SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ
2. Parti Meclisi Kararları
14 Ağustos 2010
SDP 2. Parti
Meclisi, 14 Ağustos 2010 günü İstanbul’da toplandı. Toplantıya Ali
Kartal, Çağdaş Demirel, İsmail Şengül ve Ufuk Çeri görevli,
Feray Kaya, Güleren Eren, Kader Uğurlu, Sibel Özen ve Sultan Seçik
Kubilay mazeretli, Begüm Dadak, Burcugül Çubuk, Hüseyin Gökdemir,
Hüseyin Gür, İbrahim Turgut, Kayra Babalık, Kubilay Mutlu, Mehmet
Çatalbaşoğlu, Sema Kılıç, Serdar Gökşen, Tuğçe Eroğlu ve Yusuf Ziya
Kesken mazeretsiz olarak katılmadı.
GÜNDEM :
1-Genel
Başkan’ın Konuşması
2-
Politik Durum Değerlendirmesi
3-
Referandum
4-
Birlik ve İttifak Çalışmaları
5-
Yayın
6-
Bilgilendirme
7-
Serbest
8-
Toplumsal Özgürlük Platformu ile Görüşme
KARARLAR :
1- Parti Meclisi; 12 Eylül’de yapılacak olan
anayasa referandumuna ilişkin oybirliğiyle “Boykot” kararı almıştır.
Boykot kararına dair, MYK’ nın sunduğu Anayasa Referandumuna ilişkin
Karar Tasarısı, oybirliğiyle kabul edilmiştir. (Ek 1)
2- Birlik ve yeniden yapılanmaya ilişkin, MYK
Birlik ve İttifak Bürosu tarafından yapılan çalışmaların bilgisi
verildi. Bu sürece açık, diğer siyasal öznelerle genişleyerek yola
devam etmenin gerekliliği görüşüldü.
3- Yayın çalışmalarıyla ilgili olarak şu karar
alındı.
a. Yayın faaliyetine iki haftalık periyotla
devam eden Sosyalist Demokrasi’nin Barışta Erdost’un
koordinatörlüğünde geçici olarak Ankara’dan yayın faaliyetine devam
etmesine
b. İstanbul’da haftalık bir gazetenin
gerektirdiği bütün çalışmaların yapılarak hazırlıkların
tamamlanması, yeni bir yayın kurulunun oluşturulması ve 3. Parti
Meclisi’ne kadar bu hazırlıkların sunulması için Tahir Ozan
görevlendirildi.
Karar 1 red oya karşı oy çokluğuyla kabul
edildi.
PM üyesi
PM üyesi
Aylin Mert
Seher Tahran
EK 1:
ANAYASA REFERANDUMU İLE İLGİLİ KARAR
NE 12 EYLÜL ANAYASASI, NE
AKP ALDATMACASI
AKP hükümeti, özünü ve ruhunu koruduğu 12 Eylül
Anayasası’nı, bazı değişikliklerle beraber, darbenin 30. yılında
halkın onayına sunmaya hazırlanıyor. Bu referandum, her şeyden önce
30 yıl aradan sonra AKP hükümeti eliyle, 12 Eylül gibi gayrı meşru
bir darbe anayasasına yeniden “toplumsal meşruiyet” kazandırmak ve
ömrünü uzatmak anlamına geliyor. Referandum kampanyasını “darbe mi,
demokrasi mi?” denklemi üzerine kuran ve “12 Eylül ile hesaplaşma”
şiarını öne çıkaran AKP, sosyalistler dahil, bütün toplumsal
muhalefeti bölmüş bulunuyor. AKP hükümetinin “demokratikleşme ve 12
Eylül ile hesaplaşma” adına parlak bir “paket” içinde sunduğu
değişiklikler, ne toplumsal muhalefetin barış, demokrasi ve insanca
yaşam özlemlerine yanıt veriyor, ne de 12 Eylül ile hesaplaşmanın
yolunu açıyor. SDP’nin politik tutumuna geçmezden önce, emekçilerin
ve ezilenlerin hiçbir temel talebine yanıt vermediği halde,
toplumsal muhalefeti paralize eden ve güçten düşüren bu referandum
öncelikle bir perspektif düzeyinde üzerinde durmayı fazlasıyla hak
ediyor ve çok yönlü irdelemeyi zorunlu kılıyor.
1.
EGEMEN GÜÇLER VE SÖZCÜLERİ
NEYİN PEŞİNDE KOŞUYOR?
AKP’nin Anayasa Mahkemesi’nden “küçük
sıyrıklarla” geçen değişiklik önerileri üzerine süren tartışma
sistem içi muhalefeti de, sistem dışı muhalefeti de önemli ölçüde
böldü. AKP ve yandaş medya değişiklik önergesinin bir demokratik
devrim olduğunu söylüyor. Başbakan mitinglerde anayasa
değişikliğinin “ileri bir demokrasi ve 12 Eylül’le hesaplaşmak”
olduğunu söylüyor ve ekliyor: 12 Eylül ile hesaplaşmak isteyen evet
oyu versin!
Diğer yandan CHP ve MHP, anayasa taslağının bir
sivil dikta sürecinin en sağlam adımları olduğunu, bu sürecin
sonucunda ise AKP’nin ülkeyi geri dönülmez bir noktaya getireceğin
ve rejimi değiştireceğini savunuyorlar. Sosyalistler dahil,
toplumsal muhalefet ise anayasa değişikliğine ilişkin farklı
tutumları nedeniyle bölünmüş durumda.
Nereden bakılırsa bakılsın anayasa değişikliği
nedeniyle AKP ve CHP-MHP arasında süren çatışma egemen sınıflar içi
bir çatışmadır. Bu çatışmanın yeni olmadığını, uzun bir zamandır
devletin tepesinde farklı iktisadi ve siyasi iktidarlar nedeniyle
bugünlere taşındığını, bir anayasa referandumu dolayısıyla da
kendini iki cephe halinde ortaya koyduğuna tanık oluyoruz.
Cumhurbaşkanlığı seçiminden YÖK’e, türban
meselesinden son günlerde YAŞ’ta söz konusu olabilecek terfilerin
mahkeme tarafından verilen yakalama kararlarıyla engellenmesi
adımına kadar pek çok örnek sıralanabilir. Bu mücadele alanlarının
en önemlilerinden birisini de bugün anayasa tartışmaları nedeniyle
görüyoruz.
Süren tüm bu çatışmalar, 80’lerden bu yana ciddi
ölçüde güç kazanmış olan, derin tarikat ve siyaset ağlarıyla örülü
Anadolu sermayesiyle (MÜSİAD, TUSKON) kendini ülkenin sahibi olarak
gören ve geleneksel askeri ve sivil bürokrasi ile büyük burjuvazi
arasında cereyan etmektedir. Yeni palazlanan Anadolu sermayesi
AKP’yi iktidara taşırken, AKP’nin hükümet olanaklarından ziyadesiyle
faydalanmak ve servet pastasından daha çok pay istemekteydi.
Burjuvazinin bu iki kesimi arasında süren bu paylaşım mücadelesinin
esası işçi sınıfı ve emekçileri kimin daha fazla sömüreceği ve
nihayetinde işçi sınıfının yaratmış olduğu değerlerin nasıl
paylaşılacağıdır.
Egemenler arası çatışma politik planda,
demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, kuvvetler
ayrılığı, sivilleşme gibi argümanlarla sürüyor. Oysa gerçekte her
iki cephe de bu argümanların içinin boş olduğunu iyi biliyorlar.
Siyasi iktidar ellerine geçtiğinde bu burjuva demokratik kural ve
teamüllerin hiçbir anlamı kalmıyor. Şimdilerde yargının
bağımsızlığını savunan ve AKP’yi, yargıyı kendi siyasi vesayeti
altına almakla suçlayan CHP, yargı kendi vesayeti altındayken hiç
böyle laflar etmiyordu. Örneğin YÖK, AKP tarafından ele geçirilmeden
önce ne ise, şimdi de o. Tek fark dün YÖK’e karşı AKP feryat
ediyordu şimdi CHP feryat ediyor. Keza kuvvetler ayrılığı ilkesi de
böyle. Söz konusu hegemonya olunca kuvvetler ayrılığının ve diğer
demokratik teamüllerin ve kuralların teferruat olduğunu herkes
biliyor. Hegemonyanın sağlanabilmesi için de yasamanın, yürütmenin
ve yargının az ya da çok aynı merkezden koordine edilmesi gerekiyor.
Hatırlayalım, Şemdinli savcısını, Genelkurmay’ın talebiyle HSYK’nın
görevden alması, yürütmenin yargı üzerindeki vesayeti değil de
neydi? Ama hatırlanacağı üzere CHP’nin buna hiçbir itirazı
olmamıştı. Burjuva siyasetinde böyle çok örnek var.
Sosyalistlerin bu alanda sürdürdükleri tartışma,
burjuva demokratik kuralların günümüzde palavra olduğu, burjuvazinin
tam da kendisi tarafından bu kuralların hayale dönüştürüldüğü
gerçeğinden hareket etmeli. Elbette burjuvazinin hayale dönüştürdüğü
demokratik kurallar ve teamüller için mücadele etmeyi unutmamak
gerek. Bunların reform talepleri olduğunu ve reformların devrime
sıkı sıkıya bağlanmasının gerekliliği akıldan çıkarılmamalı.
Meselenin tarihsel boyutu ve sınıfsal içeriği bir an gözden
kaçırılmamalı. Aksi taktirde sosyalistler burjuvazinin
demokrasicilik oyununun, anayasa sahnesinde basit bir figüranı
olmaktan kurtulamazlar. Bu durum, reformlar için mücadeleyi tek amaç
haline dönüştürür ki bu fenadır.
Bilindiği üzere burjuva devrimlerinin şafağı
bugünkü hukuk ve siyaset tartışmaları açısından anahtar role
sahiptir. Burjuvazi eşitlik ve özgürlük talepleriyle proletarya ve
diğer yoksul kesimleri yanına alarak başarıya ulaşmış ve feodalleri
yenilgiye uğratmıştı. Bununla birlikte burjuvazi, pür diktatörlüğünü
ilan edene kadar diğer sınıflarla “geçiş dönemine” uygun bir ilişki
kurdu. Bu ilişki genç burjuva devletlerin hukukuna ve siyasetine yön
verdi. Siyasal erkin kaynağı artık toplumsal bir sözleşme
vasıtasıyla halktı. Alt sınıfların demokratik taleplerini sahiplenen
burjuvazi “geçiş döneminde” o talepleri içeren anayasalar yazdı.
Anayasalar salt alt sınıflarla egemenlerin arasındaki değil,
egemenlerin kendi aralarındaki ilişkinin de kristalize olmuş ve
kurallara bağlanmış bir biçimiydi. Kişisel hak ve özgürlüklerin
teminat altına alınması, genel oy hakkının, seçim ilkesinin
tanınması, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkesi vb. hep bu
dönemin mamulatı olarak ortaya çıktı. Örneğin kuvvetler ayrılığı
burjuva devletlerin şafağında farklı sınıfsal güçlerin tüm siyasi
iktidarı ellerine geçirmemeleri için öngörülen bir kuraldı. Burjuva
demokrasilerinin şafağında, kuvvetler ayrılığı -bizim Türkiye’de
çarpık da olsa gördüğümüz modelden- farklı bir içerikle donanmıştı.
Bazı ülkelerde halk genel oy vasıtasıyla yasamaya olduğu kadar
yürütmeye ve yargıya da müdahil olabiliyordu. Hala bazı ülkelerde
eyaletlerin valilerinin, kasabaların kolluk güçlerinin seçimle
gelmeleri, mahkemelerde jüri üyelerinin bulunması bu tarihin
günümüzdeki içi epeyce boşaltılmış kalıntıları olarak görülebilir.
Burjuvazi iktidarını sağlamlaştırdıktan ve tek
egemen olarak kendini ilan etikten sonra demokratik hakları da tek
tek geri almaya çalıştı. Bu hakların elde edilme sürecinde olduğu
gibi muhafaza edilme sürecinde de ciddi mücadeleler yaşandı. En
basit demokratik haklar için dahi çok bedel ödendi. Bu durum erken
ulus devletlerde görece demokratik bir geleneğin oluşması sonucunu
doğurdu. Türkiye gibi geç uluslaşmış, burjuva demokratik
devrimlerini tamamlayamamış ülkelerde ise durum bambaşka ve son
derece vahimdi.
Bugün emperyalizm tüm özgürlükleri ve demokratik
hakları hayale çevirmiş, içini boşaltarak söylem düzeyine indirgemiş
durumdadır. Hukukun üstünlüğü kapitalist özel mülk sahiplerinin
üstünlüğüdür. Yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı gibi ilkeler
de ne yazık ki varsayımlar olmanın ötesine pek geçmiyor. Bu dönemde
yürütme son derece güçlendirilmiş, askeri ve sivil bürokratik
mekanizma sayesinde, sosyal yaşamın tüm alanlarına müdahil olmuştur.
Yürütme nerede güç kazanıyorsa, orada işçi sınıfı ve emekçilerin
haklarının zayıflayacağı, muhalefetin gerileyeceği bedahettir.
Aslında Türkiye’de 80’den bu yana olan ve yeni anayasa taslağı
vesilesiyle de tahkim edilmek istenen budur.
O zaman HSYK ya da Anayasa Mahkemesine ilişkin
değişiklik tasarısı nedeniyle, “yargı bağımsızlığı elden gidiyor,
kuvvetler ayrılığı tarihe kavuşuyor” biçiminde bir itirazın
anlamsızlığı da ortaya çıkıyor. Sosyalistler bu tür bir söylemlere
itibar etmemelidir. Bu sosyalist muhalefeti sistem içi muhalefet
düzeyine çeker. Bugün AKP’nin egemen olmak istediği yargıya dün CHP
egemendi. Ve toplamda yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı diye
bir şey hiç olmadı.
Bununla beraber HSYK ve Anayasa Mahkemesindeki
manipülasyona itiraz ederken, (bu ele geçirme operasyonunu görmezden
gelmeden ama onunla da yetinmeden) bir bütün olarak yargının
yürütmenin vesayeti altında tutulduğu, başka bir deyişle yürütmenin
güçlendirildiği tüm politik yaklaşımlara karşı koymamız gerekiyor.
Sisteme karşı olan muhalefetimizi AKP’yle sınırlamayalım, ağaca
takılıp ormanı görmezden gelmeyelim. Tutumumuz bugün, anayasa
değişiklik paketinde yer alan ve yargı bağımsızlığını, kuvvetler
ayrılığını ihlal eden, yürütmeyi güçlendiren maddeleri merkeze
koyup, yürütmenin vesayetine olanak sağlayacak tüm anayasal
hükümlerin (yani 82 anayasasının tümünün) ortadan kaldırılmasını
hedeflemek olmalıdır. Aktüel tutumumuz AKP’nin de CHP’nin de yargı
üzerindeki vesayetine hayır; çünkü 12 Eylül anayasasına hayır demek
olmalıdır. Böylece egemen sınıfların herhangi bir eğilimine
yedeklenmeden ve değişiklik önerileri vesilesiyle yapılmak
istenenleri de görmezden gelmeden, mücadeleyle egemen sınıfları
geriletip işçi sınıfı ve emekçilerin haklarını ve demokratik
özgürlüklerini geliştirmek hedefimiz olmalıdır.
2.
AKP NEDEN 12 EYLÜL
ANAYASASI’NDA DEĞİŞİKLİK İHTİYACI DUYUYOR?
82 Anayasası egemenler açısından değişen dünya
ve ülke koşullarına cevap verebilme olanağını çoktan kaybetti. Bu
anayasa esas olarak, 24 Ocak kararlarını hayata geçirmek için kaleme
alınmıştı. Bu nedenle halk için korkunç hükümleri olan ancak
burjuvazinin o günkü yönelimleriyle tam örtüşen bir anayasaydı. 24
Ocak kararları ithal ikamesini, ihracata dönük sanayileşme ile
değiştirirken, ülkeyi uluslararası sermeye için bir çekim merkezi
haline getirmeye çalışıyordu. Bu biçimiyle anayasa neoliberal
ekonomi politikalarının da temelini atmış oluyordu. Ancak ilerleyen
süreçte neoliberalizmin gelişen ve farklılaşan ihtiyaçları ve
yönelimleri ile birlikte bu anayasa da yetersiz kaldı. Diğer yandan
AB’ye üye olma hedefi, salt ekonomik alanda değil, bireysel hak ve
özgürlükler alanında da bazı adımları atmayı zorunlu kılıyordu. 82
anayasasının 16 defada 90 maddesinin değiştirilmiş olması bu
ihtiyaçların bir göstergesidir.
Örneğin 82 Anayasasında yazıldığı haliyle
özelleştirme diye bir kavram dahi yoktu. 1999’da 47. maddede yapılan
değişiklikle ''özelleştirme'' kavramı Anayasa'ya girdi. Aynı
düzenlemeyle kamu tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan işletme ve
varlıkların özelleştirilmesine ilişkin esas ve usullerin kanunla
gösterilmesi hükmü getirildi.
Devamında ilgili uyuşmazlıkların tahkim yoluyla
çözümlenebilmesine olanak tanındı. 2001’de yapılan değişiklik, AB
müktesebatına uyum çalışmaları çerçevesindeki en kapsamlı değişiklik
oldu.
Tüm bu değişiklik maddeleriyle beraber egemen
sınıflar anayasayı ülke ve dünyanın değişen koşullarına adapte
etmeye çalıştılar. Bu son değişiklik önergesi ile -her ne kadar
çoğunlukla uluslararası anlaşmalarda geçen bazı hükümler anayasa
maddesi haline getirilmeye çalışılmış olsa da- hükümetin
yapmaya çalıştığı şey bir ölçüde budur.
Diğer yandan AKP geleneksel askeri ve sivil
bürokratik elit karşısında, hegemonya sağlama çabasındadır. Bu
anayasa değişikliği taslağına daha fazla rengini veren yan budur.
TÜSİAD’ın hükümetin değişiklik önergesini yeterli görmemesinin,
uluslararası sermayeyle entegrasyon noktasında yeni ve daha
fonksiyonel bir anayasadan yana olması da bu gerçeği onaylar
niteliktedir.
Bu iki saptamadan hareketle şu sonuca
varabiliriz: AKP’nin siyasal ve ekonomik yönelimi ile 82
Anayasasının öngörüleri arasında süreç içinde o ya da bu düzeyde
oluşan açı farkı anayasaya yeni maddeler eklenerek çözülmeye
çalışıldı, çalışılıyor.
Diğer yandan AKP kendi hegemonyasını daha sağlam
biçimde tesis etmek için anayasanın 82’den bu yana taşıyageldiği
antidemokratik öze dokunmak istemiyor, dahası onu güçlendirmeye
çalışıyor.
AKP daha önce kendi hegemonyasını tesis etmek
adına önemli başarılar elde etti. Başbakanlık, meclis başkanlığı,
cumhurbaşkanlığı, YÖK başkanlığı…
Şimdi ise yüksek yargıyı hegemonyası altına
almak için çalışıyor. İşte son anayasa değişikliği taslağına rengini
veren öz budur. Öz budur ama anayasa değişikliği bundan ibaret de
değildir.
Draje formunda bir anayasa:
·
Bu değişikliği draje ilaç
formuna benzetmek mümkün. Bilindiği üzere draje, dışı şeker kaplı,
içinde ise etken maddenin olduğu bir ilaç formudur. İçteki ilacın
tadı çok kötü olduğu için, dışını şekerle kaplamak suretiyle
yutulması kolaylaştırılmış oluyor. Aynı anayasa değişikliği
maddeleri gibi. İçte yürütmenin etkinliğini son derece arttıran,
alabildiğine antidemokratik esas kısım var, bu kısmın rahat
yutulabilmesi için de etrafı -geçici 15. madde, sendikal haklar gibi
maddelerden oluşan- şekerle kaplı. Sırf yutulması kolay olsun
diye...
·
Tasarının esasa dair kısmı,
sözünü ettiğimiz hegemonya mücadelesinde AKP’nin elini güçlendirecek
kısımdır. Esasa dair olmayan kısım ise, AKP’nin elini güçlendirecek
olan maddelerin çıkmasını sağlayacak olan ve AKP’nin amaçlarıyla
direk ilişki içinde olmayan kısımdır.
·
Esasa dair olan kısmın
ağırlık merkezini de yüksek yargıyla ilgili bölüm oluşturmaktadır.
Anayasa Mahkemesine bakalım:
·
Anayasa Mahkemesinin eskiden
yedeklerle birlikte üye sayısı 15’ti. Şimdi yedek üyelikler
kaldırılıyor ve bu sayı 17’ye çıkıyor. Yani öncelikle sayı
arttırılmış oluyor.
·
Anayasa Mahkemesine üye
veren Yargıtay’ın kontenjanı 4’ten 3’e, Danıştay’ın kontenjanı 3’ten
2’ye düşürülüyor. Yani AKP kendine yakın olmayan bu iki kurumun
anayasa mahkemesini belirleme olanağını zayıflatmış oluyor.
·
Sayıştay’ın kontenjanı 1’den
2’ye, YÖK’ün kontenjanı ise 1’den 3’e çıkıyor. Yani AKP kendine
yakın kurumların anayasa mahkemesinde etkinliğini arttırıyor.
·
Üst kademe yönetici ve
serbest avukatlar için konmuş olan 4 kişilik kontenjan aynen
korunuyor. Keza, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin 1 üyelik kontenjanlarına dokunulmuyor. Ayrıca Barolar
Birliğine 1 üyelik bir kontenjan getiriliyor.
·
Barolar Birliğine 1 üyelik
bir kontenjan getirilerek AKP’nin etkinliği biraz daha
güçlendirilmiş oluyor.
·
Buradaki toplam 14 üye
kurumlardan seçiliyor ve cumhurbaşkanının önüne geliyor,
cumhurbaşkanı son sözü söylüyor. Böylece cumhurbaşkanı tasarruf
hakkını kullanarak Anayasa Mahkemesini biraz daha hükümete ve
yürütmeye bağlamış oluyor. Ayrıca cumhurbaşkanlığı gibi bir kurumun
yargı üzerindeki belirleyiciliğinin bu kadar fazla olması bir başka
sorun oluyor.
·
Sözün özü anayasa mahkemesi
oluşturulurken, hükümete mesafeli duran Yargıtay ve Danıştay gibi
kurumların kontenjanlarını aşağı çekerken, hükümete yakın olan
Sayıştay ve YÖK’ün kontenjanlarının artırılarak ve cumhurbaşkanının
yetkisi de artırılarak yürütmenin yargı üzerindeki vesayeti de
güçlendirilmiş oluyor. Böylece Anayasa Mahkemesinin hükümetin
icraatlarına ilişkin “dengeleme” görevi ortadan kalkmış oluyor.
HSYK’ya bakalım:
·
Kurul eskiden 7 üyeden
oluşuyordu. Öneri yeni HSYK’nın 22 asıl ve 12 yedek üyeden
oluşmasını ve HSYK’nın üç kuruldan oluşmasını öngörmekte.
Cumhurbaşkanı dört üyeyi resen atıyor. Kurulun başkanlığını eskiden
olduğu gibi yine Adalet Bakanı yapıyor. Kurulda Adalet Bakanlığı
Müsteşarı tabii üye olmaya devam ediyor. Burada net biçimde, 82
Anayasası’nın getirdiği bu düzenlemenin AKP tarafından
sahiplenildiği ve son analizde de bu durumun yürütmenin yargı
üzerindeki etkinliğini artırdığını görüyoruz.
·
Yüksek Askeri Şura
kararlarına yargı denetimi getirilmesi, askere sivil yargı yolunun
açılması, Meclis Başkanı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve
Jandarma Genel Komutanı’nın görevleriyle ilgili suçlardan dolayı
Yüce Divan’da yargılanmasının da esas niteliğine sahip karar
tasarılarından olduğu söylenebilir. Bu kararların uygulanması
kuşkusuz AKP’nin elini güçlendirecektir.
·
Bunlara ek olarak çocuklar,
yaşlılar ve engelliler için alınacak tedbirlere ilişkin karar, özel
hayatın gizliliği, yurt dışına çıkma hürriyeti, uyarma ve kınama
cezalarının da yargı denetimine açılması olumlu değişiklikler olarak
değerlendirilebilir.
·
Bu maddeler aynı zamanda AB
müktesebatı gereğince alınması gereken kararları da içeriyor.
Drajenin şeker kısmı:
Geride kalan maddeler ise sözünü ettiğimiz
drajenin şeker kısmını oluşturuyor. Yani devrimcilerin,
demokratların pakete oy vermesi için yapılmış müthiş bir mühendislik
çalışması…
·
Darbecilerin yargılanmasının
yolunu kesin geçici 15. maddesi yürürlükten kaldırılması da olumlu
değişiklik olarak değerlendirilebilir. Ancak, geçici 15. maddenin
kaldırılıyor oluşu, “12 Eylül ile hesaplaşma” anlamına gelmiyor. 12
Eylül 2010 günü darbenin 30. yılı doluyor ve “zaman aşımı zırhı”
devreye giriyor. Bu nedenle AKP hükümeti, bir yandan artık süresi
zaten dolmuş olan 15. maddeyi kaldırarak “12 Eylül ile hesaplaşma”
görüntüsü veriyor, bir yandan da 12 Eylül gibi bir “insanlık
suçu”yla hesaplaşmanın yolunu “zaman aşımı zırhı”yla kapalı tutmakta
ısrar ediyor. Meclisteki görüşmeler sırasında BDP'nin "darbe gibi
insanlık suçları zaman aşımına girmez" biçimindeki değişiklik
önerisini AKP’nin reddetmiş olması, 12 Eylül ile gerçek anlamda bir
hesaplaşma içinde olmadığını, ancak toplumsal muhalefetin 12
Eylül’le hesaplaşma özlemlerini istismar ettiğini yeterince
kanıtlıyor.
Ne demişti Erdoğan grup konuşmasında:
“12 Eylül, aynı zamanda bir iade-i itibar
olacak. MHP, CHP ve BDP’ye gönül verenlerden referandumda “evet”
bekliyorum. Yıllarca 12 Eylül mağduru solcuları istismar eden CHP,
12 Eylül ile yüzleşemese de biz yüzleşeceğiz. Yıllarca 12 Eylül
mağduru ülkücülerin sesine kulak vermeyen MHP, 12 Eylül ile
hesaplaşamasa da biz hesaplaşacağız. Adil bir şekilde yargılanmadan,
darağacına gönderilen Necdet Adalı’nın, Mustafa Pehlivanoğlu’nun,
Erdal Eren’in, sabah namazında dayakla öldürülen Hüseyin
Kurumahmutoğlu’nun hatıraları karşısında alnımız ak kalırken, onlar
boyunlarını bükmüş durumda kalacaklar, mahcup olacaklar.” (…)
Bu konuşma Erdoğan’ın toplumsal muhalefetin 12
Eylül’le hesaplaşma özlemlerini radikal tarzda istismar edişinin bir
başka kanıtı. Necdet Adalı ve Erdal Eren gibi genç devrimcileri,
faşist Mustafa Pehlivanoğlu ile aynı karede gösterme çabası, karşıt
kutuplarda yer alan güçlerin politik sözcüleri ister “evet”, ister
“hayır” desin, onları AKP politik denkleminin içine çekecek ve
tabanını içerden çözecek bir ‘ortak payda’ olarak kullanma amacından
başka bir şey değildir.
Erdoğan grup konuşmasında siyasi itibardan da
söz ediyor. Necdet Adalı ya da Erdal Eren gibi genç devrimcilerin,
demokratik kamuoyu nezdinde siyasi itibar sorunları yoktur. Erdoğan
gibi her şeyi paraya tahvil eden siyasi bir tüccar nezdinde itibar
kazanmalarına ise hiç ihtiyaç yoktur. Onlar, Türkiye halklarının
beyninde, yüreğinde ve vicdanında hak ettikleri yeri idam
edildikleri andan itibaren almış bulunuyorlar. Eğer böyle toplumsal
meşruiyet olmasaydı, 12 Eylül gibi bir insanlık suçu Türkiye
halklarının vicdanında mahkum edilmiş olmasaydı, Erdoğan gibi bir
siyasi tüccar, Necdet’in ve Erdal’ın adlarını dahi ağzına almaya
cüret edemezdi.
·
Sendikal hak ve
özgürlüklerin genişletildiğine ilişkin söylemin bir temeli yoktur.
Anayasa'nın ''Sendika Kurma Hakkı'' başlıklı 51. maddesinin son
fıkrası yürürlükten kaldırılıyor. Böylece, bir kişinin aynı zamanda
ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olmasının yolu
açılıyor. İlk etapta demokratikmiş gibi görünen bu maddeyle sendikal
muhalefetin eritilmesi, sarı sendikacıların sınıf ve kitle
sendikacılığı yapan sendikaları ele geçirmek için o sendikalara üye
yapma ya da naylon üyelik gibi yollarla üye sayısını çok gösterme
gibi yönelimleri olacağı mutlak gibidir. Öte yandan kamu emekçileri
sendikalarına tanınmak istenen grevden yoksun “toplu sözleşme”
hakkının dahi toplu sözleşme olmadığı, nihai karar tekelini devlete
veren “Ali-Cengiz oyunu’ndan başka bir şey değildir. Elinde grev
silahı bulunmayan çalışanlar da uyuşmazlık çıkması halinde
uzlaştırma kurulunun kesin ve toplu sözleşme hükmünde olacak
kararlarına boyun eğmeye zorlanıyor.
·
Anayasa'nın ''grev hakkı ve
lokavt' başlıklı 54. maddesinde değişiklik yapılıyor. Grev esnasında
greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu
hareketleri sonucu grev uygulanan iş yerinde sebep oldukları maddi
zarardan sendika sorumlu tutulamayacak. Siyasi amaçlı grev ve
lokavt, dayanışma grevi ve lokavtı, genel grev ve lokavt, iş yeri
işgali, iş yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişlere ilişkin
yasaklar kaldırılıyor. Ancak aynı maddede yer alan “Grev hakkı ve
lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî
serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz” ve “Greve
katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından
hiçbir şekilde engellenemez” gibi saçma sapan ve antidemokratik
maddeleri korunuyor. Bu maddelerin korunması grev hakkının gaspı da
dahil olmak üzere her türlü yaptırımın önünü açıyor.
·
Anayasa'nın 166. maddesinde
değişiklik yapılarak, ''Ekonomik ve Sosyal Konsey'' Anayasa
kapsamına alınıyor. Ekonomik ve sosyal konsey ilgili konularda
işveren örgütlerinin, hükümetin, işçi örgütlerinin bir arada
çalışmasını ve karar almasını öngören bir yapılanma olarak özünde
korporatist olan, egemen sınıfların haklarını savunan ve bunların
politikalaştırılmasını sağlayan bir örgüt olarak anayasal kapsama
dahil edilmiş oluyor. Bunu da bir demokrasi hamlesi olarak
yutturmaya çalışıyorlar. 3 ayda bir toplanması gereken bu örgütün
pek toplandığı görülmemiş olsa da anayasal kapsama dahil edildiğine
göre belli ki bundan böyle patronların çıkarlarını savunmak adına
toplanacak.
·
Böyle bir analiz, bu anayasa
değişikliğinin antidemokratik yanı ağır basan, devlet mekanizmasında
yürütmenin etkinliğini güçlendiren, hegemonyacı, halkın çıkarlarına
aykırı, korporatist ve nihayetinde egemen sınıflar arası mücadelenin
özgün bir evresinde kaleme alınmış olan bir anayasa olduğunu
gösteriyor.
3.
SORUN DAHA DERİNLERDE
Ancak sorun yukarda analiz ettiğimizden daha
derin. Sorun anayasa değişikliğinde hangi maddelerin
olduğundan öte, hangi maddelerin olması gerektiğiyle ve nelerin
olmadığıyla ilgili.
·
Başbakan, anayasa tasarısına
ilişkin mecliste yaptığı konuşmada, tasarının mümkün olanın en
iyisi, en demokratiği olduğunu söyledi. Bu aynı zamanda bundan daha
iyisi, daha demokratiği mümkün değildir demek tabiatıyla. Bunu
söyleyen başbakanın grubu, parlamentoda parti kapatılmasını
zorlaştıran maddenin tasarıdan çıkarılması için can siperane
çabaladı ve başardı. Kürtlerin partilerinin kapatılmaya devam
edebilmesi adına ellerinden geleni artlarına koymadılar. Bu maddenin
iptali AKP açısından bir yol kazası değildi. Tersine AKP’ye egemen
olan demokrasi anlayışının ve sorun çözme yönteminin kristalize
olmuş bir biçimiydi. 2002’den bu yana geçen zaman zarfında AKP
demokrasisinin ne olduğunu hep birlikte görmüş olduk. AKP bu zamana
kadar kendi yolunu açabildiği oranda “demokratik” oldu. Geniş
kitlelerin, işçi sınıfının hakları söz konusu olduğunda, Kürt sorunu
gibi bir kimlik sorunu söz konusu olduğunda bir anda kendi özüne
döndüğünü, ceberut devlet politikalarının iyi bir savunucusu
olduğunu gördük. AKP’nin sınıfsal altyapısı, politik stratejileri
değerlendirildiğinde bir başkasının olması da zaten olasılık dışı.
·
Sonuç olarak askeri
diktatörlükten devralınan anayasa bazı küçük-orta değişikliklerle
yaşamaya devam etti. Anayasa metni moda deyimle yamalı bir bohçaya
dönüştü. Ve AKP bu bohçaya daha fazla yama yapmaya devam ederken,
geniş kitlelere “bizim yamamız en iyi yamadır” mesajını iletiyor.
İyi de bu ülkedeki temel sorunların devamından her şeyden çok
sorumlu olan ucube, bu yamalı bohçadan başka bir şey değil ki. 82
Anayasasının temel felsefesi aynen devam ediyor. Vatandaşlarla
devlet arasındaki marazi denklem yamalara rağmen sürüyor.
Vatandaşına teba gibi bakan, onu farklılıklarından soyutlayarak ele
alan, vatandaşın sırtında gezen bir devlet anlayışı, devletine karşı
hep görev ve sorumluluğu olan, hep borçlu olan vatandaş anlayışı ile
tahkim olmuş biçimde 82’den bu yana devam ediyor. İşçi sınıfının
örgütlenmesinin önünde her türlü engel ayakta. Siyasi partiler
yasası, seçim barajı gibi ucubeler siyasal yaşantımızı belirlemeye
devam ediyor.
·
Kürt sorunu gibi bu
memleketin en temel meselesine ilişkin bu anayasa olumlu hiçbir şey
söylemiyor. Tek dil, tek ulus, tek bayrak anlayışı sürgit devam
ediyor. Tüm milliyetler, Türk milleti söylemi içinde eritilmeye
çalışılıyor. Türk, patron, erkek, Sünni İslam bir 82 Anayasası
yamalı da olsa yamasız da olsa, Kürtlerin, işçilerin, kadınların,
Alevilerin, başka inanç ve yaşam tarzlarının meşru demokratik
taleplerini yok saymanın manivelası olarak kullanılıyor. Bütün
bunların sonucunda başbakan televizyon ekranında karşımıza çıkıp
kuşa bak kuşa diye dikkatimizi başka yerlere çekmeye ve bizi
kandırmaya çalışıyor.
·
Sorun, önerilen maddelerin
demokratik olup olmamasından daha derindir. Demokratik bile olsa bu
maddelerin bir bütün olarak 82 Anayasasının ruhunu değiştirip
değiştirmediğiyle yani manzaranın bütünüyle ilgilidir. Her durumda,
eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir anayasa yapma ihtiyacı devam
edecektir. O nedenle ‘maddeler antidemokratik olduğu için hayır’ ya
da ‘demokratik olduğu için evet’ ya da ‘yetmez ama evet’
paradoksunun ötesinde bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bu yaklaşım,
demokratik, özgürlükçü bir anayasa yapılıp 82 anayasası çöpe
atılıncaya kadar anayasa ihtiyacımızın başka bir biçimde telafi
edilemeyeceğidir. Bu yaklaşıma bütünsel bir ret yöneltilmediğinde,
evet’in de hayır’ın da bu yamalı bohçanın hayatını sürdürmesinde bir
vasıta olacağı unutulmamalıdır.
·
Eğer önümüzdeki referandum,
daha ziyade bir seçim sürecine dönüşmüşse, o zaman tüm siyasal
seçeneklerin, sosyalistlerin, Kürtlerin kendilerini en özgür biçimde
ve demokratik bir ortamda ifade etmelerinin de olanaklarının var
olması gerekmez mi? Referandum bir yandan seçim atmosferine
bürünmüşken, diğer yandan 12 Eylülün seçim barajı, siyasi partiler
yasası gibi antidemokratik yasaları devam ettiriyor ve muhaliflerin
elleri kolları bağlanmaya devam ediliyor. O zaman neyi seçeceğiz?
Neye hayır diyeceğiz? Biz bir bütün olarak bu sürecin zaten başından
beri dışında tutulduk.
4.
ENTERNASYONALİST
SOSYALİSTLERİN POLİTİK TUTUMU NE OLMALI?
a)
CHP’nin temsil ettiği “kadim
devlet güçleri” sınıfsal ve siyasal çıkarlarının yegane güvencesi
olarak 12 Eylül Anayasa’nı görmekteler ve AKP karşısında muazzam bir
direniş cephesi oluşturmuş durumdalar. AKP ise “demokratik açılım”
adı altında 12 Eylül gibi gayrımeşru darbe anayasasına bir miktar
liberal sos katarak, toplumsal muhalefeti içerden çözmek suretiyle
etrafına toplamak ve iktidara hakim olabileceği siyasi kanalları
açmak için, özünü özenle koruduğu bir darbe anayasasına bu
referandum vasıtasıyla yeniden toplumsal meşruiyet kazandırmak
istiyor. Her iki durum da başta Kürt halkı olmak üzere emekçilere ve
ezilenlere “demokratik referandum” adı altında sunulan “iki ucu
kirli bir sopa”dır ve “kırk katır mı, kırk satır mı?” dayatmasından
başka bir şey değildir. Sosyalistler, emek, barış, özgürlük güçleri,
böyle bir dayatma karşısında sopanın daha az kirli olan ucunu tutmak
zorunda değildir.
b)
Bugün Türkiye halklarının
ihtiyacı, 12 Eylül Anayasası’nın çöpe atılması ve eşitlikçi,
özgürlükçü, demokratik bir anayasanın yapılmasıdır. Mevcut siyasi
iktidar ilişkileri üzerinden yürünerek veya devlet iktidar güçleri
arasında “gedikler açma”ya çalışarak emekçilerin ve ezilenlerin
temel taleplerini içeren özgürlükçü, eşitlikçi, katılımcı,
demokratik bir anayasa yapılamaz. Bu nitelikteki yeni bir anayasa
ancak, gücünü sokaktaki militan kitle mücadelesinden alan, 12 Eylül
Anayasası’nı “yok” sayan politik iradeyi gösterebilecek ve “kurucu
meclis” işlevi görebilecek bir demokratik meclis bileşimiyle
yapılabilir. Parlamento düzeyinde (diğer mücadele biçim ve
araçlarının dışında) gerek Kürt sorununda bir “demokratik anayasal
çözüm”, gerekse emekçilerin ve ezilenlerin insanca yaşam taleplerini
içeren bir “eşitlikçi ve özgürlükçü anayasal düzenleme”nin
imkanlarını burada aramak gerekiyor.
c)
“12 Eylül Referandumu”
karşısındaki izlenecek taktik çizgi her şeyden önce devletten ve
sermayeden bağımsız olmalıdır. Böyle bir tutum egemen güçlerin her
iki cephesi tarafından emekçilere ve ezilenlere dayatılan
“evet-hayır” ikileminin dışına çıkan, “Ne 12 Eylül Anayasası, Ne AKP
aldatmacası” diyen, bir başka deyişle “evete de hayır - hayıra da
hayır!” diyen bağımsız, demokratik bir politik seçenek kanalı
açmakla mümkün olabilir.
d)
AKP seçime dönüşmüş bu
referandumda BDP’yi tam boy hedef tahtasına yerleştirmiş durumdadır.
AKP referandum vasıtasıyla, bölgede BDP’nin etkinliğini zayıflatmayı
ve bu vasıtayla da Kürtleri AKP’lileştirmek suretiyle Kürt sorununu
demokratik olmayan bir temelde çözmeyi planlıyor. Başbakan her
fırsatta BDP’yi kendi tabanına şikayet ediyor. Bunu yaparken
Diyarbakır cezaevinden bahsediyor. Açık ki AKP, 29 Mart yerel
seçimlerinde Kürdistan’da yapamadığını, bu defa bazı hamle
üstünlüklerini elde ettiğini de düşünerek yapmaya çalışacak. AKP
vasıtasıyla devlet güçlerinin Kürt özgürlük hareketi karşısında elde
edeceği üstünlük, tasfiye sürecine daha da hız kazandıracağını
tahmin etmek güç değil. Böyle bir durumun Türkiye’de özgürlükler ve
demokrasi mücadelesine anayasa oylamasında en olumsuz sonucun
çıkmasıyla karşılaştırılamayacak ölçüde zarar vereceği de belli. Bu
nedenle boykot politikasında özgürlük hareketiyle ortaklaşmak ve
süreci ortak örgütlemek de ayrıca büyük önem taşıyor.
e)
Anayasa referandumu meclis
seçimlerinden çok farklı nitelik taşımaktadır. Önümüze koyulacak
olan sandık, kendi politik görüşlerimize uygun parti ya da bağımsız
adayları tercih edebileceğimiz milletvekili seçme sandığı değildir.
Egemen güçler, toplumsal muhalefete “evet ya da hayır” ikileminin
dışında, bağımsız politikaları ve politik seçenekleriyle hareket
edebileceği tercih yolunu kapatmış durumdadırlar. Böyle bir anti
demokratik durum karşısında, “ince ayar” politikalara, “ince taktik
çizgilere” yer olmadığı açıktır.
Bu yaklaşım ve realiteden hareketle , SDP Parti
Meclisi;
1.
Referandumda “sandığa
gitmeme” biçiminde “aktif boykot” tutumu almayı, emek, barış,
özgürlük taleplerini eksen alan bir demokrasi programı doğrultusunda
politik kampanya yürütmeyi ve egemen güçler karşısında bağımsız,
demokratik bir politik seçenek yaratmak için çalışmayı verili
koşullar ve güçler dengesi içerisinde en etkili ve en rasyonel yol
olarak görmektedir.
2.
SDP, kendi gibi “boykot”
tutumu içinde olan ve etkili bir politik kampanya yürütmek amacıyla
kurulmuş olan “ezilenlerin boykot cephesi”nde üzerine düşen
görevleri aktif biçimde yerine getirecektir.
3.
SDP, ikinci maddede
belirtilen ortak görevlerin yanı sıra, propaganda çalışmalarının
sona ereceği 11 Eylül akşamına kadar bağımsız örgütsel çalışmalarını
politik kampanya biçiminde sürdürmeye devam edecektir.
|