SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ

6. Parti Meclisi Kararları


28 Mart 2010


 

SDP 6. Parti Meclisi, 28.03.2010 günü İstanbul’da toplandı. Toplantıya Semra Uzunok, Sultan Seçik, Yadigâr Salihoğlu, İlknur Tanrıverdi, Dilay İnkaya, Çağlar Demiröz, Yeliz Ergün, Begüm Oğuz, Hüseyin Gür mazeretli olarak katılmadı.

 

GÜNDEM:

1) Politik durum

2) Partideki cinsiyetçi uygulamalar ve görevlerimiz.

3) 4.Konferans/Kongre sürecinin örgütlenmesi

4) Program ve tüzük

5) Birlik girişimleri ve DBH

6) Tekel direnişi ve SDP

7) Serbest

 

SDP 6. Parti Meclisi,

Mart ayının sınıf mücadeleleri tarihinde taşıdığı önemden hareketle:

8 Martı yaratan New York’lu dokuma işçisi kadınları,

12 Mart’ta Gazi Mahallesinde faşistler ve devlet güçleri tarafından katledilen devrimcileri,

16 Mart’ta faşistler tarafından katledilen devrimci öğrencileri,

18 Mart Paris komünarlarını,

21 Mart’ta Kürt halkının eşitlik ve özgürlük talebini işkencelere, faili meçhullere, katliamlara karşın yükseltenleri

30 Mart’ta Kızıldere’de katledilen devrimci önderleri selamlıyor ve anıları önünde saygıyla eğiliyor.

 

Genel Başkan Rıdvan Turan’ın politik ve örgütsel durum üzerine yaptığı sunuşun ardından Parti Meclisi belirtilen gündemler çerçevesinde şu kararları aldı:

 

KARARLAR:

1) PM’de yapılan değerlendirmeler ışığında politik durum metni karar altına alındı (EK 1). Anayasa değişiklik teklifine ilişkin “12 Eylül anayasası çöpe, 12 Eylül darbecileri yargı önüne” başlıklı metin karar altına alındı (EK 2).

2) SDP’li kadınlar tarafından, özellikle 8 Mart hazırlık sürecinde görünür hale gelen erkek egemen uygulamalara dair tüm partiyi göreve ve özeleştiri vermeye çağıran metin sunuldu (EK 3). Bu değerlendirmeler ışığında Parti Meclisi, erkek egemenliğin saflarımızda ilerlemesinde en temel etkenlerden biri olan “parti içi krizin”  ve partideki cinsiyetçi uygulamaların konferans/kongre sürecinde yapılacak illerdeki tüm toplantılarda gündem haline getirilmesi, bundan sonraki parti meclisinde de gündemleştirilmesi ve konferansın gündemlerinden biri haline getirilmesine karar verir.

3) Parti Meclisi Karar Tasarıları Komisyonuna konferansa, yaşanmış olan “parti içi kriz”in değerlendirilmesine ilişkin karar tasarısı hazırlanması görevi verir.

4) 4. Konferans/Kongre hazırlık komitesinin gerçekleştirdiği toplantının bilgisi verildi ve hazırlıklar değerlendirildi. Bu değerlendirmeler ışığında, PM, ‘mücadele için birlik, birlik için mücadele, devrim için sosyalist demokrasi’ sloganını Konferans/Kongre ana sloganı olarak belirler. Konferans/Kongrenin bütün üyelerin doğrudan katılımıyla yapılmasına, Kongre’nin 30 Mayıs 2010’da saat: 9.00’da başlatılmasına karar verildi. Kongre hazırlıkları çerçevesinde iç ve dış mekân afiş basılmasına, ayrıca süreci örgütlerken basılacak tüm materyallerde kullanılmak üzere bir logo tasarlanması kararlaştırıldı..

5) Konferans/Kongre hazırlıkları çerçevesinde, il örgütleri ve il temsilcilikleri en geç bir hafta içerisinde asil ve fahri üyelerden oluşan tüm üyelerin listelerini Konferans/Kongre hazırlık komitesine iletmelidir. İl örgütleri büyük kongreye çağırabilecekleri aydın, sanatçı ve diğer siyasi çevrelerden insanların listesini komiteye iletmelidir.

6) Konferans/Kongre hazırlıkları çerçevesinde bütçe oluşturulması amacıyla Ulaş, Rıdvan ve Hüseyin Taka’dan oluşan bir komisyon oluşturulmuştur. Parti Meclisi, Konferans/Kongre giderlerinin paylaşılması ve kongre sürecinin bütün üyelerimizce sahiplenilmesi amacıyla her üyenin öğrenci, işçi ve serbest meslek oluşuna göre orantılandırılmış belirli bir katkıda bulunmasını uygun bulmuştur. Tüm il örgütlerimiz 9 Mayıs’ta yapılacak olan 7. Parti meclisine gelirken il örgütlerinin Konferans/Kongre bütçesine ne kadar katkı sağlayabileceğine dair bir liste oluşturmalı ve bu listeyi komisyona iletmelidir.

7) 4. Konferans/Kongre için Karar Tasarıları Komisyonu Rıdvan, Ekin, Tahir, Günay, Barışta, Afşin, Güleren, Dilay’dan oluşturuldu.

8) Karar Tasarıları Komisyonuna, Konferansın üyeliklerin güncellenmesi konusunda parti meclisini görevlendirmesi ile ilgili karar tasarısı oluşturması görevi verildi.

9) Program ve Tüzük komisyonunca hazırlanan Program taslağı ve Tüzük değişiklik önerileri sunuldu ve üzerine tartışıldı. Program ve Tüzük komisyonuna PM’de tartışılan önerileri ekleyerek il örgütlerinde tartışmaya açılacak metni 7 Nisana kadar tamamlama görevi verildi. MYK, 7 Nisanda Program ve Tüzük komisyonunun hazırlamış olduğu metni il örgütlerine gönderecektir. İl örgütleri program taslağını tartışmak üzere toplantılar yapacak ve illerden şekillenecek öneriler en geç 1 Mayıs akşamına kadar komisyona iletilecek, bu önerileri değerlendiren Komisyon metni en geç 6 Mayısta parti grubuna gönderecektir. 9 Mayısta yapılacak 7. Parti Meclisinde Konferans/Kongreye sunulacak Program ve Tüzüğe son hali verilecektir.

10) TÖP ile devam etmekte olan birlik görüşmelerinin bilgisi verildi. TÖP ile oluşturulan hareket planı PM’nin onayına sunuldu ve kabul edildi.

11) DBH faaliyetinin bilgisi verildi. 12.03.2010 tarihinde BDP genel merkezinde yapılan SDP’nin genel başkan ve MYK düzeyinde katıldığı toplantının bilgisi genel başkan Rıdvan Turan tarafından verildi. Özellikle DBH’nin içine girdiği sürecin bundan sonra daha olumlu olacağı, tüm gücümüzle faaliyeti güçlendirmek noktasında irade gösterilmesinin önemine değinildi. DBH yürütmesindeki SDP temsilcisi Günay Kubilay’ın sunumunun ardından, 11 Nisan tarihinde yapılacak olan ve DBH’nin bundan sonraki faaliyet programının ve örgütlenme hattının belirleneceği genişletilmiş koordinasyon toplantısına illerden katılıma özen gösterilmesine, ayrıca DBH faaliyetlerinde daha fazla üyemizin yeralması kararı alındı

12) 78 gün süren Tekel direnişi ve Ankara il örgütünün Tekel direnişi ile ilgili hazırlamış olduğu sunum değerlendirildi. 1 Nisanda Ankara’ya gelecek ve bir gün Ankara’da kalacak olan Tekel işçilerinin eylemine katılma kararı alındı.

 

Yeşim Ergün                           Burcugül Çubuk

PM üyesi                                PM üyesi

EK 1:

POLİTİK DURUM DEĞERLENDİRMESİ

Ülkenin temel siyasal gündemi AKP’nin anayasa değişiklik paketi tarafından belirleniyor. 2002’den bu yana çok defa anayasa değişikliğini telaffuz etmiş olan AKP, en cesur adımını 2007 de atmış olmakla birlikte bir türlü 12 Eylül anayasasını değiştirecek politik cesareti gösteremedi. Bugün ise anayasanın 23 esas 3 geçici maddesi üzerinde bir değişikliği gündeme getirmiş durumda.

Anayasa değişikliği tartışması egemenler arasında süren mücadelenin yeni bir cephesi olarak gündemleşti.

Yapılan değişiklik önergeleri daha çok evet mi hayır mı ekseninde tartışılırken anayasa metninin tümü gözden kaçırılıp ayrıntıda kaybolunuyor. Anayasa değişiklik paketinin önemli bazı değişiklikler öngördüğü ortadadır. Özellikle geçici 15. maddenin kaldırılması, askere sivil yargı yolunun açılması gibi maddelerin sosyalistler tarafından desteklenmemesi doğru bir tutum olmaz. Bununla birlikte SDP bugünden pakete evet ya da hayır demek yerine, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa yapmak için gerekli politik öncüllerin ne olması gerektiğine ilişkin görüşlerini kamuoyuyla paylaşmayı doğru görüyor. (SDP MYK’nın demokratik anayasaya ilişkin görüşleri için bkz: EK 2)

Bazı sol liberal çevreler, AKP hükümetinin anayasa değişiklik paketi nedeniyle askeri vesayete karşı son ve bitirici bir darbe vurduğu yolunda bir yanılgı taşımaktadırlar. Bu kesimler bu süreci demokratik bir devrim gibi lanse etmektedirler. Bu türlü yaklaşımlara karşı uyanık olmak büyük önem taşımaktadır. AKP bir yandan demokratik bazı adımlar atma eğiliminde iken diğer yandan öyle tutumlar göstermektedir ki mücadele ettiği güçleri ciddi anlamda güçlendirmektedir. Bir yandan kendisini devletin sahibi olarak gören askeri ve bürokratik elitle bir hegemonya mücadelesi sürdürürken diğer yandan bu kesimlerin ellerini güçlendirecek siyasal tutumlar sergileyebilmektedir. Ermeni sorunu, Kürt sorunu böyle sorunlardır.

 

ABD, İsveç, Bulgaristan vb ülkelerde kabul edilen Ermeni soykırımı yasa tasarıları AKP’nin demokrasi konusundaki tutumunu açıkça gözler önüne sermektedir.

ABD Dış ilişkiler komisyonunda kabul edilen soykırım tezi, daha önce tam 10 defa kabul edilmiş olmasına rağmen, Türkiye’yi ayağa kaldırdı. “Ulusal onurumuz ayaklar altına alındı” dendi.

Türk resmi tezine göre Ermeni soykırımı yalandır, bu yalanın sebebi tüm dünyanın Müslüman Türklere düşman olmasıdır. Onlara göre olsa olsa karşılıklı bir öldürmeden bahsedilebilir, o da Baykal’ın dediği gibi vatan savunması sebebiyledir. Resmi teze göre atalarımızın bir soykırım yaptığını düşünmek alçaklıktır, yedi düvele kucak açmış olan Osmanlının soykırım yapmak fıtratında yoktur.

Oysa milyonu aşkın Ermeni, 1915’ten başlayarak İttihat ve Terakki iktidarınca sistematik bir soykırıma tabi tutulmuşlardır. Hem de bu soykırım yalnız cepheye yakın bölgelerde değil, cepheyle hiç ilişkisi olmayan iç kısımlarda da yaşanmıştır. Anadolu’nun dört bir yanında bu soykırımın acı öyküleri hala dilden dile dolaşmaktadır.

Bu nedenle Türk resmi tezinin aksine bir sürü ülke Ermeni soykırımını tanıyalı yıllar oldu. Ama biz bırakalım bu meseleyi tartışmayı her yılın aynı döneminde, siyasal ekonomik şantajlarla bu sorunun konuşulmasını engellemeye çalışıyoruz.

Bu şantajların en önemlisi, geçtiğimiz günlerde başbakanın Türkiye’de kaçak yollarla çalışmakta olan 100 bin Ermeni’nin sınır dışı edilebileceği tehdididir. Başbakan Ermeni’lere ne kadar olumlu yaklaştıklarını Türkiye’de kaçak çalışmakta olan Ermeni’leri örnek göstererek yapmış olsa da siyaseten bu tutumun doğrudan karşılığı yeni bir tehcir politikasından başkaca bir şey değildir. Başbakan kendini, bugünkü Ergenekoncuların ataları olan Talat paşaları savunmak zorunda hissediyor ve bu yolla kendisini bir yandan mücadele ettiği Ergenekon çeteleriyle aynılaştırmış oluyor.

Türk devleti Ermeni sorununu ele alıp önce kendi içinde ciddi bir tartışma ve muhakeme sürecinden geçireceğine, daha önceden kurmuş olduğu inkar barikatının ardına habire yeni destekler yığıyor.

Karşılıklı imzayı bekleyen protokolleri iptal ediyor. Yeni tehcir politikaları oluşturuyor.

Bu türlü bir yaklaşımla milli gurur denen şey -her ne ise- sonsuza kadar incinmeye devam edecektir. Bu denli önemli bir meseleye bu ülkede yok muamelesi yapılıyor. Okullarda bu konu ele alınmıyor, üniversitelerde resmi tez harici ses çıkmıyor, dahası bu ülkenin parlamentosunda bu sorun tartışılmamakla kalmıyor,  Ermeni sözcüğü hala ne yazık ki bir küfür olarak kullanılıyor.

Ermeni soykırımı tarihte kalmış ya da salt tarihimizle ilgili bir sorun değildir. Ermeni sorunu bugünümüzün sorunudur. Bu türlü sorunlarıyla yüzleşebilen ülkelerin demokratikleşme olanağı vardır. O nedenle bu sorunla yüzleşmek Türkiye’nin Osmanlıdan bu güne kadar olan tüm süreçleriyle yüzleşmek anlamına gelecektir. Bu sorunla yüzleşmek Taşkilatı Mahsusa’dan Ergenekon’a kadar olan darbeci, cuntacı gelenekle yüzleşmek demektir.

Ermeni sorunuyla yüzleşmek insanlık dışı varlıklar olarak yaftalanıp katli vacip görülenlere insanlık onurunu iade edebilmek için gereklidir.

Ermeni sorunuyla yüzleşebilmek bir daha böyle katliamların yaşanmaması için insanlığın ortak belleğine yapılan bir katkıdır.

Bu nedenlerle Türk devleti barikata malzeme taşıma tavrını bir yana bırakmalıdır. Çünkü esasında Kürt sorununda olduğu gibi Ermeni sorununda da resmi tez çökmüş durumdadır.

Tüm dünyanın soykırım dediği bir yerde, başbakan Erdoğan’ın dediği gibi benim dedelerim soykırım yapmaz demek inandırıcı bir argüman olamaz. Son 15-20 yılda 17 bin faili meçhule, binlerce köyün yakılmasına imza atmış bir devletin ideolojik öncülerinin yüz yıl önce Ermenilere soykırım yapmadığına kimseyi inandıramazsınız.

İsveç’ten ABD’den büyükelçileri çekmenin anlamı yoktur. Bunlar dış politik önemi olmayan iç politik manevralardır.

 

Hükümetin ikiyüzlü siyasal tutumunun bir açık göstergesi de Kürt meselesidir. Kürt meselesindeki açılımcı tutum demokrasiye değil, bir başka biçimde inkar ve imhaya yönelmiştir. Ardarda gelen KCK operasyonları, yüzlerce yıl ceza almış olan çocukların durumları, sıradan eylemlere verilen yüzlerce yıllık cezalar hükümetin bu konuda bir adım dahi atmamış olduğunu kanıtlamaktadır. Hükümetin tutumu Kürt sorununu Kürtleri önce örgütsüzleştirip ardından da AKP’lileştirmektir. Bu nedenle öncelikle siyasal alanda mücadele eden, eline silah almamış kurumlar tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle yüzde on barajı düşürülmemektedir. Bu tutum bu baharda gerçekleştirilecek olan sınır ötesi operasyonlarla daha da tahkim olacaktır.

Bu konseptin en önem taşıyan adımlarının başında Avrupa’da Kürt kurumlarına yapılan saldırılar gelmektedir. Bu saldırılar, PKK’nin tasfiye edilmesi amacıyla aylar önce başlatıldığını söylediğimiz Türkiye, ABD, Irak ortak konseptinin siyasal sonucudur.

Tüm bu saldırılara karşı Kürt halkı Newroz vasıtasıyla net bir cevap vermiştir. Newroz meydanları barış ve demokratik çözüm şiarını haykırırken AKP’ye de ciddi bir biçimde uyarıda bulunmuştur.

Hükümetin geleneksel tutumları devam ettikçe askeri ve sivil  bürokratik vesayetin gücünün azaltılması mümkün olmayacaktır. Bugün azalsa da yarın yeniden güç kazanacaktır. AKP kendi çevresine ateşten bir koza örmektedir ve Kürt sorununun çözümsüzlüğünden beslenen bu koza önce kendisini yakacaktır.

Askeri vesayetin devam eden etkinliğine iyi bir örneklerden biri, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Erzincan davasının bir numaralı sanığı 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk’e kefil olduklarını söylemiş olmasıdır. Başbuğ’un açıklamaları, Şemdinli’de bir kitabevine bomba atarken yakalan Astsubay Ali Kaya hakkındaki “iyi çocuk” benzetmesinden daha vahimdir ve ceza kanununa göre suçtur.

 

Tekel direnişi ardından ülkemizde sınıf hareketinde bir canlanma söz konusu olmuştur. Tariş, Marmaray direnişleri bu açıdan önem taşıyan direnişlerin başında gelmektedir. Önümüzdeki dönemde bu direniş sürecinin daha da artacağına ilişkin ciddi emarelerin olduğundan kuşku duyulmamaktadır. Özellikle tekel direnişine neden olan 4c maddesinin anayasaya aykırı olduğu görüşüyle Danıştaydan Anayasa Mahkemesine gönderilmesi davanın kritikliğini arttırmıştır. Eğer Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal ederse bu madde kapsamında çalışan 20 bin kadar işçi için önemli bir karar vermiş olacaktır. Bu işçi sınıfı hareketi açısından bir kazanım olarak görülmelidir.

 

Geçtiğimiz süreç içinde KÖH ile stratejik ittifak çerçevesinde değerlendirdiğimiz DBH’nin yeniden ele alınması ve organize edilmesine ilişkin eşbaşkanlarla önemli bir görüşme yaptık. Eşbaşkanlar, DBH’nin kendileri için taşıdığı önemden bahsettiler. BDP’nin bir demokrasi partisi olduğunu, bir çatı partisi olmadığını, ancak isteyenlere de kapısının açık olduğunu vurguladılar. Tüm siyasal yapıları BDP’de buluşturmak gibi bir yaklaşıma sahip olmadıklarını, bizlerle ortak bir perspektife sahip olduklarını, Türkiye partisi olmanın burada anlam kazandığını belirttiler

Bu çerçevede partimiz açısından şimdi ne yapılmalı? sorusu büyük anlam kazanmış oldu.

Yapılması gereken ilk şey meseleye daha ciddi yaklaşmaktır. Bu denli parçalı bölüklü bir hal içinde olan sosyalist hareketin içerdiği tarihsel ve siyasal birikimin en iyi biçimde ortaya çıkarılmasının ilk koşulu grupların kendi içinde ciddi bir sinerji oluşturacak biçimde organize olmasından geçiyor.

Sürece özeleştirel ve mütevazı yaklaşmanın önemi büyüktür.

Her şeyden önemlisi de önceki hatalarımızdan dersler çıkarmak ve yeni süreci bu tecrübelerimizin ışığında şekillendirmek gerekmektedir.

Başarısız olmak, başarılı olmak kadar çok tecrübe biriktirir, yeter ki başarısızlığımızı iyi ele alalım ve doğru sonuçlar çıkaralım. Peki başarısızlığımızdan ne türlü sonuçlar çıkarabiliriz?

Sonu gelmez toplantılar trafiği içine düşmemek lazım, politik eylemin dönüştürücü gücünden yararlanmak lazım. Hatırlayın, açılım sürecinin başında SDP’nin yaptığı Ankara yürüyüşü eğer DBH tarafından yapılsaydı çok daha anlamlı olurdu. Biz önermiştik ama DBH içinde sonu gelmez tartışma ve toplantı trafiği bu ortak eylemi olanaksız kılmıştı. Rekabetçilik nedeniyle bazı bileşenlerin alaycı tutumlarına dahi muhatap olmuştuk. Ya da SDP’nin yalnız başına ya da TÖP’le birlikte yaptığı Tekel işgallerini DBH olarak birlikte yapsaydık elbette daha ses getirici olurdu. Bu bir.

DBH olarak en kısa sürede politik bir yayın ihtiyacını karşılamalıyız. Politik yayın bir örgütün olmazsa olmazıdır, tüm ülkeye dağıtım yapan böyle bir yayın, sosyalist hareketle Kürt özgürlük hareketinin ittifakının iyi bir belgesi olmasının yanında tüm ezilenlerin, yoksulların, Kürtlerin de politik rehberi olacaktır. Bu iki.

Sadeleştirilmiş, örneğin 10 maddeyi aşmayan bir politik programa ihtiyaç vardır. Bu program Kürt özgürlük hareketi ve sosyalist hareket arasındaki stratejik ittifakı merkeze alan, ancak toplumdaki tüm ezilen ve horlanan kesimleri çevresinde toplayacak bir içerikle kaleme alınmalıdır. Kürt halkı, işçiler, emekçiler, aleviler, kadınlar, gençler, ekolojistler vb. bu programda kendilerini görmelidir. Program tüm bu kesimlerin taleplerini bir bütünlük içinde ele almalıdır. Bu üç.

Çatı projesinden uzaklaşmış yapılar başta olmak üzere tüm demokratik çevrelerle yeniden ikna görüşmeleri yapılmalı ve projeye davet edilmelidir. Bu dört.

Yerellerde toplantılar organize edilerek örgütün yerel ayakları en kısa sürede oluşturulmalıdır. Bu beş.

Ve tüm bu çalışmalar kısa bir zaman dilimi içinde gerçekleştirilmeye çalışılmalı. Çalışmalar kısa sürede olgunlaştırılmalı. Seçim sürecine -adı ne olur bilmem ama- geniş bir demokrasi cephesi ile girilmeli. Bu da altı.

Bugün bu çalışmaları başarıya ulaştırmak için olanaklar fazlasıyla mevcuttur.

SDP’liler yerellerde bu çalışmaların öznesi olmalı ve sosyalist hareketle özgürlük hareketinin bu tarihi buluşmasına güç katmalıdırlar.

 

Partimiz SDP tarihsel ve siyasal önemi büyük olan bir konferans/kongre sürecine girmiş bulunmaktadır.

Bugün PM’de yeni program ve tüzük taslaklarımızı ele alacak ve değerlendireceğiz. 29-30 Mayıs’ta yapılacak olan konferans/kongremizin teknik ve politik sorunlarını konuşacağız. Olağan süresinden daha önce yaptığımız bu PM’nin bizim açımızdan en önem taşıyan gündem maddesi budur.

MYK’mız büyük kongre ve konferansa “mücadele için birlik, birlik için mücadele, devrim için sosyalist demokrasi” sloganıyla gidecektir. Bu slogan aynı zamanda konferans/kongremizden örgütümüzün ne beklediğini de özetlemektedir.

Kongremiz örgütsel ve politik olarak yenilenme kongresi olmalıdır. Yeni döneme uygun bir örgüt ve örgütlenme stratejisi, mücadele biçimleri ele alınmalı ve kararlaştırılmalıdır.

Kongremiz SDP’nin sosyalistlerin birliğine ilişkin görüşlerinin tazelendiği, mücadele azminin bilendiği ve devrimci kamuoyuna ilan edildiği bir kongre olmalıdır. Özellikle bunca badire atlatmış olan partimizin her şeye rağmen birlikçi bir perspektifte ısrar ettiği, kongremiz vesilesiyle dost düşman güçlerce açıkça görülmelidir. TÖP ile yaptığımız birlik görüşmeleri kongremizde ele alınacak ve bu çalışmalar kongremize değer katacaktır.

Kongremiz partimiz hakkında yapılan kimi spekülasyonlara cevap verecek kitlesellikte ve coşkuda gerçekleşmelidir.

Kongremiz dışa açık yapılacak, ülke içindeki ya da dışındaki dost örgüt ve partiler kongremize davet edilecek böylece enternasyonalist mesajlarımızın daha güçlü verilmesi sağlanacaktır.

Kongremiz bir süredir dışa açılma çabası içinde olan ve eylem ve etkinlikleriyle kendinden söz ettiren partimizin öngördüğü yeniden yapılanma sürecinin final etkinliği gibi düşünülmelidir. Bu açıdan bu süreçte elde ettiğimiz kazanımların ortaya konulduğu, kitlesel, coşkulu, siyasal iddialarının takipçisi olan enternasyonalist bir işçi sınıfı sosyalizmine sıkı sıkıya bağlı bir biçim ve içerikle donanmış bir kongre bizim amacımız olacaktır.

Böyle bir kongreyi gerçekleştirmek için merkez ve yerel organlarımız var güçleriyle çalışmalı, her türlü özveriyi göstermelidirler.

 

EK 2:

12 EYLÜL ANAYASASI ÇÖPE

12 EYLÜL DARBECİLERİ YARGI ÖNÜNE

AKP hükümetinin 3’ü geçici 26 maddelik Anayasa değişiklik paketinin açıklanmasıyla yoğunlaşan tartışmalar, ya bir AKP yapımı olarak ele alınıp tümden karşı çıkılması ya da getirilen değişikliklerin yetersiz bulunması ekseninde yoğunlaşıyor. Paketin eğer halkoyuna sunulursa bir bütün olarak sunulacak olması ise getirdikleriyle götürdüklerinin tartılmasını ve sonuç olarak evet ya da hayır biçiminde bir tavır belirlenmesini zorluyor.

Bu tartışmalar arasında bir darbe anayasası olan 1982 Anayasasının bütün maddelerine sinmiş militarist, milliyetçi, otoriter ruh gözden kaçırılıyor. Topluma giydirilen bir deli gömleği olan 12 Eylül Anayasası, o anayasayla birlikte cumhurbaşkanı yapılan cunta şefinin görev süresi bile dolmadan topluma dar gelmeye başlamış ve bugüne kadar 9 kez değiştirilerek yamalı bohçaya dönmüştür.  Bu anayasanın devleti toplum karşısında korumak biçimindeki otoriter mantığı her maddeye o kadar sinmiştir ki hangi maddeyi nasıl değiştirirseniz değiştirin eskisinden daha kötü olması olasılığı çok düşüktür. AKP bu durumun yarattığı avantajdan sonuna kadar yararlanmaktadır.

Ancak toplumun çok farklı kesimlerince çok uzun bir süredir her vesileyle dile getirilmekte olan yeni anayasa ihtiyacı o kadar uzun süre ertelenmiştir ki bu paketteki gibi bir rötuşla toplumun farklı kesimlerinde oluşan demokratik bir anayasa beklentisi karşılanamamaktadır.

Bu çerçevede, pakette yer alan geçici 15. maddenin kaldırılması, askere sivil yargı yolu açılması, Askeri Yargıtaya ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesine dokunmamakla birlikte sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasının yolunun kapanması, YAŞ ve HSYK kararlarının yargıya götürülebilmesi, parti kapatmaya gerekçe sayılan uzun ve muğlak listeye dokunmamakla birlikte bunu bir meclis komisyonunun izin vermesi koşuluna bağlayarak parti kapatmayı zorlaştırması gibi demokratikleşme açısından olumlu sayılabilecek birkaç madde ve kimsenin itiraz etmeyeceği birkaç başka madde bu değişiklik paketinin 12 Eylül Anayasasında “demokratik ve sivil” bir delik açtığı iddiası için yeterli olamamıştır.

Öte yandan paket esas olarak Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın kuruluşu, yetkileri ve çalışma usulü üzerine ince ince çalışılmış değişiklikler getirmektedir. Anayasa Mahkemesinin üye sayısı 19’a çıkarılmakta, TBMM’ye yalnızca üç üye seçme hakkı verilirken 16 üye Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmektedir. HSYK’da Adalet Bakanı ve müsteşarın varlığı korunmakla kalmamakta, bakanın yetkileri artırılmaktadır. AKP, yüksek yargının hükümetin elini kolunu bağlamasını engellemeye çalışırken yüksek yargıyı yürütmenin denetimine sokmakta bir sakınca görmediğini ortaya koyarak kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal etmekte, bu arada sık sık yinelediği “milli iradeye” de pek itibar etmemektedir.

Yalnızca 12 Eylül’ün değil, 1961 Anayasasının da temel mantığı devleti seçilmişlerin hükümetinden koruyacak, seçilmişlerin hareket alanını kısıtlayacak çeşitli anti-demokratik mekanizmaları kurmaktı. Bu açıdan bakınca, bu engellerin temizlenmesi demokratik sayılabilir. Ancak işin bir de burjuva demokrasisi açısından kuvvetler ayrılığının gereği olarak seçilmiş hükümetin her istediğini yapmasını engelleyecek bir yargı denetimi boyutu vardır. Türkiye’de daha çok birinci durum sözkonusudur ama ikinci durumun sosyalistler ve emekçiler açısından yararlı sonuçlar doğurduğu da hiç olmamış değildir.

Anayasa değişikliği konusunda üç farklı tutum tartışma gündemine dahil olmuş durumdadır. Birinci grup CHP, MHP, yüksek yargıdan oluşan bir statüko grubudur. Her ne kadar soyut düzeyde bir anayasa değişikliğinden yana gibi görünseler de bu kesimin esasen 12 Eylül Anayasasıyla ilgili derin sorunları yoktur. 12 Eylül anayasası onlar açısından son derece uygun bir politik durum sağlamaktadır. Bu kesimlerin “kısmi iyileştirmelere” bile tahammülü yoktur. Gösterdikleri sert tepkilerle, yaptıkları çeşitli hamlelerle süreci kesintiye uğratmaya çalışacaklardır. Bunlar 82 Anayasasını, bu anayasanın ilk dört maddesine ve başlangıç bölümüne dayanarak savunuyorlar. Anayasa değişiklik paketini de değişiklik için bir mutabakatın olmadığı gerekçesiyle 24. meclise havale etmek gerekir diyorlar, ya da sivil darbe anayasası yakıştırmasıyla reddediyorlar.

İkincisi, AKP’nin tutumudur. AKP, anayasa değişikliği paketi adı altında, 82 Anayasasında rötuş yapmayı savunuyor. AKP bu değişiklikle esas olarak kendi önünde engel teşkil eden maddeleri hedef alıyor. AKP kendisi ve temsil ettiği sınıflar açısından daha tahkim edilmiş bir mevzi elde etmek için çalışıyor. Bunu yaparken, kendilerini devletin esas sahibi olarak gören askeri ve sivil bürokrasiyle sıklıkla çatışmaya giriyor. O nedenle anayasayı toptan değiştirmek yerine yalnızca kendi önünü açacak tedbirlerle yetiniyor. Anayasa konusundaki çatışmalı seyrin özü budur.

Pakette bu ülkenin en önemli sorunu olan Kürt sorununa ilişkin hiçbir değişiklik hükmü yer almamaktadır. Kürt sorununun çözümü noktasında önemli bir manivela olacak olan %10 barajına dokunulmamaktadır. Anadille ilgili bir değişiklik öngörülmemektedir.

İşçi sınıfının haklarına karşı üç maymunu oynuyor. Toplu sözleşmeye evet, greve hayır diyor. Ancak grev silahı yoksa, “uzlaştırma kurulu” kararı kesinse, o toplu sözleşme hakkı da gerçek anlamda bir hak olamıyor.

Anayasa değişikliği konusunda üçüncü tutum olarak bizim yaklaşımımız ise 82 darbesinin suç sayılması, böylece onun bütün sonuçlarının, bu arada 82 Anayasasının yok sayılmasıyla yeni, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir anayasanın yolunun açılması biçimindedir. Anayasa değişiklik paketi içinde var olan demokratik bazı maddelere karşın böylesine bir yamalı bohça anayasa değişikliğinin demokratik bir ortam sağlayamayacağı açıktır.

Anayasa değişiklik paketi hakkında daha doğru bir değerlendirme yapma olanağı elde edebilmek için öncelikle demokratik ve özgürlükçü bir anayasanın genel anlamda hangi politik öncüller üzerine kurulması gerektiği saptanmalıdır.

Demokratik bir anayasa yapmanın önkoşulu 82 Anayasasını “yok” saymaktır. Çünkü 82 Anayasası bir darbe anayasasıdır ve gayri meşrudur. Bütün toplumsal muhalefetin iki yıl boyunca tankların altında ezilerek yok edildiği, silah zoruyla halka kabul ettirilen bir anayasanın meşruiyetinden söz edilemez ve öyle bir anayasa temel alınarak demokratik bir anayasa yapılamaz. 12 Eylül insanlık suçu kabul edilmeli, 82 Anayasası da gayri meşru ilan edilerek “yok” sayılmalıdır. Demokratik bir anayasa yapmanın yolunu kesen 82 Anayasasından kurtularak, farklı toplumsal dinamiklerin temel taleplerini esas alan demokratik bir anayasa yapma imkanı ancak böyle elde edilebilir.

Yürürlükte olan 82 Anayasası “sermaye, militarizm, Türk, sünni ve erkek”  olmak üzere başlıca beş egemenliğe dayanıyor. Bunların egemenliğine karşı tutum geliştiremeyen hiçbir yeni anayasanın işçilerden, emekçilerden, Kürtlerden, etnik azınlıklardan, kadınlardan yana olması mümkün değildir. Demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi ve katılımcı bir anayasanın temeli bu egemenlik biçimlerine karşı durmayı gerektirir.

Türkiye farklı sınıflardan, farklı uluslardan, farklı düşüncelerden, farklı toplumsal cinsiyetlerden, farklı inançlardan ve farklı cinsel yönelimlerden oluşan geniş bir toplumsal mozaiktir. Türkiye’nin bu mozaiğini görmezden gelerek, bu mozaiği oluşturan farklı toplumsal dinamikleri dışlayarak demokratik bir anayasa yapılamaz. Demokratik bir anayasanın en temel önkoşullarından biri katılımcı bir anlayış ve pratikle bütün hazırlıkları yapmak, en geniş güçleri tartışmaya katmak, onların söz ve karar sahibi olabilecekleri bir demokratik yaklaşımla gerekli adımları atmaktır.

Milli Güvenlik Kurulu’nu ortadan kaldırmayan, işçilerin, emekçilerin çeyrek asırdır gasp edilmiş ekonomik, sosyal ve siyasal haklarını iade edip güvenceye almayan, Kürtlerin varlığını ve kolektif haklarını (kimlik, kültür, dil) kabul etmeyen, ulusal azınlıkların azınlık haklarını özgürce kullanmasını garantiye almayan, kadınların anti cinsiyetçi taleplerini karşılamayan, cinsel yönelimleri özgürce yaşayabilme hakkını güvenceye almayan, farklı inanç sahiplerinin inançlarını özgürce yaşabilecekleri bir açılım yapmayan, YÖK’ü kaldırarak demokratik ve özgür üniversitenin önünü açmayan, doğanın yağmasını ve ekolojik yıkımı önleyecek, tarihsel değer ve mirası koruyacak düzenlemeleri içermeyen bir anayasa, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi sıfatını hak edemez.

SDP’nin anayasaya ilişkin temel görüşü, parti programında dile getirilen sosyalist demokrasi ilkelerine dayanmaktadır. Parti, işçi sınıfının ve emekçilerin iktidara geldiği koşullarda sosyalist demokrasinin ilkelerine dayanan bir anayasa için çalışacaktır. SDP, sosyalist demokrasi ilkeleri temelindeki bir anayasanın sistem içi bir mesele olmadığını, kesintisiz devrim sürecinin bir sonucu olacağını vurgulamaktadır.

Aynı zamanda SDP, henüz işçi sınıfının bir iktidar biçimi olarak sosyalist demokrasinin gerçekleşmediği kapitalist sistem içinde, o sistemi güçlendirmeye dönük “anayasa reformları”na, emekçilerin ve ezilenlerin örgütlü mücadelesini güçlendirme açısından yaklaşmaktadır. Bizim için vazgeçilmez olan, anayasanın örneğin işçi sınıfının sınıf mücadelesinin temel hedeflerini nisbi olarak kapsaması değil, bu hedeflere ulaşmak için mücadelesinin önündeki anayasal engellerin kaldırılmasıdır. Bu yaklaşım aynı zamanda anayasanın, örneğin Kürt sorununda nisbi çözümleri kapsaması değil, Kürt sorununun Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkı temelinde çözülmesi için yürüttükleri mücadelenin önündeki bütün anayasal engellerin kaldırılmasıdır.

SDP, anayasanın örneğin “Atatürk milliyetçiliği” gibi her hangi bir ideolojiyi dayatmasını temel sorunlardan biri saymaktadır.

Anayasa, yurttaşlık kavramını hiçbir şekilde belirli bir etnisiteye bağlamamalıdır. “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” gibi tanımlar kalkmalı, “hangi etnik ve dini kimliğe sahip olursa olsun, Türkiye Cumhuriyetine yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes, yasalar önünde eşit yurttaşları oluşturur” tanımı konmalıdır. Ayrıca “yurttaşlar, kendilerini hangi etnik ve dini kimliğe sahip sayıyorlarsa, kendilerini o kimlikle ifade etme hak ve özgürlüğüne sahiptir” tanımı anayasada yer almalıdır.

Anayasa, Kürt yurttaşların kendi dillerinin resmi dil düzeyine yükseltilmesi, eğitim-öğretim yapma talebine karşı hiç bir sınırlama koymamalıdır. Türkiye’de bütün kullanılan diller anayasal güvence altına alınmalı, eğitim-öğretim hakkı tanınmalıdır.

İşçi sınıfının ve emekçilerin ekonomik ve sosyal hakları sermayenin keyfi tutumlarına bırakılır, devletin iki dudağının arasına sıkıştırılırken, sendikal ve siyasal örgütlenme özgürlükleri önündeki anayasal engeller korunuyor. Örneğin sendikal haklar konusunda kamu emekçilerine grev hakkı tanınmazken, kamu emekçilerinin parti kurma, kurulmuş partilere üye olma gibi siyasal örgütlenme özgürlükleri ile ilgili yasaklar sürüyor. Taslak emeğin temel talepleri bakımından 12 Eylül’ün anti demokratik, yasakçı ve emek karşıtı yapısal özelliğini koruyor. Dolayısıyla işçi sınıfının çeyrek asır boyunca adım adım gasp edilen iki yüz yıllık birikim ve kazanımlarının iadesi, “tam istihdam”, iş güvencesi, sendika, sigorta, özelleştirilen kamu kuruluşlarının yeniden kamulaştırılması, özelleştirme politikalarına son verilmesi gibi temel talepler eksen alınmalı ve anayasal güvenceye kavuşturulması temel talep olarak öne çıkmalıdır.

Anayasa, demokratik ve özgürlükçü laikliği esas almalıdır. Her türlü inanç devlet tekelinden kurtarılmalı, dini kurumların varlığına son verilmeli, okullardan zorunlu din öğretimi kaldırılmalıdır. Bütün dini inançlar siyasal alanın dışına çıkarılmalı, inanç sahipleri toplumsal alanda inançlarının gereğini özgürce yaşamalıdır. Devlet bütün dini topluluk ve inanç sahiplerine eşit mesafede durmalı, din işlerinden bütünüyle elini çekmelidir.

Anayasa cinsiyet, cinsel yönelim, medeni hal gibi nedenlerle her türden cinsiyet ayrımcılığını yasaklamalı, kadınlara karşı suçlar kavramı oluşturulmalıdır. Cinsiyetçi kapitalizmin ekonomik, politik ve toplumsal alanlarda kadınların cins olarak ezilmesi üzerinde kurulan özel alan ve kamusal alan ayrımıyla kadınların emeklerine, bedenlerine ve kimliklerine el konulmasına dair anlayış anayasal düzenlemelerle değiştirilmelidir.

Anayasada “nefret suçları” tanımlanmalı ve bu suçlara yönelik yaptırımlar yer almalıdır. LGBTT bireylere yönelik işlenen nefret cinayetlerinde verilen cezalarda haksız “tahrik indirimi” uygulamalarından derhal vazgeçilmelidir. Nefret söylemiyle toplumun herhangi bir kesimine yönelik düşmanlık yaratanlardan; bir kişinin ırkı, milliyeti, dini, dili, cinsiyeti, cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, bedensel engeli gibi niteliklerine dayanan önyargıların tetiklemesiyle cinayet işleyenlere dek her tür nefret suçu cezalandırılmalı ve işlenen suçun cezasının ağırlaştırılması gerekir.

Anayasada, yerel yönetimlerin yerelde yaşayan halkın iradesine bırakılmasını esas alan düzenlemeler yapılmalıdır.

Bütün bunların sonucunda, Anayasa konusunda devrimci politik çizgi, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir anayasayla ilgili her türlü hayali beklentiye karşı kitleleri uyarmalı, böyle bir anayasa için gerekli olan devrimci görevleri eksiksiz biçimde emekçi kitlelere anlatmalı, aynı zamanda Kürt coğrafyasındaki devrimci mücadeleyle metropollerdeki demokratik güçlerin ittifakına dayanarak, bu devrimci mücadelenin “yan ürünleri” olarak bir dizi kazanımın elde edilmesinin mümkün olduğunu göstermelidir.

 

EK 3:

SDP’Lİ KADINLARIN SUNUMU

SDP Parti Meclisi’ne,

3. ve 4. SDP Kadın Konferansları, parti içinde yaşanan cinsel taciz krizleriyle bağlantılı olarak sürecin bu biçimde yaşanmasına neden olan erkek egemen tarzı ve erkeklerin sürece müdahale etme biçimini mahkum eden kararlar almıştır. Bugün bir kez daha bu kararı hatırlatma ihtiyacı hissetmekteyiz:

“Toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık, kadınların hayatlarının her alanında devam ettiği ölçüde, cinsiyetçiliğe karşı mücadelemiz de devam edecektir. Bu mücadelenin somut adımları içinde bizim için belirleyici olan erkek egemenliğinin aşındırılması ve kadınların mücadele içinde güçlenerek çıkmasıdır. Bunun yolu ise, kadınlar arasında dayanışmacı ilişkiler tesis etmekten, örgütlülüğü yükseltmekten geçer.

Kuşkusuz, sosyalist erkekler de bu egemenlikten bağışık olmadığından, parti içinde de cinsiyetçilikle karşı karşıya gelmemiz söz konusu olmaktadır. Sosyalist erkekler, zaman zaman bu cinsiyetçiliğin uygulayıcısı olurken, zaman zaman da kadınların yaşadığı sorunlara müdahale etmeye çalışmakta, öğreten, emreden, yönlendiren, kendi iktidarlarını pekiştiren bir araç olarak kadın mücadelesini kullanmaktadırlar. Kadın sorunu karma politikanın iktidar mücadelesi içinde kolaylıkla harcanabilmektedir. Bunun sonucunda da, kadınlar karşı karşıya getirilmekte, rekabet körüklenmektedir. Açıktır ki, bu yaklaşımla kadınların kazanması olası değildir. İhtiyacımız olan kendi sözümüzü örgütlemek, dayanışma içinde güçlenmektir. Parti içinde yaşadığımız kriz, bu durumun somut bir örneğidir.

Yaşadığımız pratik bize erkek egemen dil ve tarzın kadınlar arasında da hakim olabildiğini bunun da yine kadınları hedef aldığını gösterdi. Konferansımız maruz kaldığımız cinsiyetçilikle mücadele ederken bu erkek egemen dil ve tarza düşmememiz gerektiğine işaret eder.

Kadınların bölünmesi, yalnızca erkek egemenliğinin çıkarınadır. Kadınların bölünmekten hiçbir ortak çıkarı olamaz. Bu sebeple, konferans, kendi cinsiyetçiliğini sorgulamadan, kendi cinsiyetçiliğiyle yüzleşmeden sürece dahil olan erkeklerin egemen yaklaşımlarını mahkum eder ve tüm kadınları cinsiyetçiliğe, erkek egemenliğine karşı ortak mücadeleye çağırır. 

Buradan hareketle konferans, cinsiyetçiliğe karşı somut bir kadın dayanışmasının tesis edilebilmesi için partinin çeşitli organlarında bir arada çalışma yürüten kadınların cinsiyetçiliği nasıl deneyimlediklerini tartışabileceği mekanizmalar oluşturmasını hedefler. Erkek üyelerin de kendi cinsiyetçiliklerini tartışmaları gerektiğinin altını çizer.”

Bu hatırlatmayı iki noktada gerekli görmekteyiz.

1.                  Yukarıda alıntılanan konferans kararının devamında “Kadınların bu konuda etraflı bir değerlendirme yapmasının ardından partinin de yaklaşan kongre-konferans sürecinde bir iç değerlendirme sürecini önüne koyması için bir çalışma başlatmayı kararlaştırır.” yer almaktadır.

Bu noktada, yaklaşan kongre-konferans sürecinde “parti içi kriz” gündeminin de gerek yerellerde, gerekse merkezi düzeyde ele alınmasını gerekli görmekteyiz ve PM’yi bu konuda görev almaya çağırıyoruz.

2.                  2010 yılı 8 Mart hazırlık süreçleri partinin cisiyetçilikle imtihanında bir kez daha sınıfta kaldığını göstermiştir. Bu süreçte kadınlara yönelik kimi tavır ve uygulamalar, parti içindeki erkek egemen anlayışı parti meclisine taşıma gerekliliğini doğurmuştur.

İzmir'de 8 Mart afişlerinin Dev-Lis afişleriyle kapatılması hiçbir şekilde mazur gösterilmemelidir. Diğer taraftan, kadın mitingine bir erkek görevlendirilerek kadınların kortejinde kaç kişinin yürüdüğünün sayılması nasıl bir kültürün yerleştirildiğinin de bir göstergesidir. Tüm bunlara ek olarak, Mersin'de 8 Mart eylemiyle eşzamanlı olarak başka bir karma eylem düzenlenmeye çalışılması parti eylemini sabote etmek anlamına gelebilecek bir deneyimdir. Örnekler çoğaltılabilir. 

Unutulmamalıdır ki, parti içinde erkek egemenliğiyle mücadele öncelikli görevlerimizdendir. Bu görev karşısında, zaman zaman kadınlara “Bizimle uğraşacağınıza kadın örgütleyin” şeklinde küçümseyici bir erkek egemen yaklaşımın geliştirilmesi, en hafif deyimle parti politikalarının erkek üyeler tarafından bilinmemesi anlamına gelmektedir.

Bu noktada, partili kadınlara yönelik bu ve benzeri cinsiyetçi tutumları mahkum ediyor, tüm parti üyelerini perspektifimiz konusunda sorumlu davranmaya çağırıyor ve söz konusu uygulamalardan sorumlu erkekleri özeleştiri vermeye davet ediyoruz.

SDP Kadın Meclisi

26.03.2010

 

PM KARARLARI

 

7. PM KARARLARI (09.05.10)

6. PM KARARLARI (28.03.10)

5. PM KARARLARI (14.02.10)

4. PM KARARLARI (13.12.09)

3. PM KARARLARI (09.08.09)

2. PM KARARLARI (09.08.09)

1. PM KARARLARI (20.06.09)