SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ

2. Parti Meclisi Kararları


17 Şubat 2007


2. PARTİ MECLİSİ  BİLGİLENDİRMESİ

Metin Apaydın, Serkan Kaya, Ozan Doyuran, Sultan Seçik, Ersin Önsel, Mustafa Tarı, Aysel Batyar, Anıt Baba, Şükriye  ve Senem Örnek’in mazeretli olarak katılmadığı PM toplantısı 17 Şubat 2008 tarihinde toplandı.

SDP Genel Başkanı Filiz Koçali’nin Şırnak Yürüyüşü, çatı partisi görüşmeleri ve Türkiye Barış Meclisi'nin düzenlediği “Yeni Anayasa Sürecinde Demokrasi ve Kürt Sorunu” başlıklı konferansa dair bilgilendirmelere ve değerlendirmelere yer verdiği açılış konuşmalarından sonra,

- MYK'nın hazırladığı politik raporun değerlendirilmesi (Ek 1)

- MYK büro faaliyetlerinin değerlendirilmesi 

- Parti il temsilcilikleri üzerine görüşme

- Yayın

- Serbest

- Politik görevler karar tasarısının oylanması

Gündemleri ele alındı.

Kararlar:

1- 16 Aralık 2007 tarihinde toplanan Parti Meclisimiz; MYK'nın hazırlamış olduğu, Kürdistana yönelik kara harekatının hazırlıklarına ve dünyanın içine girmekte olduğu ekonomik krize, krizin politik ve sosyal sonuçlarına vurgu yapan politik raporu değerlendirdikten sonra kimi eklerle birlikte kabul etmiştir (EK 1).

2- PM, MYK bürolarının faaliyet bilgilendirmelerini ve raporlarını  görüşmüştür. MYK Sendikal Büro'nun hazırladığı rapor ışığında PM'miz;

- Ekonomik kriz koşullarına girilirken, militarist ve şovenist ideolojiler       tarafından kuşatılarak askeri vesayet rejiminin payandası haline getirilmeye çalışılan kamu emekçileri sendikalarının yönetimlerinde yer almanın önemli olduğu tespitinden hareketle; şube kongrelerini henüz yapmaya başlayan Eğitim-Sen'in sorunlarına yönelik hazırlanacak bir broşürle kongre süreçlerine müdahale etmeye ve kamu hizmetlerinden yararlanan tüm kesimleri ilgilendiren sağlık, sosyal güvenlik, kamu personel rejimi, kamu örgütlenmesine yönelik perspektiflerin tartışılacağı bir parti forumunun hazırlıklarının yürütülmesine karar vermiştir. 

3- Atanmaları planlanan parti temsilciliklerini görüşen Parti Meclisi,

- Samsun, Adana, Isparta ve Muğla'da il temsilciliklerinin  atanması için MYK'nın gerekli görevlendirmeleri yapmak üzere yetkili kılınmasına karar vermiştir.

4-  SDP PM, oybirliğiyle kabul edilen politik rapor ışığında önümüzdeki dönemde; 

1)    Genelkurmay-AKP-ABD ittifakının Güney Kürdistan’a yönelik hazırlıklarını sürdürdüğü; bölgesel savaş ve iç savaş tehlikesini de içeren ve ilhak amacını da taşıyan askeri kara harekatının engellenmesi için tüm gücüyle mücadele etmeyi;

2)    Bu mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için; bir yandan ajitasyon ve propaganda faaliyetlerine ağırlık verirken diğer yandan da en geniş demokrasi güçlerinin bu eksende yan yana gelmesi için çalışma yürütmeyi;

3)    Dünyanın içine yuvarlanmakta olduğu ekonomik krizin etkilerinin belirginleşmesinin Türkiye’de var olan sosyal ve siyasal çalkantıları derinleştirebileceği gerçeğinden hareketle, bugünden başlayarak olası bir tepki hareketinin şovenizmle ve karşı-devrimci çizgiyle bütünleşmesini engellemek ve bu kesimleri emeğin kurtuluşu ve demokrasi mücadelesine kazanmak üzere emekçi havzalarında yürüttüğü çalışmaları merkezi düzeyde planlamayı ve MYK'ya bu konuyla ilgili araçlar oluşturma görevini vermeyi,

4)    Krizin derinleştireceği sosyal yıkımın en fazla zarar vereceği kesimlerinin büyük çoğunluğunu Kürt emekçilerin teşkil ettiği güvencesiz işçiler olacağı gerçeğini de göz önünde bulundurarak, DTP ve EMEP başta olmak üzere diğer enternasyonalist sosyalist güçlerle birlikte emekçi havzalarında yerel inisiyatifler oluşturmak suretiyle etkili bir propaganda faaliyeti yürütmenin imkânlarını oluşturmayı,

5)    AKP ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin imhası temelinde varmış olduğu mutabakatın sonucunda, Genelkurmay başörtüsü tartışmalarına şimdilik karışmamaktadır. Ancak Genelkurmay'ın Kürdistan’a yönelik müdahalesi sonrasında ve AKP hükümetinin geniş kesimler nezdindeki desteğini ekonomik krizin de etkisiyle yitirdiği bir momentte harekete geçmeyi beklediği öngörüsünden hareketle; “ulusalcı” kesimlerin kopardığı “laiklik elden gidiyor” yaygarasına karşı askeri vesayet rejimini hedef alarak “ulusalcı” çizgiyle mücadele etmeyi, 

6)    Türkiye’de hem olası bir kara harekâtının hem de ekonomik gidişatın yaratabileceği toplumsal ve siyasal altüst oluşlara devrimci bir çizgi ekseninde müdahale edebilmek için Kürt Özgürlük Hareketi’nin içinde yer alacağı en geniş demokrasi güçlerini bir araya getirebilecek yegâne formül olan çatı partisinin oluşturulması sürecini hızlandırmak için faaliyetlerini yoğunlaştırmayı,

7)    Çatı partisinin inşası için, DTP ve EMEP ile ittifak bürosu üzerinden yürütülen görüşmelere ek olarak parti dostlarının da öznesi olacağı çeşitli kampanyalar yürütmeyi, çeşitli özgün materyaller üretmeyi ve aydın çevreleriyle görüşmeleri sıklaştırmayı,

8)    Tüm bu sayılan görevlerin başarıyla yerine getirilebilmesi için parti örgütlerinin işlevli ve etkin çalışabilmesi hedefi doğrultusunda merkezden yerel örgütlere doğru gerekli düzenlemeleri yapmayı; 8 Mart, Newroz ve 1 Mayıs çalışmalarını bu anlayışla yürütmeyi oy birliğiyle karar altına almıştır.

Selma Güngör       Kubilay Mutlu

MYK Üyesi               PM Üyesi

 

EK :

POLİTİK DURUM RAPORU

Dünya kapitalizminin lokomotifi olan ABD'nin bir resesyonun (daralmanın) içine hızla yuvarlanmakta olduğu ve bu sürecin dünyayı ekonomik krizin eşiğine getirdiği şu günlerde, Türkiye siyasal arenasının da Kürt sorununda çözümsüzlüğün, Kürdistan'a yönelik bir kara harekatının süren hazırlıklarının, başörtüsü ve laiklik tartışmalarının yarattığı bir girdabın içinde debelendiği görülüyor. Gerek ekonomik göstergeler gerekse siyasal parametreler önümüzdeki süreçte toplumsal ve siyasal altüst oluşların yaşanabilme olasılığına işaret ediyor. Dünyada ve Türkiye'de toplumsal ve siyasal altüst oluşların alametleri iyiden iyiye belirginleşmişken, özelde SDP'nin de parçası olduğu sosyalist hareketin, genelde de demokrasi güçlerinin dağınıklığı sorununun hala çözülememiş olduğu görülüyor. Bu nedenle, dünyada ve ülkede yaşanan gelişmelerin doğru analizi üzerinden uygulanabilir siyasal çözümler geliştirmenin yaşamsal önem taşıdığı bir süreci katettiğimizin tespit edilmesi önem kazanıyor.

***

Karşımızda, “iyimser” tahminle resesyon olarak kalacağı beklenen, “kötümser” tahminle ise depresyona yol açması beklenebilecek global bir ekonomik fenomen duruyor.

Bilindiği üzere dünya kapitalizmi 1980'lerden bu yana kapsamlı bir liberalleşme sürecini kat etmeye başladı. Bu sürecin yalnızca, özelleştirme vb. politikalarla devletin reel ekonomideki ağırlığının azaltılmasını değil; aynı zamanda finansal liberalizasyon sürecini de beraberinde getirdiği görüldü. Yani reel sektörün dışında finans piyasaları da piyasanın “görünmeyen eller”ine teslim edildi. Bu süreçte; gelişen enformatik teknolojisinin sunduğu olanaklar da kullanılarak uluslararası ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, hacminin artması, hızlanması, yaygınlaşması ve yeni yatırım araçlarının devreye girmesi söz konusu oldu. Bunun sonucunda ise, birbiriyle bağımlılığı söz konusu olan -zira finansal piyasalar kredi yaratmak fonksiyonuna sahip olması nedeni ile gelecekteki üretimi kontrol etmektedir ve finansal piyasalara kanalize edilen sermaye de üretimden elde edilen kârın arta kalan kısmıdır - ikili bir yapı ortaya çıktı: bir tarafta mal ve hizmetlerin üretildiği ve ticaretinin yapıldığı reel ekonomi, diğer tarafta ise para tüccarları ile spekülatörlerin yer aldığı kumarhane dünyası. Her iki yapıda da üretim-tüketim dengesinin oluşumu liberalizmin zorunlu bir gereği olarak piyasa mekanizmalarına bırakıldı. Yani birbirleriyle ilişkileri giderek karmaşıklaşan ve finans alanında türev piyasaların oluşmasıyla da tamamen kontrol dışı kalan piyasaların kendiliğinden dengeye ulaşacağı varsayıldı.

Ancak 1990'lardan bu yana özellikle finansal piyasaların kendiliğinden dengeye gelmesinin o denli kolay olmadığı 1994'te Meksika'da, 1997'de Güneydoğu Asya'da yaşanan krizlerde defalarca görüldü. En son olarak da, geçtiğimiz yaz, ABD'de gayrimenkul piyasasında oluşan balona bağlı olarak mortgage kredilerinin geri ödenmesi konusunda yaşanan ve dünyanın ekonomik lokomotifi olan ülkenin bankacılık sistemini esir alan krizin, bugün küresel bir resesyona veya depresyona yol açıp açmayacağını tartışılmaktadır.

Kapitalizmde meydana çıkan dengesizlikler, nedenleri esas alınarak yapısal ve parasal olarak iki kategoriye ayrılır. Genelde konjonktürel olarak günyüzüne çıkan parasal dengesizliklerin, yine parasal kimi önlemlerle onarılabildiği açıktır. Çünkü, kamu altyapı yatırımlarını artırmak, kredi musluklarını gevşeterek faiz oranlarını düşürmek,  gerekirse tedavüldeki para miktarını artırmak gibi önlemlerle tüketim ve yatırım harcamalarını artırmak mümkündür. ABD'de 2001 yılında yaşanan “yeni ekonomi” krizinin yarattığı kısmi durgunluk parasal kimi müdahalelerle aşılabilmişti.

Bugün yaşanan krizin ise konjonktürel olmaktan çok yapısal bir özellik gösterdiği anlaşılmaktadır. Krizin yapısal niteliği, kapitalizmin 1980'lerle başlayan ve “küresel liberalizm” olarak adlandırılan genişleme döneminin sonuna doğru yaklaşılmakta olduğunun sinyalleri olarak okunabilir. Davos'a ve G-7 zirvesine ABD'de yaşanmaya başlanan resesyonun olası sonuçlarının tartışıldığı oturumların damgasını vurması, gerek sermayenin gerekse de iktisadi kararlar alma yetkisine haiz bürokratların bu durumdan duydukları kaygılar, krizin boyutlarını gözler önüne seriyor. Dahası küresel sermaye-bürokrat oligarşisinin hali hazırda yaşanan durgunluğu da tıpkı 2001'de olduğu gibi kimi parasal tedbirlerle onarmayı -küçük bir ihtimal olarak- başarmasının da sorunu nihai olarak çözmeyeceği ve ilerleyen dönemde daha büyük bir dalgalanmayı tetikleyeceğini belirtmek gerekir.

Tüm veriler önümüzdeki dönemde dünyanın ve Türkiye'nin büyüklüğü ve süresi bilinemeyen bir resesyona gireceğini gösteriyor. Dahası bu resesyonun depresyona dönüşmesi ihtimali de hiç düşük değildir. Dolayısıyla bu durumun olası sosyal ve politik sonuçlarını da öngörmek önem kazanıyor.

AKP hükümetinin, Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri içinde en şanslılardan biri olduğu tartışılmaz bir gerçek. Dünya ve Türkiye ekonomisinin büyüme trendini sürdürdüğü bir dönemde hükümet olan AKP bunun avantajlarından fazlasıyla yararlanmayı bildi. Ancak önümüzdeki dönemde AKP'yi zor günlerin bekleyeceği ilk elden söylenmeli.

Resesyonun Türkiye'yi etkilemeye başlamasıyla birlikte -ki dış ticaret hacmi 265 milyar dolar civarında seyreden, yabancı sermaye girişleri yıllık 45 milyarı bulmuş ve ihracatının yarıdan fazlasını AB'ye yapan bir ülkenin yaşanan global resesyona duyarsız kalması beklenemez- yaşanacak toplumsal yıkımın habercisi olarak anlaşılmalıdır. Zira, 2007 yılı Ocak-Aralık dönemi verilerine göre ödemeler dengesi tablosundaki cari açığın, bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 14,9 artarak tarihinin en yüksek seviyesi olan 47 milyar 498 milyon dolara yükselmiş olmasının yarattığı kırılganlık da bu savı güçlendiriyor. Bir başka deyişle ödemeler dengesinin sıfır olabilmesi için mevcut cari açık kadar yabancı fonun ülke içne girmesi gerekiyor ama uluslararası finans piyasalarında yaşanması kuvvetle muhtemel olan bir şokun yabancı fonların girişini engellediği bir momentte Türkiye ekonomisinin tüm dengelerinintepetaklak olmasının kaçınılmaz olduğu görülüyor.

Türkiye'nin ekonomik dengelerinin tepe taklak olmasının toplumsal etkilerininin nasıl olacağının öngörülebilmesi için ise 2001 Nisanı'nda yaşanan bir devalüasyonun jet hızıyla yol açtığı “esnaf ayaklanması” hatırlanmalı.

Olası bir toplumsal tepkinin, şu anki durum veri alındığında, sol güçlere yöneleceğini ummak için elde yeterli veri yoktur. Bu türden ekonomik krize bağlı toplumsal hareketliliklerin ilk başta güçlü ve radikal muhalefet hareketlerine yönelmesi eğilimini taşıdıkları bilinmektedir. Sahip olduklarını kaybetmeme güdüsü ile hareket eden kitlelerin, güçlü bir sosyalist alternatifin olmadığı koşullarda karşı-devrimci siyasal akımlarla bütünleşmeleri ise oldukça güçlü bir olasılıktır. Günümüz Türkiye’sinde, özelleştirme politikaları nedeniyle sahip oldukları güvenceli çalışma koşullarını kaybetme tehdidi altındaki işçilerin milliyetçi sol ya da sağ akımlara, güvencesiz koşullarda çalışmakla birlikte büyüyen ülke ekonomisinin sunduğu dinamikler üzerinden sınıf atlama hesapları yapabilen geniş işçi kesimlerinin ise ağırlıkla liberal akımlara angaje oldukları hatırlanmalıdır. Ancak bu denge şiddetli bir kriz etkisiyle bir gecede bozulabilir ve çoğu güvencesiz olan Kürt işçiler dışında kalan geniş işçi toplulukları milliyetçi ve hatta faşist hareketlerle çok hızlı bütünleşebilir. Bu ciddi bir tehlikedir. Zira tarihte yaşanmış birçok örnek kriz dönemlerini güçsüz karşılamak zorunda kalan sosyalist hareketlerin, ağır ekonomik krizlerden hemen sonra değil, bu krizlerin yol açtığı emperyalist savaş ve faşizm dönemlerinin yarattığı yıkımların ardından güç olabildiklerine işaret etmektedir. Yani ya bu sürece krizin olumsuz etkilerinin tepkilerini tetikleyeceği emekçiler için alternatif teşkil edebilecek ve ülkenin tüm ezilenleri açısından çekim merkezi olabilecek güçlü bir muhalefet hareketinin inşasına odaklanılacak -ki bunun günümüzdeki karşılığı Kürt Özgürlük Hareketinin içinde yer aldığı geniş bir cepheleşme hareketidir-, ya da hiç de iç açıcı olmayacağı açık olan bir tarihsel dönemi seyirci olarak geçirmekle yetinilecek.

Bu krizin yaratacağı tepkiyi kapsamak suretiyle güçlenerek çıkmanın yegane yolu, Türk, Kürt, Alevi, Sünni tüm emekçiler için alternatif teşkil edebilecek ve ülkenin tüm ezilenleri açısından çekim merkezi olabilecek güçlü bir muhalefet hareketinin inşasından geçiyor. Kurulacak bir çatı partisinin bu ihtiyaca yanıt verebilme kapasitesine sahip tek somut alternatif olduğu açıktır.

***

Dünya kapitalizmi bir krize yuvarlanırken, IMF’nin yol göstericiliğinden şaşmayan AKP hükümeti, yoksula değil ama sermayeye verdiği sözleri tutmaktaki ısrarlı tutumunu sürdürüyor. Bir yandan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası değişikliği, diğer yandan ardı arkası gelmeyen zamlarla hükümetin emek dünyasına saldırılarının devam ettiği görülüyor.

Yıllardır sürdürülen özelleştirmeler, yerleştirilmeye çalışılan esnek çalışma biçimleri ve bunların bir sonucu olarak artan işsizliğe, uygulanan düşük ücret politikalarına, sendikasızlaştırma baskılarına, üretici köylünün ürününün değersizleştirilmesine dayanan neo-liberal politikalardan vazgeçileceğine dair hiç bir emare bulunmuyor.  

Çıkartılmaya çalışılan SSGSS yasasıyla çalışan, çalışmayan tüm emekçilerin hali hazırda kırık dökük var olan sağlık güvencelerinin ve emekli olabilme umutlarının da yok edilmeye çalışıldığı anlaşılıyor.

Devlet yeni yasal düzenlemeleri ve uygulamalarıyla işçilere, kamu emekçilerine, köylülere karşı planlı saldırılarını sürdürüyor, yeni saldırıların da kapıda olduğu görülüyor.

4857 sayılı İş Kanunu ile taşeronlaşmayı genelleştiren ve esnek çalışmayı hakim hale getiren oligarşi, yaptığı bu ‘düzenlemelerle’ iş bütünlüğünü parçalayarak birçok işçiyi sendika dışına düşürdü. TÜİK'in (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre istihdamdaki yaklaşık 20 milyon emekçinin, 9 milyon 480 bininin herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kaydı bulunmuyor. Ücretli olarak çalışan 11 milyon kişinin yüzde 20'sinin de kayı dışı çalıştığını aynı  veriler ortaya koyuyor. İzlenen neo-liberal politikalarla, milyonlarca işçi, işsizlik ve açlık korkusuyla kayıt dışı çalışmak durumunda bırakıldı. Davutpaşa patlaması, Tuzla tersanelerinde yaşanan ölümler bu durumun kamuoyuna yansıyan sonuçlarından yalnızca birkaçı.

İşçileri örgütsüzleştirerek parçalayan oligarşi, şimdi de kazanılmış bir hak olan kıdem tazminatına gözünü dikmiş durumda. Kıdem tazminatı ödememek için sigorta primlerinde çalışanın haberi olmadan yıl içerisinde giriş çıkış yapma ya da başka bir firmaya geçiş gösterme gibi yöntemlere başvuran sermayeye karşı çıkan işçi hareketinin mücadelesi geriye düşürülüyor. Bırakın hak almayı, kazanılmış hakları dahi korumak için mücadele etmek zorlaştırılıyor. Oligarşinin kayıt dışı çalıştırmaya müdahale etmek bir yana, işsizlik sigortasını bahane ederek iş güvenliğini ortadan kaldırmaya çalıştırdığı anlaşılıyor.

Çalışma Bakanlığı tarafından hazırlanarak Bakanlar Kuruluna sunulan ve oradan da Ekonomi Koordinasyon Kurulu'nda görüşmeye alınacak olan istihdam paketinde kıdem tazminatı için ‘3 alternatif’ sunuluyor. Kaşıkla verip kepçeyle geri alan oligarşi, bu üç alternatifte de birinde doğrudan diğer ikisinde ise dolaylı olarak kıdem tazminatını ortadan kaldırmayı hedefliyor.

İşçi sendikaları konfederasyonlarının "Genel grev sebebimizdir" açıklamalarını yaptığı Kıdem Tazminatı Yasa Tasarısına karşı geniş emekçi kesimlerinin mücadeleyi arttırması ve güçlü bir direniş sergilemesi acil bir görev olarak sosyalistlerin önemli bir gündem maddesini teşkil ediyor.

Emek dünyasına yönelik saldırılar giderek şiddetlendiği bir momentte, enternasyonalist sosyalistlerin de bugünkü sendikal hareket içindeki ağırlığının bir hayli zayıfladığı görülüyor. Tam da bu nedenle, mevcut sendikal yönetimlerin ağırlıkla milliyetçi/ulusalcı eğilimin etkisi altında olması olgusu, ekonomik mücadelenin şovenizme, militarizme ve askeri vesayet rejimine karşı yürütülen demokrasi mücadelesiyle bütünleştirme perspektifiyle verilmesi ihtiyacını doğuruyor.

Gerek sendikal hareketi gerekse de geniş emekçi kesimleri enternasyonalist bir perspektife çağırabilmek için ise bugünkü parçalı ve güçsüz yapısıyla tek tek sosyalist öznelerin yürüttüğü faaliyetlerin gerekli olmakla birlikte yetersiz kalacağı ve bu yetersizliği ortadan kaldırabilmek için ancak kurulması hedeflenen çatı partisinin asli bileşeni olacak güçlerin hep birlikte yürüteceği etkili kampanyaların sonuç alıcı olabileceği anlaşılıyor.

***

Dünya ekonomik krizin içine yuvarlanırken, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi, Kürt Özgürlük Hareketi'nin tasfiyesini de içeren bir biçimde boyutlanırken, istikrarsızlıkları tetikleme potansiyelini taşıyan bu durumdan vazife çıkartan derin devlet mahsulü Ergenekon çetesine yönelik yürütülen operasyon da geçtiğimiz aya damgasını vurdu.

2007 Haziran’ında Ümraniye’de bir evde bombaların, TNT kalıplarının ve fünyelerin ele geçirilmesiyle başlayan sürecin, 22 Ocak Salı sabahı altı ayrı ilde eşanlı ev baskınlarıyla Ergenekon çetesinin önde gelen isimlerinin gözaltına alınmasıyla yeni bir evreye girdiği görülüyor. Orduda, Emniyette, MİT’te üyeleri olduğu anlaşılan Ergenekon örgütünün ağırlıklı olarak emekli askerler ve avukatlardan oluşan “sivil” kanadıyla sınırlı tutulan operasyon, kamuoyunun geniş kesimlerinde bazı kirli ve gizli ilişkilerin açığa çıkartılabileceği beklentisine yol açtığı gözlemleniyor. Örgütün, örneğin Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar, Danıştay suikasti ya da Ankara’da çok katlı otoparkta ele geçirilen ve PKK’nin üzerine yıkılmak istenen TNT yüklü minibüs gibi, siyasi faturası başka kesimlere kesilecek türden provokatif saldırı eylemleriyle bağlantılandırılması, öte yandan ‘devletin yeniden yapılanması üzerine’ hedeflenen siyasi hat üzerinde örneğin 301 duruşmalarında sergilenen faşist saldırganlıklara da imza atması, nasıl bir olguyla karşı karşıya olduğumuz konusunda yeterli ipuçlarını veriyor.

‘Sivil toplum örgütleri’ kurarak açık faaliyet yürüten, mafya ilişkilerini de kullanarak finansman sağlayan çetenin Orhan Pamuk’tan Leyla Zana’ya, Ahmet Türk’ten Sebahat Tuncel’e kadar birçok kişiye suikast hazırlığında olduğu iddia ediliyor. Bombalama ve silahlı eylem hazırlıkları yapan çetenin 2009 yılında bir darbenin ortamını hazırlayacak eylemler yapma planları olduğuna dair bilgiler ortaya çıkıyor.

Örgütün 2009’da bir darbenin ortamını hazırlayacak provokatif ve sansasyonel eylem hazırlıkları içinde olduğuna dair haberlerin kamuoyuna yansıtılması, kimi çevrelerde ucu derin devlete dokunacak bir temizlik harekatına girişildiği algısına yol açsa da, devletin kısmen denetim dışına çıkmış ve faaliyetleri AKP-Genelkurmay-ABD ittifakının önümüzdeki dönem için izlemeyi öngördüğü siyasal hatla uyumsuz olacağı tespit edilmiş belirli bir kadronun kısmen belinin bükülmesi söz konusudur. Bu operasyonun egemenler arası bir çatışmanın değil, bir uzlaşmanın sonucu olarak gerçekleştirildiği açıktır. Hükümet medyasının; Ergenekon çetesinin geçmiş dönemdeki darbe girişimlerini Emniyet'in ve MİT'in sağladıkları istihbaratlarla engellediklerini propaganda etmeleri tamamen manipülasyondur. Zira bu denli güçlü istihbarata olanaklarına sahip olduğu ve darbeler engelleyen Emniyet ve MİT'in Hrant Dink cinayetini neden engelleyemediğinin açıklaması yoktur. Aynı biçimde Şemdinli bombalaması sonrasında AKP'nin takındığı durum da ortadadır. Bunun doğal sonucu olarak da, buzdağının görünen kısmından daha fazlasını “görmemize” izin verilmeyecektir.

Büyükanıt’ın ‘iyi çocukları’ görevlerine döndürülmüşken, Susurluk’un üzeri örtülmüşken, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı kurşuna dizenler suçsuz bulunmuşken, Hrant Dink cinayetinin sorumluluğu bütün bağlantıların üstü örtülmeye çalışılarak birkaç kişiyle sınırlanmaya çalışılırken Veli Küçük’leri bugünlere getirenlerin ortaya çıkarılabileceğini ummak son aylarda giderek naifleşen bir liberal iyimserliğe tekabül edebilir ancak. 

2005 yılından bu yana Türkiye'de aynı ideo-politik çizgide olan çetelerce gerçekleştirildiği tespit edilebilen bir dizi suikast ve bombalama olayı yaşandı. Danıştay suikasti, Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanması, Şemdinli Umut Kitabevi'nin bombalanması,  Rahip Santoro cinayeti ve en son olarak da Hrant Dink cinayeti. Bu eylemlerin her biri tek tek ele alındığında adli soruşturma süreçlerinin bir noktada tıkandığı ya da engellendiği görülüyor. Dink cinayetinin hemen ardından gerçekleşen Malatya Katliamının soruşturmasında da benzeri bir tıkanma yaşanıyor.

Susurluk’un kamyonu da, Şemdinli’nin halkı da, Hrant Dink’i yüreklerine gömen yüzbinler de aynı karanlık duvara çarpıyor: Türkiye, soğuk savaş sonrasında kontrgerillasını dağıtmaya yeltenmeyen tek NATO ülkesidir.

Bu vatanperverlerin geçmişleri, Sovyet tehdidine karşı sözde bir mukavemet örgütlemek için CIA tarafından kurdurulmuş ve bu tehdidi bertaraf etmek için; bu ülkede Çorum, Maraş katliamlarını gerçekleştirmiş, yüzlerce aydını, bilim insanını katletmiş Türk gladiosuna dayanır. Vurmak kırmak konusunda talimlidirler. Sovyet tehdidinin kalkmasının ardından ise Kürtlere karşı sürdürülen sömürgeci kirli savaşın hemen her kademesinde yer alan, katleden, asan, kesen, dışkı yediren ve tüm bunları vatanperverlik adına yapanlardır bunlar. Bunlar özel savaş ahtapotunun kollarından biridir. Merkezi Ankara'da olan bu ahtapotun daha birçok kolu vardır ve bu kollar yerli yerinde durmaktadır.

Çünkü Kürtlere karşı mücadele eden oligarşik sistemin bu nevi yapılara ihtiyacı vardır. Özel savaş ahtapotu varlığını sürdürmektedir, o nedenle çeteler varlıklarını sürdüreceklerdir. Kürt sorunu tüm çözümsüzlüğüyle ortada durmaktadır. Yani yakılacak yıkılacak daha çok yer, vurulacak öldürülecek daha çok insan vardır.

Çete operasyonları ve hukuki süreçler derin gerçekleri açığa çıkaramayacak. Bilinen bazı gerçekleri bir yerden sonra örterek birilerini kısmen cezalandırırken açığa çıkmamış/çıkarılmak istenmeyen çeteleri de rahatlatacaktır. Bu da iyi çocuklara sahip çıkanları, marş-bayrak simgesiyle başka bir deyişle “vatan millet Sakarya” edebiyatıyla politika yapanları rahatlatacak ve zaman kazandıracaktır. Kazandıkları her zaman, Kürtler, devrimciler, sosyalistler için daha çok ölüm, gözaltı ve cezaevi olurken; işçiler-emekçiler, işsizler için daha çok yoksulluk ve sefalet olacaktır.

Bütün göstergeler 4 Mayıs Dolmabahçe ve 5 Kasım Beyaz Saray mutabakatlarının bir gereği olarak oligarşik devletin planlarını daha sorunsuzca uygulayabilmek için bu operasyona giriştiğine işaret ediyor. Kürt sorununda ABD-AKP-Genelkurmay uzlaşmasıyla girilen yeni dönemin gerekleri yerine getirilmekte, bu uzlaşmaya sığmayacak uyumsuz kesimlerin manevra kabiliyetleri sınırlandırıyor. 

Operasyonun son derece sınırlı tutulduğu ve Ergenekon’un siyasal çizgisinin halen varlığını sürdüren ulusalcı akımda içkin olduğu gerçekleri gözden kaçırılmamalıdır. Olası bir iktisadi kriz ve Kürdistan’a yönelik kara harekatının sürdüğü koşullarda bu yapılanmanın tekrar provokatif eylemlere girişebilme ve toplumsal tabanını genişletme koşulları hala söz konusudur. Kürt halkına yönelik inkar ve imha politikasından vazgeçilmediği ve emperyalist paylaşım mücadeleleri derinleşerek devam ettiği sürece bu tür faşist organizasyonlardan ve devlet çetelerinden kurtulmanın mümkün olmadığı açıktır. 

***

Üniversitelerde başörtüsüne tanınan serbesti de Ergenekon operasyonuna sınırlı vize veren oligarşik güçler arasındaki bir uzlaşmanın sonucu olarak değerlendirilmelidir.

Üniversitelerde başörtüsü yasağına SDP başından beri karşı çıkmış, partili kadınlar bu kadınların hak taleplerini desteklemiştir. Ama bunu kadınların örtünmesinin kendi başına demokratik bir içerik taşıdığı için değil, fakat yasağın kendisi anti demokratik olduğu için yapmışlardır. Başörtüsü yasağını kaldırmak demokrasinin gereği olmakla birlikte, şu anda bu konuda yapılan anayasa değişikliklerinin demokratik anlamının ve içeriğinin son derece yetersiz ve sınırlı olduğu görülmelidir.

Eğitim öğretim sistemimizin yasakçı yönetmelik ve yasalarla devletin kıskacına alınmış, özgür bilimsel demokratik yaklaşımdan uzak, militarist, erkek egemen bir yapılanma içersinde olduğu bir gerçektir. Son zamanlarda yeni liberal politikaların gereği olarak paralı hale çevrilmeye, eğitim bir hak olmaktan çıkarılıp yalnızca parası olanlar için bir imtiyaz haline getirilmeye çalışılıyor. Anadilde eğitim anayasal ve yasal düzenlemelerle engelleniyor. Okullarda, üniversitelerde gençler düşünce özgürlüğünden yoksun bırakılıyor ve fikirlerinden dolayı okullardan uzaklaştırılıyor, atılıyor, eğitim hakları ellerinden alınıyor. Ve tabii ki tüm bunların yanı sıra başörtülü öğrenciler ayrımcılığa maruz kalarak yüksek öğrenimden yoksun bırakılıyorlar.

İlk, orta ve yüksek öğrenimdeki tüm yasakçı yönetmelik ve yasalar iptal edilmeksizin, anadilde ve parasız eğitim anayasal güvence altına alınmaksızın, okullardaki cinsiyetçilik ve cinsiyet ayrımcılığının ortadan kaldırılmasına dönük düzenleme ve yaptırımlar  hayata geçirilmeksizin, eğitimi kesintiye uğratan ve engelleyen ifade ve düşünce özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılmaksızın, eğitim kurumlarında militarist yapılanmalara son verilmeksizin, devlet güvenlik güçleri üniversitelerden çıkarılmaksızın, YÖK kaldırılmaksızın, üniversiteler üzerindeki devlet denetimi kaldırılmaksızın, özerkleştirilmeksizin, eğitimin özgürleşmesinden bahsedilemeyeceği açıktır. Demokratik, bilimsel, anadilde, parasız eğitimin önündeki tüm engelleri kaldırmadan yapılan anayasal yasal düzenlemelerın tek başına yeterli olamayacağı görülmelidir. Dolayısıyla, ulusalcı-laikçi öğrenci gruplarının üniversitelerde başörtüsü serbestisine itiraz etmek temelinde yükseltmeyi deneyecekleri çizginin     üniversitelerde özgürlükleri genişletmeyeceği tam tersinden yasakçı ve askeri vesayet rejimi yanlısı çizgiyi pekiştireceği tespit edilmelidir. SDP, demokratik, bilimsel, anadilde, parasız eğitimin önündeki tüm engelleri kaldırma perpektifi doğrultusunda verilecek bir mücadelenin geçmişte olduğu gibi bugün de tarafı olacaktır.

Türkiye’deki mevcut laiklik anlayışı Kemalist ideolojiyle bağlantılı şekillenmiş ve resmi ideolojiye uygun militer, bürokratik bir yapılanmanın uzantısı tarzında ele alınmıştır. Avrupa’daki laiklik anlayışından bir çok yönüyle farklı olan bu laiklik özgürlükçü değil devletçi bir laikliktir. Devlet eliyle biçimlenmiş ve devletin resmi ideolojisinin uzantısı olarak biçimlenmiş bu laikliğin asla demokratik ve özgürlükçü bir laiklik anlayışı olmadığı görülmelidir. Türkiye’nin resmi laiklik anlayışı anayasal hükümler altına alınmış Diyanet İşleri Başkanlığı'yla vücut bulan sünni hanefi mezhebin diğer inançlar üstünde hakimiyetine ve azınlıkta kalan inanışların baskısına olanak tanıyan, zorunlu din dersleriyle bu hakimiyeti dayatan, devlet eliyle kuran kursları açan ve tüm bu teşkilatlanmaya bütçeden pay ayıran bir yaklaşımdır. Din ve devlet işlerini birbirinden ayırdığı savunusuna dayanan Kemalist laisizm devlet eliyle birinci elden bir mezhebin egemenliğini sağlamaya yönelmiş olması itibariyle temelden tutarsızdır. Bu anti demokratik bir laikliktir zira herhangi bir inancın hakimiyetinin örgütlendiği yerde demokrasiden bahsedilemez. Dolayısıyla başörtüsü serbestisi karşısında “laiklik elden gidiyor” yaygarasını kopartanların aslında Hanefi-Sünni inancının üzerine bina olan askeri vesayet rejiminin değirmenine su taşımakta oldukları görülmelidir. 

Olması gereken, inanç özgürlüğünün inanan-inanmayan tüm kesimleri kapsar tarzda garanti altına alınması, hiçbir inancın diğerleri üzerinde hele hele de devletin bütçe ayırması yoluyla hakimiyet kurmasının olanaklı olmadığı, devletin inançlı inançsız azınlık çoğunluk demeden tüm toplumsal kesimlere eşit mesafede olduğu, inançlar üstü herhangi bir bürokratik örgütlenmenin yapılandırılmadığı, herhangi bir inanca dair zorunlu din eğitiminin dayatılmadığı demokratik laik bir anayasal düzenlemedir. Bu nedenle, SDP gerçek laikliğin kazanılması perspektifinden hareketle; Alevi inancının resmi olarak tanınmasını, ruhban okullarının açılmasının önündeki yasakların kaldırılmasını, zorunlu din dersi uygulamasına son verilmesini, nüfus kağıdından din hanesinin kaldırılmasını ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bir an önce kaldırılması gerektiğini önemle vurgulamaktadır.

Başörtüsü tartışmalarının merkezinde kadınlar var. Ama tartışan komisyonlarda karar merciinde erkekler var. Bu, kadın bedeni üzerindeki erkek denetiminin uzantısıdır. Üniversitelerdeki kadınları özgürleştirmek de erkeklere düştü. Başörtüsü ilgili düzenlemenin görüşüldüğü komisyonda ne MHP’den ne de AKP’den tek bir kadın milletvekili konumlan(a)madı. Kadınları nesneleştirerek tartışılan başörtüsü meselesinde, kadın milletvekillerinin de nesneleştirildiği gözlendi. Komisyonda her şey erkek vekillerce karara bağlandıktan sonra meclis kürsülerinden savunmak vitrin olarak AKP’li ve MHP’li kadınlara düştü. Örtünme özgürlüğünü kadınlara bahşedenler kadınların ne biçimde örtüneceğini de belirleme çabası içindeydiler. Üniversitelerde kadın öğrencilerin örtüleri değil onu nasıl bağladıkları denetim konusu haline gelecekti.

SDP, bir kadının bedeninin denetimi ancak kendisinde olması gerektiğini ve nasıl giyineceğine özgürce kendisinin karar verebilceğini savunmaktadır. Başörtüsü takmak kadınların eğitimden ve kamusal alandan dışlanmalarına gerekçe olmamalıdır. Elbette ki başörtüsü ve din; kadınların kurtuluşu perspektifi çerçevesinde savunulamaz, ancak yasaklarla kadının kamusal alanda nasıl giyineceğini belirlemek de kadının bedenine müdahale anlamına gelir ki bunun da kabul edilebilir olmadığı görülmeldir.

AKP hükümeti ise kadın erkek eşitliğinin sağlanması, erkek egemen toplumsal yapının değişmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için hiçbir düzenleme yapmadığı, hatta Erdoğan’ın ağzından kadınlara “batının ahlaksızlıklarını devralmayın” tarzında uyarılar yaptığı halde, bugün başörtüsü üzerinden kadının eşitliği ve özgürlüğü sorununu tartışıyor. Kadını nesneleştirerek tartışan bu zihniyetin; nasıl namus kavramını kadınları nesneleştirerek kadın üzerinden namus kavgası veriyorsa, başörtüsü konusunda da kadını nesneleştirerek, nesneleştirilen kadın üzerinden din laiklik kavgası verdiğinin görülmesi gerekmektedir.

Bu oynanmaya çalışılan oyunu boşa düşürecek en değerli adım demokrasi cephesi etrafında Kürt ve Türk emekçilerinin tabanını oluşturacağı, sosyalistlerle, demokrasiden yana tüm toplumsal kesimlerle, Kürt özgürlük hareketinin ittifakının somut bir biçimi olan çatı partisinin bir an önce hayata geçirilmesi yoluyla olacaktır. Çatı partisi halkların gerçekleri görmesini engelleyen her türlü perdelemeyi ortadan kaldırarak onları sınıfsal ve politik bilinçten yoksun bir kutuplaşmadan sıyırarak, ortak çıkarları doğrultusunda demokrasi talebi etrafında oligarşiyle mücadeleye yönlendirmek için en uygun araç olarak yapılanmalıdır. Sözde değil özde bir eşitlik özgürlük ve demokrasinin tek teminatı bu ortak mücadeleyi örmekten geçmektedir. 301 başta olmak üzere düşünce ve ifade özgürlükleri önündeki engellerin kaldırılması, Kürt sorununun demokratik siyasal çözümünün önünün açılması, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir anayasanın yapılması, eğitim kurumlarının eşitlik ilkesine uygunlaşması, özgürleşmesi, demokratikleşmesi, kadınların emek beden ve kimlikleri üzerindeki her türlü denetimin ortadan kaldırılması, sömürüyü, yoksulluğu artıran politikaların engellenmesi ve daha birçok talebin gerçekleşmesi demokrasiden yana en geniş cephenin örgütlenmesinden geçmektedir. Bu bütünlüklü talepler paketinin içinde başörtüsüne dönük yasakçı zihniyetin de ortadan kaldırılması sözde değil özde bir yaklaşım olabilecektir.

***

Anayasa tartışmalarına da sözde değişim arayışlarının damgasını vurduğu görülmektedir. Askeri vesayet rejiminin hüküm sürdüğü, AKP’nin parlamento çoğunluğunun Kürt sorununda çözümsüzlük temelinde militarist güçlerle açık bir uzlaşmaya girdiği, liberal çevrelerin, bu uzlaşmayı görmezlikten gelerek askeri vesayet rejimine karşı AKP ile işbirliğini sürdürdüğü, toplumda demokratik bir anayasadan yana güçlü bir sınıfsal, kitlesel hareketin ortaya çıkmadığı, sendikal hareketin bölünmüş olduğu, sosyalist solun kitlelere öncülük edemediği, Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye’deki sol ve demokratik güçler arasında ittifakın henüz oluşturulamadığı koşullarda, TBMM’nin demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anayasa yapması mümkün ve olası değildir.

Öte yandan savaş koşullarında demokratik bir anayasanın yapıldığı da tarihte görülmemiştir. Bir yandan savaş sürerken, diğer yandan anayasadaki askeri vesayet rejimine dayanak olan anti demokratik anlayışı tasfiye etmenin mümkün olmadığı görülmelidir.  Bir yandan “bölücülüğe” karşı savaşıyoruz denirken, diğer yandan Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan anayasa maddelerinin ortadan kaldırılabileceğini düşünmek liberal iyimserliğin öngörüsüzlüğünün kanıtıdır. O nedenle, mevcut parlamento, AKP hükümeti, özellikle AKP içinde yer alan liberaller eğer yeni bir Anayasa yapma konusunda samimiyseler, yeni Anayasa sürecini operasyonlara son vererek başlatma konusunda ısrarlı olmak zorundadırlar. Demokratik anayasa ancak ve ancak barış koşullarında gerçekleşebilir. SDP, savaşa son vermeyenlerin demokratik anayasa iddialarının bütünüyle bir aldatmaca olacağının altını ısrarla çizmektedir.

***

Kürt sorununda çözümsüzlük siyasetinin ve başörtüsü geriliminin yarattığı siyasal atmosferin, Türkiye'deki hakim ve muhalif siyasal öznelerin mevcut konumlanışlarını da yeniden tarif etme zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktığı görülüyor. 

Askeri vesayet rejiminin mütahakkim öznesi olan Genelkurmay'ın içine girilen dönemde ikili bir strateji izlediği görülüyor. Bir yandan ABD ile kurduğu müttefiklik ilişkisi üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi'ni askeri olarak bitirmek istiyor, diğer yandan da DTP'yi zayıflatmak için Kürt illerinde AKP kartını oynamaya soyunuyor. Aynı zamanda ABD'nin Ortadoğu projeksiyonuyla da uyuşan bu strateji Genelkurmay'ın şimdilik başörtüsü tartışmaları başlığında sessiz kalmasını, emekli askerlerin kurduğu Ergenekon örgütüne yönelik kısmi operasyona vize vermesini gerektirdiği anlaşılıyor.  Genelkurmay'ın izlediği stratejinin sonuçları ortaya çıkana kadar bu mutabakat zeminin devam edeceği öngörülebilir. Ancak bu stratejinin sonuçları ortaya çıkmaya başladıktan sonra Genelkurmay'ın AKP'ye yönelik politikasını, verdiği tavizleri geri almak temelinde yeniden belirleyeceği açıktır. Bu nedenle, üniversitelerde başörtüsü serbestisi üzerinden laikçi-ulusalcı akımların yükselttiği “şeriat korkusu” siyasetinin, Genelkurmay'ın AKP'ye -ve sivil siyasete- yönelik ihtiyaç duyduğuna müdahale edebilmesi için gerekli meşruiyet zeminini potansiyel olarak sunduğunu tespit etmek gerekiyor.  

AKP'nin ise Genelkurmay'la uzlaşarak askeri vesayet rejimine boyun eğdiği, askeri vesayet rejiminin imha ve inkar temelinde belirlenen Kürt politikasına eklemlendiği anlaşılıyor. Kuşkusuz bu mutabakatın sonsuza kadar sürmeyeceğini bildiğinden, özellikle Emniyet Teşkilatı içindeki tahkimatını artıran AKP'nin sivil bürokrasiyi de ele geçirmeye çalıştığı görülüyor. AKP'nin MİT ve Emniyet'le işbirliği içinde düzenlediği Ergenekon operasyonu da bu çerçevede bir anlam kazanıyor. Ancak gerek bir iktisadi krizin kapıda olması gerekse de Genelkurmay'ın işini bitirdikten sonra AKP'yi tasfiyede bir an için bile olsun tereddüt etmeyecek olması bu partinin üzerinde yürümeye çalıştığı ince yolun iki tarafının uçurumlarla çevrili olduğunu gösteriyor. 

Başörtüsü meselesi üzerinden bir hamle yaparak gündeme oturan MHP'nin ise 22 Temmuz sonrasında bir strateji değişikliğine gittiği görülüyor. Anti-ABD'ci vurguları olan Ergenekon çizgisi doğrultusundaki “ulusalcı” akımla seçim öncesinde fazlasıyla hemhal olan MHP, bu çizgisini değiştirerek, AKP'nin çökmesi halinde yerine aday olmaya dönük bir stratejiye yöneldiğinin işaretlerini veriyor. MHP'nin izlediği yeni stratejisinin zayıf yanı ise AKP'nin aksine Kürt illerinde tutunma şansının olmamasıdır. MHP'nin planının tutması Genelkurmay'ın Kürt Özgürlük Hareketi'ne yönelik operasyonunda sonuç almasına bağlı olduğu söylenebilir. Aynı nedenle MHP'nin önümüzdeki dönemde gerçekleştirilmesi kuvvetle muhtemel olan kara harekatını var gücüyle destekleyeceği ve bu konuda AKP'yi sıkıştırmaya çalışacağı beklenmelidir.

CHP'ye gelindiğinde ise; bu Kemalist partinin ciddi bir sıkışıklık içinde olduğu görülüyor. Bir yandan net bir anti-ABD'cilik yapamadığı için yükselen “ulusalcı” dalganın rüzgarını tam olarak arkasına alamıyor, diğer yandan da başörtüsü meselesinde izlediği politikayla geniş dindar kesimlerle arasındaki mesafeyi daha da büyütüyor. Bu ikircikli politika CHP'yi iyiden iyiye arafta bırakıyor. Bu noktada, CHP'nin sokak hakimiyetini de hem Cumhuriyet mitingleri sırasında hem de başörtüsü yasağını destekleyen mitingler sırasında Tuncay Özkan'ın “Biz kaç kişiyiz?” hareketine bıraktığı görülüyor. Bol keseden Anti-ABD'ci ve anti-IMF'ci söylem tutturan Tuncay Özkan'ın “ulusal sol”cu bir hareketi inşa etmeye çalıştığı görülüyor. Bu harekete, MHP'nin de kulvar değiştirmesinin sunduğu rahatlıkla sosyalist hareketin şovenizmle malul kesimlerinin de itibar ettiği anlaşılıyor. Tuncay Özkan'ın CHP kongresi sonrasında bir grup milletvekiliyle birlikte ve kimi milliyetçi sol örgütleri de kapsayarak yeni bir partileşme girişimine soyunmasının güçlü bir olasılık olarak belirdiği görülüyor.

TBMM'deki yegane demokratik parti olan Kürt halkının temsilcisi DTP'nin ise askeri vesayet rejiminin tüm bileşenlerinin ideolojik ve hukuki saldırılarına maruz kaldığı görülüyor. Askeri vesayet rejiminin “üvey evladı” AKP de bu saldırıda bombardımanında diğer partilerden geri durmuyor. DTP Genel Başkanı Nurettin Demirtaş'ın tutuklanması, yargının DTP'ye yönelik kapatma planlarına kara harekatının hazırlıklarının yarattığı basınç ekleniyor. Diğer yandan Cizre'deki 15 Şubat eylemleri sırasında 16 yaşındaki Yahya Menekşe'nin poliz panzeri tarafından ezilerek katledilmesinin bölgedeki tansiyonu iyiden iyiye yükselttiği görülüyor. Yükselen tansiyonun yansıdığı Batman'daki gösterileri yatıştırmak isteyen DTP Milletvekili Bengi Yıldız ile Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan'a ise çevik kuvvetin darp etmesi, devletin önümüzdeki dönemde izlediği Kürt politikasının ne olacağının ipuçlarını sunuyor. DTP'nin ise bu kıskacı aşabilmek ve kendisine yönelen saldırıları dağıtabilmek için en yetkili ağızlardan “çatı partisi” formülünü dillendirdiği görülüyor. DTP Grup başkanvekili Selahattin Demirtaş'ın "İlerici demokrat, aydın, sol liberal kesimlerin en azından mevcut sisteme karşı güçlerini birleştirmeleri, taktiksel ittifak yerine stratejik bir birliktelik, çatı partisi ihtiyacı uzun süreden beri tartışılıyor. DTP bu sürecin pozitif yöne evrilmesi için çaba sarf ediyor” açıklamasını DTP Grup Başkanı Ahmet Türk'ün "Biz bu çatı partisini etnisiteye dayalı değil, toplumu kucaklayacak, bütün aidiyetleri de görerek, kabullenerek, demokratik, kültürel, kimliksel haklarını inkar etmeden, bunları güvence altına alacak, bir kucaklaşmayı esas alan demokratik siyasi bir çıkış olarak değerlendiriyoruz. Türkiye'nin böyle bir harekete ihtiyacı var" diyerek teyid ettiği görülüyor.

Görüldüğü üzere ülkedeki siyasal akımların konumlanışları yeniden şekillenirken, sosyalist solun gündeme müdahale edemediği görülüyor. Başörtüsü tartışmaları sırasında da bu zayıflığın bir kez daha teyid edildiğini söylemek mümkündür. Solun bu bahiste geliştirdiği yegane politikanın “havet”çilik olduğu görülüyor. İki kutuplu dünyanın çökmesinden bu yana giderek yaygınlık kazanan ve 27 Nisan muhtırası sonrasında “Ne Şeriat Ne Darbe” söyleminde de ifadesini bulmuş olan “havet”çi politika, solu siyasal mücadelenin asli bir kutbu olma perspektifinden giderek uzaklaştırmakla kalmıyor, bunu bir tarz haline dönüşüyor. Gerçek güçlere, somut olanaklara dayanarak uygulanabilir bir politik varlığa kavuşmayı öncelikli görmeyen solun bu zaafından kurtulması ise mümkün görünmüyor.

***

Genelkurmay-AKP-ABD mutabakat zemininde bütünleşen askeri vesayet rejiminin Kürt sorununda çözümsüzlük ve inkar politikasının güncel bir versiyonunu yürürlüğe soktuğu anlaşılıyor. Bu paket programının sacayaklarını ise şu maddeler oluşturuyor:

1)    29'uncu Kürt ayaklanmasının fillen önderliğini yürüten PKK'nin ABD'nin de desteğiyle tasfiyesi için her türlü askeri operasyonun yürütülmesi,

2)    Kürt kimliğinin İslam üst kimliği içinde eritilerek ideolojik düzeyde yok edilmesi veya en azından güçsüzleştirilerek önemsizleştirilmesi,

3)    Kürt halkının yasal platformdaki temsilcilerinin tasfiyesi.

Askeri vesayet rejiminin bugün izlediği siyasetin ana teması bu. Ayrıca bu üç maddenin birbirine ayrılmaz bir biçimde bağlı olduğu anlaşılıyor. Yani hem Kürt halkının hem de Türkiye'nin tüm barış ve demokrasi güçlerinin karşısında her biri diğeriyle ilişkili maddelerden oluşan bir paket program duruyor.

Paket programda hedeflenen iki maddenin -PKK'nin tasfiyesi ve Kürt kimliğinin İslam kimliği içinde eritilmesinin- başarıya ulaşması koşullarında yalnız DTP'den değil, Türkiye'de yürütülen demokrasi mücadelesinin de en güçlü ve en kitlesel bileşeni olan ezilen Kürt halkının mücadele dinamiğinden de yoksun kalınacağı gözden kaçırılmamalı.

Yani oligarşi tarafından Kürt halkının varlığına ve özgürlük özleminin yok edilmesine yönelik yürütülen programın, aynı zamanda Türkiye'deki tüm demokrasi mücadelesine karşı da yürütüldüğünün anlaşılması gerekiyor.

Geçen bahardan itibaren sınıra orantısız bir askeri güç yığmış olan Türkiye’nin, bombardımana başlamasının hemen ardından, sıcak takip gerekçesiyle 300 kadar askerinin sınırı geçmesi, ertesi gün çekilmiş de olsa, başlangıçta güvenlik şeridi olarak bir askeri işgale kalkışma niyetinin açık göstergesidir. Türkiye hızla başka ülke topraklarını işgal ve ilhakı kendince meşrulaştıran bir politik atmosfere sürüklenmektedir.

Kısa bir zaman dilimi içine sığdırılan başbakan, genelkurmay başkanı, ikinci başkanı ve MİT müsteşarı ile ABD dışişleri bakanı, adalet bakanı, ABD’nin Irak özel temsilcisi vb.’nin Bağdat-Londra-Washington-Ankara-Güney Kürdistan ziyaret trafiklerine, basında güneye yönelik bir kara operasyonu hazırlıklarının hızlandığı yorumlarının yer alması eşlik etti. ABD-Türkiye arasındaki üst düzey diplomatik trafiğin giderek yoğunlaşması ve Mart ayında da ABD başkan yardımcısı Cheney’nin Ankara’ya gelecek olması bölgede yeni bir gelişmenin habercisi olarak görülmelidir. KCK yürütme konseyi başkanı Murat Karayılan baharla birlikte bir kara operasyonunun yüksek bir ihtimal olduğunu, Türkiye’nin siyasi, diplomatik ve askeri hazırlıkları yapmakta olduğunu açıklaması da bu olguyu teyid ediyor.

Türkiye Kürt sorununda çözümsüzlük politikasını askeri araçlarla sürdürme konusunda kararlı ve hem bir iç savaş hem de bölgesel savaş tehlikesi karşısında da hazırlıklı bir çizgi izlemektedir.

Yoksulluğu ve işsizliği daha da boyutlandırması kaçınılmaz olan bir kara harekatının aynı zamanda ormanların, ovaların ve yaylaların ekosistemlerini yok edebilecek boyutta ekolojik yıkıma yola açacağı da açıktır. Olası bir savaş durumunda kullanılacak kimyasal ve benzeri silahlar yalnızca Kürdistan'ın ekosistemine zarar vermekle kalmayıp, aynı zamanda etkileri tüm bölgede görülecek tahribatlara yol açacaktır.

Tüm bu nedenlerle, PKK'nin tasfiyesi için düzenlenmesi hedeflenen kara harekatına karşı çıkmadan, dahası bunu engellemeyi başarmadan ne Kürt sorununun demokratik zeminde çözülebileceğini, ne Türkiye'nin demokratik bir anayasaya kavuşabileceğini, ne TCK'daki 301. madde gibi anti-demokratik maddelerin kaldırılabileceğini, ne emek hareketinin enternasyonalist temelde yeniden yapılanabileceğini, ne de ülkede özgürlükçü bir laikliğin tesisinin mümkün olabileceğini beklemenin bir gerçekliğinin bulunmadığı görülmelidir. 

Aynı nedenle, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin, Alevilerin, gayri müslimlerin, ateistlerin ve diğer etnik toplulukların özgür ve eşit koşullar altında yaşayabilme mücadelesinden, emeğin sömürü düzeninden kurtuluş mücadelesinden, gençliğin özgüz-bilimsel-demokratik üniversite mücadelesinden, kadınların erkek egemenliğine karşı kurtuluş mücadelesinden, kapitalizmin kar hırsının boyutlandırdığı ekolojik yıkıma karşı mücadeleden ayrı olmadığının görülmesi gerekiyor.

SDP, “şeriat mı geliyor” biçimindeki suni korkularla milliyetçi kulvarlarla sürüklenmek, askeri vesayet rejiminin değirmenine su taşımak yerine veya “havet”çi boşluğa düşen politikalara savrulmak yerine, ülkedeki tüm demokrasi güçlerine; Kürt Özgürlük Hareketinin, sol güçlerin, sendikal hareketin, gayrimüslim azınlık topluluklarının, Çerkeslerin, Lazların, kadın hareketinin, çevre hareketinin, gençlik hareketinin ve aydınların bir araya gelerek demokratik taleplerini gerçekliğe dönüştürmenin aracı olarak demokrasi mücadelesinin merkezine oturacak ve ülkedeki siyasal mücadelelerin temel bir kutbunu temsil edecek bir çatı partisinin kurulması için harekete geçme çağrısını yapıyor.

Kara harekatına karşı gerçek demokrasi hareketi için ileri!

 

 


PARTİ MECLİSİ KARARLARI


2. Parti Meclisi Kararları

17 Şubat 2007


1. Parti Meclisi Kararları

16 Aralık 2007


3. DÖNEM PARTİ MECLİSİ KARARLARI