleşebilir. SDP, savaşa son vermeyenlerin
demokratik anayasa iddialarının bütünüyle bir aldatmaca olacağının
altını ısrarla çizmektedir.
***
Kürt
sorununda çözümsüzlük siyasetinin ve başörtüsü geriliminin yarattığı
siyasal atmosferin, Türkiye'deki hakim ve muhalif siyasal öznelerin
mevcut konumlanışlarını da yeniden tarif etme zorunluluğuyla karşı
karşıya bıraktığı görülüyor.
Askeri vesayet rejiminin mütahakkim öznesi olan Genelkurmay'ın içine
girilen dönemde ikili bir strateji izlediği görülüyor. Bir yandan ABD
ile kurduğu müttefiklik ilişkisi üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi'ni
askeri olarak bitirmek istiyor, diğer yandan da DTP'yi zayıflatmak için
Kürt illerinde AKP kartını oynamaya soyunuyor. Aynı zamanda ABD'nin
Ortadoğu projeksiyonuyla da uyuşan bu strateji Genelkurmay'ın şimdilik
başörtüsü tartışmaları başlığında sessiz kalmasını, emekli askerlerin
kurduğu Ergenekon örgütüne yönelik kısmi operasyona vize vermesini
gerektirdiği anlaşılıyor.
Genelkurmay'ın izlediği stratejinin sonuçları ortaya çıkana kadar bu
mutabakat zeminin devam edeceği öngörülebilir. Ancak bu stratejinin
sonuçları ortaya çıkmaya başladıktan sonra Genelkurmay'ın AKP'ye yönelik
politikasını, verdiği tavizleri geri almak temelinde yeniden
belirleyeceği açıktır. Bu nedenle, üniversitelerde başörtüsü serbestisi
üzerinden laikçi-ulusalcı akımların yükselttiği “şeriat korkusu”
siyasetinin, Genelkurmay'ın AKP'ye -ve sivil siyasete- yönelik ihtiyaç
duyduğuna müdahale edebilmesi için gerekli meşruiyet zeminini potansiyel
olarak sunduğunu tespit etmek gerekiyor.
AKP'nin ise Genelkurmay'la uzlaşarak askeri vesayet
rejimine boyun eğdiği, askeri vesayet rejiminin imha ve inkar temelinde
belirlenen Kürt politikasına eklemlendiği anlaşılıyor. Kuşkusuz bu
mutabakatın sonsuza kadar sürmeyeceğini bildiğinden, özellikle Emniyet
Teşkilatı içindeki tahkimatını artıran AKP'nin sivil bürokrasiyi de ele
geçirmeye çalıştığı görülüyor. AKP'nin MİT ve Emniyet'le işbirliği
içinde düzenlediği Ergenekon operasyonu da bu çerçevede bir anlam
kazanıyor. Ancak gerek bir iktisadi krizin kapıda olması gerekse de
Genelkurmay'ın işini bitirdikten sonra AKP'yi tasfiyede bir an için bile
olsun tereddüt etmeyecek olması bu partinin üzerinde yürümeye çalıştığı
ince yolun iki tarafının uçurumlarla çevrili olduğunu gösteriyor.
Başörtüsü meselesi üzerinden bir hamle yaparak gündeme
oturan MHP'nin ise 22 Temmuz sonrasında bir strateji değişikliğine
gittiği görülüyor. Anti-ABD'ci vurguları olan Ergenekon çizgisi
doğrultusundaki “ulusalcı” akımla seçim öncesinde fazlasıyla hemhal olan
MHP, bu çizgisini değiştirerek, AKP'nin çökmesi halinde yerine aday
olmaya dönük bir stratejiye yöneldiğinin işaretlerini veriyor. MHP'nin
izlediği yeni stratejisinin zayıf yanı ise AKP'nin aksine Kürt illerinde
tutunma şansının olmamasıdır. MHP'nin planının tutması Genelkurmay'ın
Kürt Özgürlük Hareketi'ne yönelik operasyonunda sonuç almasına bağlı
olduğu söylenebilir. Aynı nedenle MHP'nin önümüzdeki dönemde
gerçekleştirilmesi kuvvetle muhtemel olan kara harekatını var gücüyle
destekleyeceği ve bu konuda AKP'yi sıkıştırmaya çalışacağı
beklenmelidir.
CHP'ye gelindiğinde ise; bu Kemalist partinin ciddi
bir sıkışıklık içinde olduğu görülüyor. Bir yandan net bir
anti-ABD'cilik yapamadığı için yükselen “ulusalcı” dalganın rüzgarını
tam olarak arkasına alamıyor, diğer yandan da başörtüsü meselesinde
izlediği politikayla geniş dindar kesimlerle arasındaki mesafeyi daha da
büyütüyor. Bu ikircikli politika CHP'yi iyiden iyiye arafta bırakıyor.
Bu noktada, CHP'nin sokak hakimiyetini de hem Cumhuriyet mitingleri
sırasında hem de başörtüsü yasağını destekleyen mitingler sırasında
Tuncay Özkan'ın “Biz kaç kişiyiz?” hareketine bıraktığı görülüyor. Bol
keseden Anti-ABD'ci ve anti-IMF'ci söylem tutturan Tuncay Özkan'ın
“ulusal sol”cu bir hareketi inşa etmeye çalıştığı görülüyor. Bu
harekete, MHP'nin de kulvar değiştirmesinin sunduğu rahatlıkla sosyalist
hareketin şovenizmle malul kesimlerinin de itibar ettiği anlaşılıyor.
Tuncay Özkan'ın CHP kongresi sonrasında bir grup milletvekiliyle
birlikte ve kimi milliyetçi sol örgütleri de kapsayarak yeni bir
partileşme girişimine soyunmasının güçlü bir olasılık olarak belirdiği
görülüyor.
TBMM'deki yegane demokratik parti olan Kürt halkının
temsilcisi DTP'nin ise askeri vesayet rejiminin tüm bileşenlerinin
ideolojik ve hukuki saldırılarına maruz kaldığı görülüyor. Askeri
vesayet rejiminin “üvey evladı” AKP de bu saldırıda bombardımanında
diğer partilerden geri durmuyor. DTP Genel Başkanı Nurettin Demirtaş'ın
tutuklanması, yargının DTP'ye yönelik kapatma planlarına kara
harekatının hazırlıklarının yarattığı basınç ekleniyor. Diğer yandan
Cizre'deki 15 Şubat eylemleri sırasında 16 yaşındaki Yahya Menekşe'nin
poliz panzeri tarafından ezilerek katledilmesinin bölgedeki tansiyonu
iyiden iyiye yükselttiği görülüyor. Yükselen tansiyonun yansıdığı
Batman'daki gösterileri yatıştırmak isteyen DTP Milletvekili Bengi
Yıldız ile Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan'a ise çevik kuvvetin
darp etmesi, devletin önümüzdeki dönemde izlediği Kürt politikasının ne
olacağının ipuçlarını sunuyor. DTP'nin ise bu kıskacı aşabilmek ve
kendisine yönelen saldırıları dağıtabilmek için en yetkili ağızlardan
“çatı partisi” formülünü dillendirdiği görülüyor. DTP Grup başkanvekili
Selahattin Demirtaş'ın "İlerici demokrat, aydın, sol liberal kesimlerin
en azından mevcut sisteme karşı güçlerini birleştirmeleri, taktiksel
ittifak yerine stratejik bir birliktelik, çatı partisi ihtiyacı uzun
süreden beri tartışılıyor. DTP bu sürecin pozitif yöne evrilmesi için
çaba sarf ediyor” açıklamasını DTP Grup Başkanı Ahmet Türk'ün "Biz bu
çatı partisini etnisiteye dayalı değil, toplumu kucaklayacak, bütün
aidiyetleri de görerek, kabullenerek, demokratik, kültürel, kimliksel
haklarını inkar etmeden, bunları güvence altına alacak, bir kucaklaşmayı
esas alan demokratik siyasi bir çıkış olarak değerlendiriyoruz.
Türkiye'nin böyle bir harekete ihtiyacı var" diyerek teyid ettiği
görülüyor.
Görüldüğü üzere ülkedeki siyasal akımların
konumlanışları yeniden şekillenirken, sosyalist solun gündeme müdahale
edemediği görülüyor. Başörtüsü tartışmaları sırasında da bu zayıflığın
bir kez daha teyid edildiğini söylemek mümkündür. Solun bu bahiste
geliştirdiği yegane politikanın “havet”çilik olduğu görülüyor. İki
kutuplu dünyanın çökmesinden bu yana giderek yaygınlık kazanan ve 27
Nisan muhtırası sonrasında “Ne Şeriat Ne Darbe” söyleminde de ifadesini
bulmuş olan “havet”çi politika, solu siyasal mücadelenin asli bir kutbu
olma perspektifinden giderek uzaklaştırmakla kalmıyor, bunu bir tarz
haline dönüşüyor. Gerçek güçlere, somut olanaklara dayanarak
uygulanabilir bir politik varlığa kavuşmayı öncelikli görmeyen solun bu
zaafından kurtulması ise mümkün görünmüyor.
***
Genelkurmay-AKP-ABD mutabakat zemininde bütünleşen
askeri vesayet rejiminin Kürt sorununda çözümsüzlük ve inkar
politikasının güncel bir versiyonunu yürürlüğe soktuğu anlaşılıyor. Bu
paket programının sacayaklarını ise şu maddeler oluşturuyor:
1)
29'uncu Kürt
ayaklanmasının fillen önderliğini yürüten PKK'nin ABD'nin de desteğiyle
tasfiyesi için her türlü askeri operasyonun yürütülmesi,
2)
Kürt kimliğinin İslam
üst kimliği içinde eritilerek ideolojik düzeyde yok edilmesi veya en
azından güçsüzleştirilerek önemsizleştirilmesi,
3)
Kürt halkının yasal
platformdaki temsilcilerinin tasfiyesi.
Askeri vesayet rejiminin bugün izlediği siyasetin ana
teması bu. Ayrıca bu üç maddenin birbirine ayrılmaz bir biçimde bağlı
olduğu anlaşılıyor. Yani hem Kürt halkının hem de Türkiye'nin tüm barış
ve demokrasi güçlerinin karşısında her biri diğeriyle ilişkili
maddelerden oluşan bir paket program duruyor.
Paket programda hedeflenen iki maddenin -PKK'nin
tasfiyesi ve Kürt kimliğinin İslam kimliği içinde eritilmesinin-
başarıya ulaşması koşullarında yalnız DTP'den değil, Türkiye'de
yürütülen demokrasi mücadelesinin de en güçlü ve en kitlesel bileşeni
olan ezilen Kürt halkının mücadele dinamiğinden de yoksun kalınacağı
gözden kaçırılmamalı.
Yani oligarşi tarafından Kürt halkının varlığına ve
özgürlük özleminin yok edilmesine yönelik yürütülen programın, aynı
zamanda Türkiye'deki tüm demokrasi mücadelesine karşı da yürütüldüğünün
anlaşılması gerekiyor.
Geçen bahardan itibaren sınıra orantısız bir askeri
güç yığmış olan Türkiye’nin, bombardımana başlamasının hemen ardından,
sıcak takip gerekçesiyle 300 kadar askerinin sınırı geçmesi, ertesi gün
çekilmiş de olsa, başlangıçta güvenlik şeridi olarak bir askeri işgale
kalkışma niyetinin açık göstergesidir. Türkiye hızla başka ülke
topraklarını işgal ve ilhakı kendince meşrulaştıran bir politik
atmosfere sürüklenmektedir.
Kısa bir zaman dilimi içine sığdırılan başbakan,
genelkurmay başkanı, ikinci başkanı ve MİT müsteşarı ile ABD dışişleri
bakanı, adalet bakanı, ABD’nin Irak özel temsilcisi vb.’nin
Bağdat-Londra-Washington-Ankara-Güney Kürdistan ziyaret trafiklerine,
basında güneye yönelik bir kara operasyonu hazırlıklarının hızlandığı
yorumlarının yer alması eşlik etti. ABD-Türkiye arasındaki üst düzey
diplomatik trafiğin giderek yoğunlaşması ve Mart ayında da ABD başkan
yardımcısı Cheney’nin Ankara’ya gelecek olması bölgede yeni bir
gelişmenin habercisi olarak görülmelidir. KCK yürütme konseyi başkanı
Murat Karayılan baharla birlikte bir kara operasyonunun yüksek bir
ihtimal olduğunu, Türkiye’nin siyasi, diplomatik ve askeri hazırlıkları
yapmakta olduğunu açıklaması da bu olguyu teyid ediyor.
Türkiye Kürt sorununda çözümsüzlük politikasını askeri
araçlarla sürdürme konusunda kararlı ve hem bir iç savaş hem de bölgesel
savaş tehlikesi karşısında da hazırlıklı bir çizgi izlemektedir.
Yoksulluğu ve işsizliği daha da boyutlandırması
kaçınılmaz olan bir kara harekatının aynı zamanda ormanların, ovaların
ve yaylaların ekosistemlerini yok edebilecek boyutta ekolojik yıkıma
yola açacağı da açıktır. Olası bir savaş durumunda kullanılacak kimyasal
ve benzeri silahlar yalnızca Kürdistan'ın ekosistemine zarar vermekle
kalmayıp, aynı zamanda etkileri tüm bölgede görülecek tahribatlara yol
açacaktır.
Tüm bu nedenlerle, PKK'nin tasfiyesi için düzenlenmesi
hedeflenen kara harekatına karşı çıkmadan, dahası bunu engellemeyi
başarmadan ne Kürt sorununun demokratik zeminde çözülebileceğini, ne
Türkiye'nin demokratik bir anayasaya kavuşabileceğini, ne TCK'daki 301.
madde gibi anti-demokratik maddelerin kaldırılabileceğini, ne emek
hareketinin enternasyonalist temelde yeniden yapılanabileceğini, ne de
ülkede özgürlükçü bir laikliğin tesisinin mümkün olabileceğini
beklemenin bir gerçekliğinin bulunmadığı görülmelidir.
Aynı nedenle, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin,
Alevilerin, gayri müslimlerin, ateistlerin ve diğer etnik toplulukların
özgür ve eşit koşullar altında yaşayabilme mücadelesinden, emeğin sömürü
düzeninden kurtuluş mücadelesinden, gençliğin özgüz-bilimsel-demokratik
üniversite mücadelesinden, kadınların erkek egemenliğine karşı kurtuluş
mücadelesinden, kapitalizmin kar hırsının boyutlandırdığı ekolojik
yıkıma karşı mücadeleden ayrı olmadığının görülmesi gerekiyor.
SDP, “şeriat mı geliyor” biçimindeki suni korkularla
milliyetçi kulvarlarla sürüklenmek, askeri vesayet rejiminin değirmenine
su taşımak yerine veya “havet”çi boşluğa düşen politikalara savrulmak
yerine, ülkedeki tüm demokrasi güçlerine; Kürt Özgürlük Hareketinin, sol
güçlerin, sendikal hareketin, gayrimüslim azınlık topluluklarının,
Çerkeslerin, Lazların, kadın hareketinin, çevre hareketinin, gençlik
hareketinin ve aydınların bir araya gelerek demokratik taleplerini
gerçekliğe dönüştürmenin aracı olarak demokrasi mücadelesinin merkezine
oturacak ve ülkedeki siyasal mücadelelerin temel bir kutbunu temsil
edecek bir çatı partisinin kurulması için harekete geçme çağrısını
yapıyor.
Kara harekatına karşı gerçek demokrasi hareketi için
ileri!
|