SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ

2. Parti Meclisi Kararları


14 Ağustos 2010


SDP 2. Parti Meclisi, 14 Ağustos 2010 günü İstanbul’da toplandı. Toplantıya Ali Kartal, Çağdaş Demirel, İsmail Şengül ve Ufuk Çeri görevli,  Feray Kaya, Güleren Eren, Kader Uğurlu, Sibel Özen ve Sultan Seçik Kubilay mazeretli, Begüm Dadak, Burcugül Çubuk, Hüseyin Gökdemir, Hüseyin Gür, İbrahim Turgut, Kayra Babalık, Kubilay Mutlu, Mehmet Çatalbaşoğlu, Sema Kılıç, Serdar Gökşen, Tuğçe Eroğlu ve Yusuf Ziya Kesken mazeretsiz olarak katılmadı.

 

GÜNDEM :

 

1-Genel Başkan’ın Konuşması

2- Politik Durum Değerlendirmesi

3- Referandum

4- Birlik ve İttifak Çalışmaları

5- Yayın

6- Bilgilendirme

7- Serbest

8- Toplumsal Özgürlük Platformu ile Görüşme

 

KARARLAR :

 

1- Parti Meclisi; 12 Eylül’de yapılacak olan anayasa referandumuna ilişkin oybirliğiyle “Boykot” kararı almıştır. Boykot kararına dair, MYK’ nın sunduğu Anayasa Referandumuna ilişkin Karar Tasarısı, oybirliğiyle kabul edilmiştir. (Ek 1)

 

2- Birlik ve yeniden yapılanmaya ilişkin, MYK Birlik ve İttifak Bürosu tarafından yapılan çalışmaların bilgisi verildi. Bu sürece açık, diğer siyasal öznelerle genişleyerek yola devam etmenin gerekliliği görüşüldü.

 

3- Yayın çalışmalarıyla ilgili olarak şu karar alındı.

a. Yayın faaliyetine iki haftalık periyotla devam eden Sosyalist Demokrasi’nin Barışta Erdost’un koordinatörlüğünde geçici olarak Ankara’dan yayın faaliyetine devam etmesine

b.  İstanbul’da haftalık bir gazetenin gerektirdiği bütün çalışmaların yapılarak hazırlıkların tamamlanması, yeni bir yayın kurulunun oluşturulması ve 3. Parti Meclisi’ne kadar bu hazırlıkların sunulması için Tahir Ozan görevlendirildi.

Karar 1 red oya karşı oy çokluğuyla kabul edildi.

 

PM üyesi            PM üyesi

Aylin Mert          Seher Tahran

 

EK 1:

ANAYASA REFERANDUMU İLE İLGİLİ KARAR

 

NE 12 EYLÜL ANAYASASI, NE AKP ALDATMACASI

AKP hükümeti, özünü ve ruhunu koruduğu 12 Eylül Anayasası’nı, bazı değişikliklerle beraber, darbenin 30. yılında halkın onayına sunmaya hazırlanıyor. Bu referandum, her şeyden önce 30 yıl aradan sonra AKP hükümeti eliyle, 12 Eylül gibi gayrı meşru bir darbe anayasasına yeniden “toplumsal meşruiyet” kazandırmak ve ömrünü uzatmak anlamına geliyor. Referandum kampanyasını “darbe mi, demokrasi mi?” denklemi üzerine kuran ve “12 Eylül ile hesaplaşma” şiarını öne çıkaran AKP, sosyalistler dahil, bütün toplumsal muhalefeti bölmüş bulunuyor. AKP hükümetinin “demokratikleşme ve 12 Eylül ile hesaplaşma” adına parlak bir “paket” içinde sunduğu değişiklikler, ne toplumsal muhalefetin barış, demokrasi ve insanca yaşam özlemlerine yanıt veriyor, ne de 12 Eylül ile hesaplaşmanın yolunu açıyor. SDP’nin politik tutumuna geçmezden önce, emekçilerin ve ezilenlerin hiçbir temel talebine yanıt vermediği halde, toplumsal muhalefeti paralize eden ve güçten düşüren bu referandum öncelikle bir perspektif düzeyinde üzerinde durmayı fazlasıyla hak ediyor ve çok yönlü irdelemeyi zorunlu kılıyor.

1.     EGEMEN GÜÇLER VE SÖZCÜLERİ NEYİN PEŞİNDE KOŞUYOR?

AKP’nin Anayasa Mahkemesi’nden “küçük sıyrıklarla” geçen değişiklik önerileri üzerine süren tartışma sistem içi muhalefeti de, sistem dışı muhalefeti de önemli ölçüde böldü. AKP ve yandaş medya değişiklik önergesinin bir demokratik devrim olduğunu söylüyor. Başbakan mitinglerde anayasa değişikliğinin “ileri bir demokrasi ve 12 Eylül’le hesaplaşmak” olduğunu söylüyor ve ekliyor: 12 Eylül ile hesaplaşmak isteyen evet oyu versin!

Diğer yandan CHP ve MHP, anayasa taslağının bir sivil dikta sürecinin en sağlam adımları olduğunu, bu sürecin sonucunda ise AKP’nin ülkeyi geri dönülmez bir noktaya getireceğin ve rejimi değiştireceğini savunuyorlar. Sosyalistler dahil, toplumsal muhalefet ise anayasa değişikliğine ilişkin farklı tutumları nedeniyle bölünmüş durumda.

Nereden bakılırsa bakılsın anayasa değişikliği nedeniyle AKP ve CHP-MHP arasında süren çatışma egemen sınıflar içi bir çatışmadır. Bu çatışmanın yeni olmadığını, uzun bir zamandır devletin tepesinde farklı iktisadi ve siyasi iktidarlar nedeniyle bugünlere taşındığını, bir anayasa referandumu dolayısıyla da kendini iki cephe halinde ortaya koyduğuna tanık oluyoruz.

Cumhurbaşkanlığı seçiminden YÖK’e, türban meselesinden son günlerde YAŞ’ta söz konusu olabilecek terfilerin mahkeme tarafından verilen yakalama kararlarıyla engellenmesi adımına kadar pek çok örnek sıralanabilir. Bu mücadele alanlarının en önemlilerinden birisini de bugün anayasa tartışmaları nedeniyle görüyoruz.

Süren tüm bu çatışmalar, 80’lerden bu yana ciddi ölçüde güç kazanmış olan, derin tarikat ve siyaset ağlarıyla örülü Anadolu sermayesiyle (MÜSİAD, TUSKON) kendini ülkenin sahibi olarak gören ve geleneksel askeri ve sivil bürokrasi ile büyük burjuvazi arasında cereyan etmektedir. Yeni palazlanan Anadolu sermayesi AKP’yi iktidara taşırken, AKP’nin hükümet olanaklarından ziyadesiyle faydalanmak ve servet pastasından daha çok pay istemekteydi. Burjuvazinin bu iki kesimi arasında süren bu paylaşım mücadelesinin esası işçi sınıfı ve emekçileri kimin daha fazla sömüreceği ve nihayetinde işçi sınıfının yaratmış olduğu değerlerin nasıl paylaşılacağıdır.

Egemenler arası çatışma politik planda, demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, sivilleşme gibi argümanlarla sürüyor. Oysa gerçekte her iki cephe de bu argümanların içinin boş olduğunu iyi biliyorlar. Siyasi iktidar ellerine geçtiğinde bu burjuva demokratik kural ve teamüllerin hiçbir anlamı kalmıyor. Şimdilerde yargının bağımsızlığını savunan ve AKP’yi, yargıyı kendi siyasi vesayeti altına almakla suçlayan CHP, yargı kendi vesayeti altındayken hiç böyle laflar etmiyordu. Örneğin YÖK, AKP tarafından ele geçirilmeden önce ne ise, şimdi de o. Tek fark dün YÖK’e karşı AKP feryat ediyordu şimdi CHP feryat ediyor. Keza kuvvetler ayrılığı ilkesi de böyle. Söz konusu hegemonya olunca kuvvetler ayrılığının ve diğer demokratik teamüllerin ve kuralların teferruat olduğunu herkes biliyor. Hegemonyanın sağlanabilmesi için de yasamanın, yürütmenin ve yargının az ya da çok aynı merkezden koordine edilmesi gerekiyor. Hatırlayalım, Şemdinli savcısını, Genelkurmay’ın talebiyle HSYK’nın görevden alması, yürütmenin yargı üzerindeki vesayeti değil de neydi? Ama hatırlanacağı üzere CHP’nin buna hiçbir itirazı olmamıştı. Burjuva siyasetinde böyle çok örnek var.

Sosyalistlerin bu alanda sürdürdükleri tartışma, burjuva demokratik kuralların günümüzde palavra olduğu, burjuvazinin tam da kendisi tarafından bu kuralların hayale dönüştürüldüğü gerçeğinden hareket etmeli. Elbette burjuvazinin hayale dönüştürdüğü demokratik kurallar ve teamüller için mücadele etmeyi unutmamak gerek. Bunların reform talepleri olduğunu ve reformların devrime sıkı sıkıya bağlanmasının gerekliliği akıldan çıkarılmamalı. Meselenin tarihsel boyutu ve sınıfsal içeriği bir an gözden kaçırılmamalı. Aksi taktirde sosyalistler burjuvazinin demokrasicilik oyununun, anayasa sahnesinde basit bir figüranı olmaktan kurtulamazlar. Bu durum, reformlar için mücadeleyi tek amaç haline dönüştürür ki bu fenadır.

Bilindiği üzere burjuva devrimlerinin şafağı bugünkü hukuk ve siyaset tartışmaları açısından anahtar role sahiptir. Burjuvazi eşitlik ve özgürlük talepleriyle proletarya ve diğer yoksul kesimleri yanına alarak başarıya ulaşmış ve feodalleri yenilgiye uğratmıştı. Bununla birlikte burjuvazi, pür diktatörlüğünü ilan edene kadar diğer sınıflarla “geçiş dönemine” uygun bir ilişki kurdu. Bu ilişki genç burjuva devletlerin hukukuna ve siyasetine yön verdi. Siyasal erkin kaynağı artık toplumsal bir sözleşme vasıtasıyla halktı. Alt sınıfların demokratik taleplerini sahiplenen burjuvazi “geçiş döneminde” o talepleri içeren anayasalar yazdı. Anayasalar salt alt sınıflarla egemenlerin arasındaki değil, egemenlerin kendi aralarındaki ilişkinin de kristalize olmuş ve kurallara bağlanmış bir biçimiydi. Kişisel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınması, genel oy hakkının, seçim ilkesinin tanınması, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkesi vb. hep bu dönemin mamulatı olarak ortaya çıktı. Örneğin kuvvetler ayrılığı burjuva devletlerin şafağında farklı sınıfsal güçlerin tüm siyasi iktidarı ellerine geçirmemeleri için öngörülen bir kuraldı. Burjuva demokrasilerinin şafağında, kuvvetler ayrılığı -bizim Türkiye’de çarpık da olsa gördüğümüz modelden- farklı bir içerikle donanmıştı. Bazı ülkelerde halk genel oy vasıtasıyla yasamaya olduğu kadar yürütmeye ve yargıya da müdahil olabiliyordu. Hala bazı ülkelerde eyaletlerin valilerinin, kasabaların kolluk güçlerinin seçimle gelmeleri, mahkemelerde jüri üyelerinin bulunması bu tarihin günümüzdeki içi epeyce boşaltılmış kalıntıları olarak görülebilir.

Burjuvazi iktidarını sağlamlaştırdıktan ve tek egemen olarak kendini ilan etikten sonra demokratik hakları da tek tek geri almaya çalıştı. Bu hakların elde edilme sürecinde olduğu gibi muhafaza edilme sürecinde de ciddi mücadeleler yaşandı. En basit demokratik haklar için dahi çok bedel ödendi. Bu durum erken ulus devletlerde görece demokratik bir geleneğin oluşması sonucunu doğurdu. Türkiye gibi geç uluslaşmış, burjuva demokratik devrimlerini tamamlayamamış ülkelerde ise durum bambaşka ve son derece vahimdi.

Bugün emperyalizm tüm özgürlükleri ve demokratik hakları hayale çevirmiş, içini boşaltarak söylem düzeyine indirgemiş durumdadır. Hukukun üstünlüğü kapitalist özel mülk sahiplerinin üstünlüğüdür. Yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı gibi ilkeler de ne yazık ki varsayımlar olmanın ötesine pek geçmiyor. Bu dönemde yürütme son derece güçlendirilmiş, askeri ve sivil bürokratik mekanizma sayesinde, sosyal yaşamın tüm alanlarına müdahil olmuştur. Yürütme nerede güç kazanıyorsa, orada işçi sınıfı ve emekçilerin haklarının zayıflayacağı, muhalefetin gerileyeceği bedahettir. Aslında Türkiye’de 80’den bu yana olan ve yeni anayasa taslağı vesilesiyle de tahkim edilmek istenen budur.

O zaman HSYK ya da Anayasa Mahkemesine ilişkin değişiklik tasarısı nedeniyle, “yargı bağımsızlığı elden gidiyor, kuvvetler ayrılığı tarihe kavuşuyor” biçiminde bir itirazın anlamsızlığı da ortaya çıkıyor. Sosyalistler bu tür bir söylemlere itibar etmemelidir. Bu sosyalist muhalefeti sistem içi muhalefet düzeyine çeker. Bugün AKP’nin egemen olmak istediği yargıya dün CHP egemendi. Ve toplamda yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı diye bir şey hiç olmadı.

Bununla beraber HSYK ve Anayasa Mahkemesindeki manipülasyona itiraz ederken, (bu ele geçirme operasyonunu görmezden gelmeden ama onunla da yetinmeden) bir bütün olarak yargının yürütmenin vesayeti altında tutulduğu, başka bir deyişle yürütmenin güçlendirildiği tüm politik yaklaşımlara karşı koymamız gerekiyor. Sisteme karşı olan muhalefetimizi AKP’yle sınırlamayalım, ağaca takılıp ormanı görmezden gelmeyelim. Tutumumuz bugün, anayasa değişiklik paketinde yer alan ve yargı bağımsızlığını, kuvvetler ayrılığını ihlal eden, yürütmeyi güçlendiren maddeleri merkeze koyup, yürütmenin vesayetine olanak sağlayacak tüm anayasal hükümlerin (yani 82 anayasasının tümünün) ortadan kaldırılmasını hedeflemek olmalıdır. Aktüel tutumumuz AKP’nin de CHP’nin de yargı üzerindeki vesayetine hayır; çünkü 12 Eylül anayasasına hayır demek olmalıdır. Böylece egemen sınıfların herhangi bir eğilimine yedeklenmeden ve değişiklik önerileri vesilesiyle yapılmak istenenleri de görmezden gelmeden, mücadeleyle egemen sınıfları geriletip işçi sınıfı ve emekçilerin haklarını ve demokratik özgürlüklerini geliştirmek hedefimiz olmalıdır.

2.     AKP NEDEN 12 EYLÜL ANAYASASI’NDA DEĞİŞİKLİK İHTİYACI DUYUYOR?

82 Anayasası egemenler açısından değişen dünya ve ülke koşullarına cevap verebilme olanağını çoktan kaybetti. Bu anayasa esas olarak, 24 Ocak kararlarını hayata geçirmek için kaleme alınmıştı. Bu nedenle halk için korkunç hükümleri olan ancak burjuvazinin o günkü yönelimleriyle tam örtüşen bir anayasaydı. 24 Ocak kararları ithal ikamesini, ihracata dönük sanayileşme ile değiştirirken, ülkeyi uluslararası sermeye için bir çekim merkezi haline getirmeye çalışıyordu. Bu biçimiyle anayasa neoliberal ekonomi politikalarının da temelini atmış oluyordu. Ancak ilerleyen süreçte neoliberalizmin  gelişen ve farklılaşan ihtiyaçları ve yönelimleri ile birlikte bu anayasa da yetersiz kaldı. Diğer yandan AB’ye üye olma hedefi, salt ekonomik alanda değil, bireysel hak ve özgürlükler alanında da bazı adımları atmayı zorunlu kılıyordu. 82 anayasasının 16 defada 90 maddesinin değiştirilmiş olması bu ihtiyaçların bir göstergesidir.

Örneğin 82 Anayasasında yazıldığı haliyle özelleştirme diye bir kavram dahi yoktu. 1999’da 47. maddede yapılan değişiklikle ''özelleştirme'' kavramı Anayasa'ya girdi. Aynı düzenlemeyle kamu tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıkların özelleştirilmesine ilişkin esas ve usullerin kanunla gösterilmesi hükmü getirildi.

Devamında ilgili uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözümlenebilmesine olanak tanındı. 2001’de yapılan değişiklik, AB müktesebatına uyum çalışmaları çerçevesindeki en kapsamlı değişiklik oldu.

Tüm bu değişiklik maddeleriyle beraber egemen sınıflar anayasayı ülke ve dünyanın değişen koşullarına adapte etmeye çalıştılar. Bu son değişiklik önergesi ile -her ne kadar çoğunlukla uluslararası anlaşmalarda geçen bazı hükümler anayasa maddesi haline getirilmeye çalışılmış olsa da-  hükümetin yapmaya çalıştığı şey bir ölçüde budur.

Diğer yandan AKP geleneksel askeri ve sivil bürokratik elit karşısında, hegemonya sağlama çabasındadır. Bu anayasa değişikliği taslağına daha fazla rengini veren yan budur. TÜSİAD’ın hükümetin değişiklik önergesini yeterli görmemesinin, uluslararası sermayeyle entegrasyon noktasında yeni ve daha fonksiyonel bir anayasadan yana olması da bu gerçeği onaylar niteliktedir.

Bu iki saptamadan hareketle şu sonuca varabiliriz: AKP’nin siyasal ve ekonomik yönelimi ile 82 Anayasasının öngörüleri arasında süreç içinde o ya da bu düzeyde oluşan açı farkı anayasaya yeni maddeler eklenerek çözülmeye çalışıldı, çalışılıyor.

Diğer yandan AKP kendi hegemonyasını daha sağlam biçimde tesis etmek için anayasanın 82’den bu yana taşıyageldiği antidemokratik öze dokunmak istemiyor, dahası onu güçlendirmeye çalışıyor.

AKP daha önce kendi hegemonyasını tesis etmek adına önemli başarılar elde etti. Başbakanlık, meclis başkanlığı, cumhurbaşkanlığı, YÖK başkanlığı…

Şimdi ise yüksek yargıyı hegemonyası altına almak için çalışıyor. İşte son anayasa değişikliği taslağına rengini veren öz budur. Öz budur ama anayasa değişikliği bundan ibaret de değildir.

Draje formunda bir anayasa:

·        Bu değişikliği draje ilaç formuna benzetmek mümkün. Bilindiği üzere draje, dışı şeker kaplı, içinde ise etken maddenin olduğu bir ilaç formudur. İçteki ilacın tadı çok kötü olduğu için, dışını şekerle kaplamak suretiyle yutulması kolaylaştırılmış oluyor. Aynı anayasa değişikliği maddeleri gibi. İçte yürütmenin etkinliğini son derece arttıran, alabildiğine antidemokratik esas kısım var, bu kısmın rahat yutulabilmesi için de etrafı -geçici 15. madde, sendikal haklar gibi maddelerden oluşan- şekerle kaplı. Sırf yutulması kolay olsun diye...

·        Tasarının esasa dair kısmı, sözünü ettiğimiz hegemonya mücadelesinde AKP’nin elini güçlendirecek kısımdır. Esasa dair olmayan kısım ise, AKP’nin elini güçlendirecek olan maddelerin çıkmasını sağlayacak olan ve AKP’nin amaçlarıyla direk ilişki içinde olmayan kısımdır.

·        Esasa dair olan kısmın ağırlık merkezini de yüksek yargıyla ilgili bölüm oluşturmaktadır.

Anayasa Mahkemesine bakalım:

·        Anayasa Mahkemesinin eskiden yedeklerle birlikte üye sayısı 15’ti. Şimdi yedek üyelikler kaldırılıyor ve bu sayı 17’ye çıkıyor. Yani öncelikle sayı arttırılmış oluyor.

·        Anayasa Mahkemesine üye veren Yargıtay’ın kontenjanı 4’ten 3’e, Danıştay’ın kontenjanı 3’ten 2’ye düşürülüyor. Yani AKP kendine yakın olmayan bu iki kurumun anayasa mahkemesini belirleme olanağını zayıflatmış oluyor.

·        Sayıştay’ın kontenjanı 1’den 2’ye, YÖK’ün kontenjanı ise 1’den 3’e çıkıyor. Yani AKP kendine yakın kurumların anayasa mahkemesinde etkinliğini arttırıyor.

·        Üst kademe yönetici ve serbest avukatlar için konmuş olan 4 kişilik kontenjan aynen korunuyor. Keza, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin 1 üyelik kontenjanlarına dokunulmuyor. Ayrıca Barolar Birliğine 1 üyelik bir kontenjan getiriliyor.

·        Barolar Birliğine 1 üyelik bir kontenjan getirilerek AKP’nin etkinliği biraz daha güçlendirilmiş oluyor.

·        Buradaki toplam 14 üye kurumlardan seçiliyor ve cumhurbaşkanının önüne geliyor, cumhurbaşkanı son sözü söylüyor. Böylece cumhurbaşkanı tasarruf hakkını kullanarak Anayasa Mahkemesini biraz daha hükümete ve yürütmeye bağlamış oluyor. Ayrıca cumhurbaşkanlığı gibi bir kurumun yargı üzerindeki belirleyiciliğinin bu kadar fazla olması bir başka sorun oluyor.

·        Sözün özü anayasa mahkemesi oluşturulurken, hükümete mesafeli duran Yargıtay ve Danıştay gibi kurumların kontenjanlarını aşağı çekerken, hükümete yakın olan Sayıştay ve YÖK’ün kontenjanlarının artırılarak ve cumhurbaşkanının yetkisi de artırılarak yürütmenin yargı üzerindeki vesayeti de güçlendirilmiş oluyor. Böylece Anayasa Mahkemesinin hükümetin icraatlarına ilişkin “dengeleme” görevi ortadan kalkmış oluyor.

HSYK’ya bakalım:

·        Kurul eskiden 7 üyeden oluşuyordu. Öneri yeni HSYK’nın 22 asıl ve 12 yedek üyeden oluşmasını ve HSYK’nın üç kuruldan oluşmasını öngörmekte. Cumhurbaşkanı dört üyeyi resen atıyor. Kurulun başkanlığını eskiden olduğu gibi yine Adalet Bakanı yapıyor. Kurulda Adalet Bakanlığı Müsteşarı tabii üye olmaya devam ediyor. Burada net biçimde, 82 Anayasası’nın getirdiği bu düzenlemenin AKP tarafından sahiplenildiği ve son analizde de bu durumun yürütmenin yargı üzerindeki etkinliğini artırdığını görüyoruz.

·        Yüksek Askeri Şura kararlarına yargı denetimi getirilmesi, askere sivil yargı yolunun açılması, Meclis Başkanı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve Jandarma Genel Komutanı’nın görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan’da yargılanmasının da esas niteliğine sahip karar tasarılarından olduğu söylenebilir. Bu kararların uygulanması kuşkusuz AKP’nin elini güçlendirecektir.

·        Bunlara ek olarak çocuklar, yaşlılar ve engelliler için alınacak tedbirlere ilişkin karar, özel hayatın gizliliği, yurt dışına çıkma hürriyeti, uyarma ve kınama cezalarının da yargı denetimine açılması olumlu değişiklikler olarak değerlendirilebilir.

·        Bu maddeler aynı zamanda AB müktesebatı gereğince alınması gereken kararları da içeriyor.

Drajenin şeker kısmı:

Geride kalan maddeler ise sözünü ettiğimiz drajenin şeker kısmını oluşturuyor. Yani devrimcilerin, demokratların pakete oy vermesi için yapılmış müthiş bir mühendislik çalışması…

·        Darbecilerin yargılanmasının yolunu kesin geçici 15. maddesi yürürlükten kaldırılması da olumlu değişiklik olarak değerlendirilebilir. Ancak, geçici 15. maddenin kaldırılıyor oluşu, “12 Eylül ile hesaplaşma” anlamına gelmiyor. 12 Eylül 2010 günü darbenin 30. yılı doluyor ve “zaman aşımı zırhı” devreye giriyor. Bu nedenle AKP hükümeti, bir yandan artık süresi zaten dolmuş olan 15. maddeyi kaldırarak “12 Eylül ile hesaplaşma” görüntüsü veriyor, bir yandan da 12 Eylül gibi bir “insanlık suçu”yla hesaplaşmanın yolunu “zaman aşımı zırhı”yla kapalı tutmakta ısrar ediyor. Meclisteki görüşmeler sırasında BDP'nin "darbe gibi insanlık suçları zaman aşımına girmez" biçimindeki değişiklik önerisini AKP’nin reddetmiş olması, 12 Eylül ile gerçek anlamda bir hesaplaşma içinde olmadığını, ancak toplumsal muhalefetin 12 Eylül’le hesaplaşma özlemlerini istismar ettiğini yeterince kanıtlıyor.

Ne demişti Erdoğan grup konuşmasında:

“12 Eylül, aynı zamanda bir iade-i itibar olacak. MHP, CHP ve BDP’ye gönül verenlerden referandumda “evet” bekliyorum. Yıllarca 12 Eylül mağduru solcuları istismar eden CHP, 12 Eylül ile yüzleşemese de biz yüzleşeceğiz. Yıllarca 12 Eylül mağduru ülkücülerin sesine kulak vermeyen MHP, 12 Eylül ile hesaplaşamasa da biz hesaplaşacağız. Adil bir şekilde yargılanmadan, darağacına gönderilen Necdet Adalı’nın, Mustafa Pehlivanoğlu’nun, Erdal Eren’in, sabah namazında dayakla öldürülen Hüseyin Kurumahmutoğlu’nun hatıraları karşısında alnımız ak kalırken, onlar boyunlarını bükmüş durumda kalacaklar, mahcup olacaklar.” (…)

Bu konuşma Erdoğan’ın toplumsal muhalefetin 12 Eylül’le hesaplaşma özlemlerini radikal tarzda istismar edişinin bir başka kanıtı. Necdet Adalı ve Erdal Eren gibi genç devrimcileri, faşist Mustafa Pehlivanoğlu ile aynı karede gösterme çabası, karşıt kutuplarda yer alan güçlerin politik sözcüleri ister “evet”, ister “hayır” desin, onları AKP politik denkleminin içine çekecek ve tabanını içerden çözecek bir ‘ortak payda’ olarak kullanma amacından başka bir şey değildir.

Erdoğan grup konuşmasında siyasi itibardan da söz ediyor. Necdet Adalı ya da Erdal Eren gibi genç devrimcilerin, demokratik kamuoyu nezdinde siyasi itibar sorunları yoktur. Erdoğan gibi her şeyi paraya tahvil eden siyasi bir tüccar nezdinde itibar kazanmalarına ise hiç ihtiyaç yoktur. Onlar, Türkiye halklarının beyninde, yüreğinde ve vicdanında hak ettikleri yeri idam edildikleri andan itibaren almış bulunuyorlar. Eğer böyle toplumsal meşruiyet olmasaydı, 12 Eylül gibi bir insanlık suçu Türkiye halklarının vicdanında mahkum edilmiş olmasaydı, Erdoğan gibi bir siyasi tüccar, Necdet’in ve Erdal’ın adlarını dahi ağzına almaya cüret edemezdi.

·        Sendikal hak ve özgürlüklerin genişletildiğine ilişkin söylemin bir temeli yoktur. Anayasa'nın ''Sendika Kurma Hakkı'' başlıklı 51. maddesinin son fıkrası yürürlükten kaldırılıyor. Böylece, bir kişinin aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olmasının yolu açılıyor. İlk etapta demokratikmiş gibi görünen bu maddeyle sendikal muhalefetin eritilmesi, sarı sendikacıların sınıf ve kitle sendikacılığı yapan sendikaları ele geçirmek için o sendikalara üye yapma ya da naylon üyelik gibi yollarla üye sayısını çok gösterme gibi yönelimleri olacağı mutlak gibidir. Öte yandan kamu emekçileri sendikalarına tanınmak istenen grevden yoksun “toplu sözleşme” hakkının dahi toplu sözleşme olmadığı, nihai karar tekelini devlete veren “Ali-Cengiz oyunu’ndan başka bir şey değildir. Elinde grev silahı bulunmayan çalışanlar da uyuşmazlık çıkması halinde uzlaştırma kurulunun kesin ve toplu sözleşme hükmünde olacak kararlarına boyun eğmeye zorlanıyor.

·        Anayasa'nın ''grev hakkı ve lokavt' başlıklı 54. maddesinde değişiklik yapılıyor. Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu grev uygulanan iş yerinde sebep oldukları maddi zarardan sendika sorumlu tutulamayacak. Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grevi ve lokavtı, genel grev ve lokavt, iş yeri işgali, iş yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişlere ilişkin yasaklar kaldırılıyor. Ancak aynı maddede yer alan “Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz” ve “Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiçbir şekilde engellenemez” gibi saçma sapan ve antidemokratik maddeleri korunuyor. Bu maddelerin korunması grev hakkının gaspı da dahil olmak üzere her türlü yaptırımın önünü açıyor.

·        Anayasa'nın 166. maddesinde değişiklik yapılarak, ''Ekonomik ve Sosyal Konsey'' Anayasa kapsamına alınıyor. Ekonomik ve sosyal konsey ilgili konularda işveren örgütlerinin, hükümetin, işçi örgütlerinin bir arada çalışmasını ve karar almasını öngören bir yapılanma olarak özünde korporatist olan, egemen sınıfların haklarını savunan ve bunların politikalaştırılmasını sağlayan bir örgüt olarak anayasal kapsama dahil edilmiş oluyor. Bunu da bir demokrasi hamlesi olarak yutturmaya çalışıyorlar. 3 ayda bir toplanması gereken bu örgütün pek toplandığı görülmemiş olsa da anayasal kapsama dahil edildiğine göre belli ki bundan böyle patronların çıkarlarını savunmak adına toplanacak.

·        Böyle bir analiz, bu anayasa değişikliğinin antidemokratik yanı ağır basan, devlet mekanizmasında yürütmenin etkinliğini güçlendiren, hegemonyacı, halkın çıkarlarına aykırı, korporatist ve nihayetinde egemen sınıflar arası mücadelenin özgün bir evresinde kaleme alınmış  olan bir anayasa olduğunu gösteriyor.

3.     SORUN DAHA DERİNLERDE

Ancak sorun yukarda analiz ettiğimizden daha derin. Sorun anayasa değişikliğinde hangi maddelerin  olduğundan öte, hangi maddelerin olması gerektiğiyle ve nelerin olmadığıyla ilgili.

·        Başbakan, anayasa tasarısına ilişkin mecliste yaptığı konuşmada, tasarının mümkün olanın en iyisi, en demokratiği olduğunu söyledi. Bu aynı zamanda bundan daha iyisi, daha demokratiği mümkün değildir demek tabiatıyla. Bunu söyleyen başbakanın grubu, parlamentoda parti kapatılmasını zorlaştıran maddenin tasarıdan çıkarılması için can siperane çabaladı ve başardı. Kürtlerin partilerinin kapatılmaya devam edebilmesi adına ellerinden geleni artlarına koymadılar. Bu maddenin iptali AKP açısından bir yol kazası değildi. Tersine AKP’ye egemen olan demokrasi anlayışının ve sorun çözme yönteminin kristalize olmuş bir biçimiydi. 2002’den bu yana geçen zaman zarfında AKP demokrasisinin ne olduğunu hep birlikte görmüş olduk. AKP bu zamana kadar kendi yolunu açabildiği oranda “demokratik” oldu. Geniş kitlelerin, işçi sınıfının hakları söz konusu olduğunda, Kürt sorunu gibi bir kimlik sorunu söz konusu olduğunda bir anda kendi özüne döndüğünü, ceberut devlet politikalarının iyi bir savunucusu olduğunu gördük. AKP’nin sınıfsal altyapısı, politik stratejileri değerlendirildiğinde bir başkasının olması da zaten olasılık dışı.

·        Sonuç olarak askeri diktatörlükten devralınan anayasa bazı küçük-orta değişikliklerle yaşamaya devam etti. Anayasa metni moda deyimle yamalı bir bohçaya dönüştü. Ve AKP bu bohçaya daha fazla yama yapmaya devam ederken, geniş kitlelere “bizim yamamız en iyi yamadır” mesajını iletiyor. İyi de bu ülkedeki temel sorunların devamından her şeyden çok sorumlu olan ucube, bu yamalı bohçadan başka bir şey değil ki. 82 Anayasasının temel felsefesi aynen devam ediyor. Vatandaşlarla devlet arasındaki marazi denklem yamalara rağmen sürüyor. Vatandaşına teba gibi bakan, onu farklılıklarından soyutlayarak ele alan, vatandaşın sırtında gezen bir devlet anlayışı, devletine karşı hep görev ve sorumluluğu olan, hep borçlu olan vatandaş anlayışı ile tahkim olmuş biçimde 82’den bu yana devam ediyor. İşçi sınıfının örgütlenmesinin önünde her türlü engel ayakta. Siyasi partiler yasası, seçim barajı gibi ucubeler siyasal yaşantımızı belirlemeye devam ediyor.

·        Kürt sorunu gibi bu memleketin en temel meselesine ilişkin bu anayasa olumlu hiçbir şey söylemiyor. Tek dil, tek ulus, tek bayrak anlayışı sürgit devam ediyor. Tüm milliyetler, Türk milleti söylemi içinde eritilmeye çalışılıyor. Türk, patron, erkek, Sünni İslam bir 82 Anayasası yamalı da olsa yamasız da olsa, Kürtlerin, işçilerin, kadınların, Alevilerin, başka inanç ve yaşam tarzlarının meşru demokratik taleplerini yok saymanın manivelası olarak kullanılıyor. Bütün bunların sonucunda başbakan televizyon ekranında karşımıza çıkıp kuşa bak kuşa diye dikkatimizi başka yerlere çekmeye ve bizi kandırmaya çalışıyor.

·        Sorun, önerilen maddelerin demokratik olup olmamasından daha derindir. Demokratik bile olsa bu maddelerin bir bütün olarak 82 Anayasasının ruhunu değiştirip değiştirmediğiyle yani manzaranın bütünüyle ilgilidir. Her durumda, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir anayasa yapma ihtiyacı devam edecektir. O nedenle ‘maddeler antidemokratik olduğu için hayır’ ya da ‘demokratik olduğu için evet’ ya da ‘yetmez ama evet’ paradoksunun ötesinde bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bu yaklaşım, demokratik, özgürlükçü bir anayasa yapılıp 82 anayasası çöpe atılıncaya kadar anayasa ihtiyacımızın başka bir biçimde telafi edilemeyeceğidir. Bu yaklaşıma bütünsel bir ret yöneltilmediğinde, evet’in de hayır’ın da bu yamalı bohçanın hayatını sürdürmesinde bir vasıta olacağı unutulmamalıdır.

·        Eğer önümüzdeki referandum, daha ziyade bir seçim sürecine dönüşmüşse, o zaman tüm siyasal seçeneklerin, sosyalistlerin, Kürtlerin kendilerini en özgür biçimde ve demokratik bir ortamda ifade etmelerinin de olanaklarının var olması gerekmez mi? Referandum bir yandan seçim atmosferine bürünmüşken, diğer yandan 12 Eylülün seçim barajı, siyasi partiler yasası gibi antidemokratik yasaları devam ettiriyor ve muhaliflerin elleri kolları bağlanmaya devam ediliyor. O zaman neyi seçeceğiz? Neye hayır diyeceğiz? Biz bir bütün olarak bu sürecin zaten başından beri dışında tutulduk.

4.     ENTERNASYONALİST SOSYALİSTLERİN POLİTİK TUTUMU NE OLMALI?

a)  CHP’nin temsil ettiği “kadim devlet güçleri” sınıfsal ve siyasal çıkarlarının yegane güvencesi olarak 12 Eylül Anayasa’nı görmekteler ve AKP karşısında muazzam bir direniş cephesi oluşturmuş durumdalar. AKP ise “demokratik açılım” adı altında 12 Eylül gibi gayrımeşru darbe anayasasına bir miktar liberal sos katarak, toplumsal muhalefeti içerden çözmek suretiyle etrafına toplamak ve iktidara hakim olabileceği siyasi kanalları açmak için, özünü özenle koruduğu bir darbe anayasasına bu referandum vasıtasıyla yeniden toplumsal meşruiyet kazandırmak istiyor. Her iki durum da başta Kürt halkı olmak üzere emekçilere ve ezilenlere “demokratik referandum” adı altında sunulan “iki ucu kirli bir sopa”dır ve “kırk katır mı, kırk satır mı?” dayatmasından başka bir şey değildir. Sosyalistler, emek, barış, özgürlük güçleri, böyle bir dayatma karşısında sopanın daha az kirli olan ucunu tutmak zorunda değildir.

b) Bugün Türkiye halklarının ihtiyacı, 12 Eylül Anayasası’nın çöpe atılması ve eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir anayasanın yapılmasıdır. Mevcut siyasi iktidar ilişkileri üzerinden yürünerek veya devlet iktidar güçleri arasında “gedikler açma”ya çalışarak emekçilerin ve ezilenlerin temel taleplerini içeren özgürlükçü, eşitlikçi, katılımcı, demokratik bir anayasa yapılamaz. Bu nitelikteki yeni bir anayasa ancak, gücünü sokaktaki militan kitle mücadelesinden alan, 12 Eylül Anayasası’nı “yok” sayan politik iradeyi gösterebilecek ve “kurucu meclis” işlevi görebilecek bir demokratik meclis bileşimiyle yapılabilir. Parlamento düzeyinde (diğer mücadele biçim ve araçlarının dışında) gerek Kürt sorununda bir “demokratik anayasal çözüm”, gerekse emekçilerin ve ezilenlerin insanca yaşam taleplerini içeren bir “eşitlikçi ve özgürlükçü anayasal düzenleme”nin imkanlarını burada aramak gerekiyor.

c)  “12 Eylül Referandumu” karşısındaki izlenecek taktik çizgi her şeyden önce devletten ve sermayeden bağımsız olmalıdır. Böyle bir tutum egemen güçlerin her iki cephesi tarafından emekçilere ve ezilenlere dayatılan “evet-hayır” ikileminin dışına çıkan, “Ne 12 Eylül Anayasası, Ne AKP aldatmacası” diyen, bir başka deyişle “evete de hayır - hayıra da hayır!” diyen bağımsız, demokratik bir politik seçenek kanalı açmakla mümkün olabilir.

d) AKP seçime dönüşmüş bu referandumda BDP’yi tam boy hedef tahtasına yerleştirmiş durumdadır. AKP referandum vasıtasıyla, bölgede BDP’nin etkinliğini zayıflatmayı ve bu vasıtayla da Kürtleri AKP’lileştirmek suretiyle Kürt sorununu demokratik olmayan bir temelde çözmeyi planlıyor. Başbakan her fırsatta BDP’yi kendi tabanına şikayet ediyor. Bunu yaparken Diyarbakır cezaevinden bahsediyor. Açık ki AKP, 29 Mart yerel seçimlerinde Kürdistan’da yapamadığını, bu defa bazı hamle üstünlüklerini elde ettiğini de düşünerek yapmaya çalışacak. AKP vasıtasıyla devlet güçlerinin Kürt özgürlük hareketi karşısında elde edeceği üstünlük, tasfiye sürecine daha da hız kazandıracağını tahmin etmek güç değil. Böyle bir durumun Türkiye’de özgürlükler ve demokrasi mücadelesine anayasa oylamasında en olumsuz sonucun çıkmasıyla karşılaştırılamayacak ölçüde zarar vereceği de belli. Bu nedenle boykot politikasında özgürlük hareketiyle ortaklaşmak ve süreci ortak örgütlemek de ayrıca büyük önem taşıyor.

e)  Anayasa referandumu meclis seçimlerinden çok farklı nitelik taşımaktadır. Önümüze koyulacak olan sandık, kendi politik görüşlerimize uygun parti ya da bağımsız adayları tercih edebileceğimiz milletvekili seçme sandığı değildir. Egemen güçler, toplumsal muhalefete “evet ya da hayır” ikileminin dışında, bağımsız politikaları ve politik seçenekleriyle hareket edebileceği tercih yolunu kapatmış durumdadırlar. Böyle bir anti demokratik durum karşısında, “ince ayar” politikalara, “ince taktik çizgilere” yer olmadığı açıktır.

Bu yaklaşım ve realiteden hareketle , SDP Parti Meclisi;

1.     Referandumda “sandığa gitmeme” biçiminde “aktif boykot” tutumu almayı, emek, barış, özgürlük taleplerini eksen alan bir demokrasi programı doğrultusunda politik kampanya yürütmeyi ve egemen güçler karşısında bağımsız, demokratik bir politik seçenek yaratmak için çalışmayı verili koşullar ve güçler dengesi içerisinde en etkili ve en rasyonel yol olarak görmektedir.

2.     SDP, kendi gibi “boykot” tutumu içinde olan ve etkili bir politik kampanya yürütmek amacıyla kurulmuş olan “ezilenlerin boykot cephesi”nde üzerine düşen görevleri aktif biçimde yerine getirecektir.

3.     SDP, ikinci maddede belirtilen ortak görevlerin yanı sıra, propaganda çalışmalarının sona ereceği 11 Eylül akşamına kadar bağımsız örgütsel çalışmalarını politik kampanya biçiminde sürdürmeye devam edecektir.

 

 
Loading