SOSYALİST
DEMOKRASİ PARTİSİ
1.
Merkez Yürütme Kurulu Kararları
26 Aralık 2007
MYK 26 Aralık 2007 tarihinde İstanbul’da
toplanmıştır. Anıt Baba görevli, Cem Özatalay izinli, Yakup Karabacak
mazeretli olarak toplantıya katılmamıştır.
Kararlar:
1) MYK’da üzerine görüşülerek
kaleme alınan politik durum değerlendirmesine dair metin ektedir.
(Ek 1.)
2) 1. PM’de karar altına alınan
“bölgesel savaş, iç savaş girişimleri ve başta DTP olmak üzere devrimci,
demokratik, sol güçlere saldırılara karşı bir kampanya”nın başlatılması,
kampanya metni sekretarya tarafından kaleme alınarak önümüzdeki günlerde
iletilecektir.
3) Savaş
girişimlerine dikkat çeken yeni yıl mesajı Genel Başkan Filiz Koçali
imzalı mektup olarak hazırlanacak, bu mektup merkezi ve yerel olarak,
DKÖ’lere ve öteki kurumlara ve dostlarımıza olabildiğince elden
dağıtılacaktır.
(Ek 2.)
4) Son siyasal gelişmelerle ilgili diğer güçlerle
yapılacak ortak etkinlikler ve kurulacak geçici platformlarla ilgili
sekretarya ve İstanbul il yürütmesi sürekli istişare halinde olacaktır.
5) Sosyalist Demokrasi gazetesinin kampanya sayısının
baskı giderinin karşılanabilmesi için illerin ön ödeme yapması
gereklidir. İllerin ödeme yapacakları miktar ve banka hesap numarası
bilgilendirmesi yayın koordinatörü tarafından yapılacaktır.
6) İşbölümü:
Genel Başkan yardımcıları: Dilay İnkaya, Anıt Baba,
Ecevit Piroğlu,
Genel Koordinatör: Dilay İnkaya
Sayman: Ayşe Batumlu
Örgütlenme bürosu: Ulaş Bayraktaroğlu
Ajitasyon-Propaganda bürosu: Anıt Baba
Sendikal büro: Selma Güngör
İttifak bürosu: Ecevit Piroğlu
Sol Birlik bürosu: Sabit Günaydın, Ulaş Bayraktaroğlu
Uluslararası İlişkiler bürosu: Ekin Bodur
Hukuk bürosu: Ayşe Batumlu, Anıt Baba
Kadın koordinatörleri: Ayşe Batumlu, Ekin Bodur,
Selma Güngör, Dilay İnkaya, Filiz Koçali
Gençlik koordinatörü: Yakup Karabacak
Yayın koordinatörü: Barışta Erdost
Dilay İnkaya
Barışta Erdost
MYK üyesi
MYK üyesi
EK 1: SDP MYK POLİTİK DURUM DEĞERLENDİRMESİ
SDP MYK
POLİTİK DURUM DEĞERLENDİRMESİ
28 Aralık 2007
TSK Ekim ayında meclisten geçirilen sınır ötesi
operasyona izin veren tezkereye dayanarak, 16 Aralık’ta 50 savaş
uçağıyla Irak sınırları içine
100 kilometre
girerek Kandil bölgesindeki köyleri bombalamaya başladı. Güneydeki PKK
kamplarının TSK tarafından bombalanmaya başlanması, bu bombardımanın
ABD, AB, İran, Suriye, Irak ve Kürt Federe Yönetimlerinin açık ya da
örtük, gönüllü ya da zoraki onayıyla gerçekleştirilmesi, PKK saflarında
bir dağılmaya ve çözülmeye yol açarak “pişmanlık” yasası olarak
adlandırılan ve aslında bir işe yaramayacağı geçmiş deneyimlerle sabit
olan yasaya PKK’nin teslim olmasını zorlamak amacını taşımaktadır.
PKK’nin silah bırakmaya böyle bir yasayla zorlanması,
Kürt sorununa “bulunan” ABD-AKP-TSK ortak ”çözümünün” ne siyasi ne
demokratik bir açılım sağlamakla ilgisinin bulunmadığının açık
kanıtıdır. Dolayısıyla özellikle liberal çevrelerde pişirilen,
bombardımanın kamuoyunun gazını almaya ve ardından gelebilecek barışçıl
çözüm adımlarına yol açmaya yönelik olduğu yolundaki beklentiler
temelsizdir. Barışa giden yol yoksul Kürt köylerini bombalamaktan
geçmez. Batıda kamuoyunun gazını alıp rahatlatırken Doğuda öfkenin ve
kaygının şiddetlendiğini görmek istemeyen, Kürt sorununda çözümsüzlüğün
şakşakçılığını yapıyor demektir.
AKP
ile militarist güçler arasındaki çelişki, Kürdistan sözkonusu olunca
yerini bunların militan işbirliğine bırakmaktadır. Türkiye’de“irticaya”
karşı “laiklik” bayrağı
altındaki mücadele, Kürdistan’da
“İslam
kardeşliği” adı altında Kürt özgürlük
hareketini boğma amacına yönelmektedir. TSK Kürt illerinde PKK’den
kurtulmak için Fettullahçılıktan, Nakşibendilikten, Hizbullahtan,
tarikatlardan medet ummaktadır. Türkiye kapitalizminin AB üyeliğine
bölgede güç merkezi olma yolundan yürüyüşünün en büyük engeli Kürt
isyanının bastırılamayışı, Kürt özgürlük hareketinin tasfiye
edilememesidir.
Kürt emeğini yağmalamak ve dış pazarlarda
egemenlik kurabilmek için, AKP’nin “sivil” araçları TSK’nın askeri
araçları içine yedirilmiştir. CHP ve MHP’nin AKP’ye “sağdan
muhalefeti”nin bu dönemde uysallaşıvermesi bu nedenledir.
Türkiye’nin Kürt özgürlük mücadelesini “topyekun
savaş”la bastırmak için izlediği “havuç ve sopa” politikasının bugünkü
görünümünde sopa Kandil dağlarına bomba olarak inerken, o dağlarda
kızları/oğulları bombalananlara İslam kardeşliği afyonuna batırılmış
havucu uzatmak ve kızlarının/oğullarının nedamet getirip “ana ocağına”
dönmelerini istetmektir.
Türkiye bir yandan Güney’i bombalayarak kendi
“çözümünü” dayatırken, bir yandan da DTP’ye kapatma davası açarak, genel
başkanını hapse atarak, Kürt halkının temsilcilerini meclisten
dışlayarak, gazetesini yasaklayarak bu “çözümden” anladığının aslında
bastırma ve susturma olduğunu gözler önüne sermektedir. Bastırma ve
susturma siyaseti, diyaloga ve muhataba ihtiyaç duymaz.
Özellikle ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından özerk Kürt yönetiminin
oluşmasıyla, Türkiye kendi Kürt sorununun aslında bölgesel bir sorun
olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmış, geleneksel araçlarla
yürüttüğü inkar ve imha politikalarının ulusal-ölçekte sürdürülmesiyle
yetinebilmesi imkansızlaşmıştır. Bu, Türkiye egemenlerinin bölgesel bir
güç olarak davranabilmek için ABD’nin onayına muhtaç olmaları anlamına
gelmektedir. Bombardıman, yalnızca Kürt sorununda çözümsüzlüğü
süreğenleştirmekle kalmamakta, Türkiye egemen güçlerinin ABD
emperyalizmiyle ve İsrail siyonizmiyle işbirliği içinde, Güney Kürdistan
ve Kerkük üzerinde nüfuz elde etme ve bölgede hegemonya kurma
politikasının aracı olarak görülmektedir. Son dönemde AKP ile ordu
arasındaki çelişkilerin geri plana
itilerek, ABD şemsiyesi altında AKP ile TSK’nın
çıkarlarının uyumlulaştırılmasının nedeni
budur. Türkiye Kürt sorununa askeri “çözümünü”, artık ancak ABD’nin
Büyük Ortadoğu Projesinde aktif özne olarak yer alarak dayatabilecektir.
Bu nedenle Türkiye, bölgesel güç merkezi olma
politikasını askeri araçlara başvurmaktan çekinmeden sürdürdükçe,
yalnızca bir iç savaşın değil, bölgesel bir savaşın da çanları çalmakta,
Türkiye sonu belirsiz bir maceraya sürüklenmektedir. Geçen bahardan
itibaren sınıra orantısız bir askeri güç yığmış olan Türkiye’nin,
bombardımana başlamasının hemen ardından, sıcak takip gerekçesiyle 300
kadar askerinin sınırı geçmesi, ertesi gün çekilmiş de olsa, başlangıçta
güvenlik şeridi olarak bir askeri işgale kalkışma niyetinin açık
göstergesidir. Bombardımanın ardından kamuoyunu uydu görüntülerle
“bilgilendirme” tarzında izlenen Amerikan’vari yöntemlerle, TSK’nın
teknik kapasitesi vurgusuyla, aynı zamanda bölgesel güçlere bir mesaj
verilmek istenmiştir. Türkiye hızla başka ülke topraklarını işgal ve
ilhakı kendince meşrulaştıran bir politik atmosfere sürüklenmektedir ve
bunu Kıbrıs’ın işgalinde olduğu gibi zamana yayarak sonuçta bir
oldu-bittiye getirebileceğini hesaplamaktadır. Oysa hem bu kez durum çok
farklıdır hem uluslararası koşullar kökten değişmiştir. Türkiye’nin bu
yönde attığı her adım bir yandan PKK’nin çatışmaları metropollere
yaymasına ve iç savaşa bir yandan bölgesel güçler arasında hegemonya
kavgasının kızışmasına davetiye çıkarmaktadır. Türkiye’nin bu hedefi,
bölgesel savaş tehlikesini içinde barındırıyor. Bölge devletlerinin
nükleer silah edinme süreci, böyle bir savaşın tüm dünyayı da içine
çekebilecek bir potansiyele ve tahmin edilemez felaketlere gebe olduğunu
gösteriyor.
Bombardıman uçaklarına Irak hava sahasını açarak ABD’nin Türkiye’ye
verdiği destek ve onay, düne kadar hızlı anti-Amerikancı geçinen
şoven/milliyetçi çevrelerin, Türkiye’ye engel çıkarmadığında öfkelerini
ABD’ye de yönlendirmekten kolayca vazgeçeceklerinin gözle görülür
olmasına vesile olmuştur. Tersinden, Türkiye Kürt köylerini
bombaladığında öfkeyi engel çıkarmadı diye ABD’ye aşırtmak da sosyalist
bir antiemperyalizm anlayışına değil, oligarşinin militarist, şovenist
ve yayılmacı yüzünü silikleştirmeye tekabül eder.
Resmi ağızlarca yalanlanmasına karşın
anlaşılmaktadır ki 5 Kasım’daki Bush-Erdoğan görüşmesinde, ABD’nin bu
onayı karşılığında, Türkiye ABD’nin bölgeye ilişkin planları
çerçevesinde bazı yükümlülüklerin altına sokulmuştur. Bu yükümlülükler,
1 Mart tezkeresinde yaşanan yol kazasına hayıflanan savaş cephesince
yükümlülük olarak değil, Türkiye’nin o zaman kaçırdığı treni şimdi
yakalaması için bir fırsat olarak görülmektedir. Türkiye egemenleri
kendi savaşlarına ABD’nin onay vermesi karşılığında, ABD’nin
genişletilmiş Ortadoğu savaşına Türkiye’yi eklemleyerek hem Türkiye
halklarına hem bölge halklarına karşı suç işlemektedirler.
TSK, Kürt federe devletinin topraklarını bombalamakta,
işgale ve ilhaka yeltenmekte ancak kendisini dünyanın demokrasi havarisi
ilan eden AB’den itiraz eden tek bir ses çıkmamaktadır. AB
demokrasisinin Kürt halkının demokratik talepleri noktasında da bireysel
hakların ötesinde bir açılım sunmuyor olması gereği, AB’nin tutumu Kürt
özgürlük hareketi ve onun siyasi temsilcilerinin geri plana itilmesi ve
Kürt sorununda çözüm açısından AKP’nin desteklenmesi, ona şans tanınması
sonucunu doğurmaktadır. Hatta bu yönelim Türkiye’deki kimi liberal
aydınlar arasında da ağırlık kazanmaktadır. AKP başlattığı “reform”larla
kendi Kürtlerini de ıslah etmek yoluyla Kürt sorununda çözümden yana
olduğu imajını yaymaktadır ama tezkere ve onun sonucu olan askeri
müdahale ile nasıl bir çözümden yana olduğuna dair maskesinin net bir
şekilde düşmüş olması beklenirken, AB yanlısı liberal çevrelerde hala
demokratik çözüm iradesiymiş gibi muamele görüyor olması, AKP’nin
TSK’nın askeri çözümüne eklemlenmiş olduğunu göz ardı etmekten başka bir
anlama gelmemektedir.
Türkiye’de devletten ve sermayeden bağımsız bir sınıf
hareketinden söz etmek mümkün değildir. Oysaki egemen güçlerin bölgede
hegemonya amaçlı politikası, Kürt sorununda çözümsüzlük, sermayenin neo-liberal
ekonomik politikası ülkedeki sınıf çelişkilerini keskinleştiriyor. Buna
karşın Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri devletten ve sermayeden
bağımsız çıkarlarını bütün ezilenlerin çıkarlarıyla birleştirebilecek
bir enternasyonalist politik sınıf bilinci ve örgütlenmesinden yoksun
bulunmaktadır. Çelişkilerin derinleşmesine, sınıflar arası uçurumun
büyümesine karşın, işçi sınıfı ve emekçiler militarizmin ve şoven
milliyetçi ideolojilerin etkisi altında hem bölünerek güçten düşüyor,
hem kendi iktidar hedefinden uzaklaşıyor, hem de ülke ve bölge
halklarının temel hak ve özgürlüklerine karşı konumlanıyor. Türkiye’de
sınıfsal çelişkilerin üstünü örten militarizmin ve şovenizmin etkileri
kırılmaksızın devletten ve sermayeden bağımsız, enternasyonalist,
kitlesel sınıf hareketinin yolunu açmak mümkün değildir.
Sınıf mücadelesinin tüm bu dibe vurmuşluğuna rağmen
son yılların en büyük grevi olan Telekom grevinin örgütlenebilmekte
oluşu bir yanıyla umut verirken, aynı kesimin hiçbir şekilde çıkarına
olmayan bölgesel savaşın ve iç savaşın eşiğine getiren bu askeri
müdahaleye hiç tepki verilemiyor olması, yukardaki tespitlerle
bağlantılı olarak militarizm ve şovenizmin sınıf üzerindeki ideolojik
basıncının bir sonucu olarak politik bilinçten yoksun bir yaklaşımı
beraberinde getirdiğini, militarist ve şovenist ideolojik hegemonya
kırılmaksızın sınıfın devletten/sermayeden bağımsız tutum alamayacağını
gösteriyor. Bu perde ortadan kaldırılamadan savaşların ancak ve ancak
sermayeden yana güçlerin işine gelebileceğini, işçi sınıfı ve emekçiler
içinse yıkımdan öte bir anlama gelmeyeceğini işçi sınıfına
anlatamayacağımız açıktır. SDP işçi sınıfı içersinde örgütlenme hedefini
bu perspektife uygun bir tarzda sürdürecektir.
Bugün
iç savaş ve bölgesel bir savaş eşiğine gelindiğini gözler önüne seren
politik gelişmeler göstermektedir ki emek, barış, özgürlük ve demokrasi
güçlerinin en geniş cephesinin oluşturulması her zamankinden daha acil
bir görev olarak kendini dayatmaktadır. Emperyalist saldırganlığın ve
bölge devletlerinin gözü dönmüş hırslarının yarattığı ölümcül
tehlikelerin, aynı zamanda bize devrimci olanaklar da sunduğunu göz ardı
etmeden, şovenizmin etkisini kırarak metropollerdeki durgunluğu aşmak
zorundayız.
Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan oligarşik devlet
güçleri, yukarıda ifade edilen nedenlerle bu tavrını sürdürecek ve Kürt
sorununda demokratik, siyasal ve barışçıl çözümde ısrar eden bütün
demokrasi güçlerine karşı politik baskılarını yoğunlaştıracaktır. AKP
hükümetinin Aralık ayı içerisinde yapılmak istenen Edi Bese - Artık
Yeter mitinglerini hiçbir hukuksal gerekçeye dayanmaksızın keyfi
yasaklama girişimleri bunu göstermektedir. Bu nedenle giderek
olgunlaşmaya başlayan ve en geniş demokrasi güçlerini ortak bir cephede
birleştirerek harekete geçirecek olan çatı partisinin inşasını da
engelleme yönünde baskıların yoğunlaşacağı ihtimalini de gözden ırak
tutmamak gerekir.
Toplumsal sınıf tabanını Türk ve Kürt işçi sınıfı,
emekçileri ve yoksullarının oluşturacağı bu demokrasi cephesi ve bunun
parti biçimindeki örgütü olarak çatı partisi Türkiye sosyalist hareketi
ile Kürt özgürlük hareketinin önündeki en önemli politik görev olmak
yanısıra Türkiye ve bölge halklarının savaşa karşı iradesini ortaya
çıkarabilecek en önemli araçtır. Bugün halklar açısından büyük bir
felaket olma tehdidi taşıyan savaşı engelleyebilecek en önemli irade
olarak demokrasi cephesinin bir an önce hayata geçirilmesi, halkların
konuşmaya başlaması - silahların susması açısından tarihsel bir fırsat
oluşturmaktadır.
İçerde bir kardeş boğazlaşmasına, bölgede ise bölgesel
bir savaşa yol açacak gelişmelere dur demek için yan yana gelmek, bir
arada durmak, metropollerde Kürt ve Türk emekçilerinin birlikte
mücadelesini sağlamak dışında başka bir yolumuz yoktur.
Bugün savaşı durdurup barışı inşa etmenin yolu
metropollerde zayıf da olsa sınıf ve kitle sendikaları hareketinin,
sosyalist hareketin, kadın hareketinin, gençlik hareketinin, ekolojik
hareketin, barış hareketinin ve Kürt özgürlük hareketinin seslerini ve
güçlerini birleştirmelerinden geçmektedir.
SDP tüm bu verili durumu bu tespitler doğrultusunda
aşma iradesini gösterecek adımları kararlılıkla atacaktır.
EK 2: SDP
GENEL BAŞKANI FİLİZ KOÇALİ’NİN YENİ YIL MEKTUBU
Sevgili Dostumuz,
3 Olağan Konferans ve Kongremizi
tamamladık. Bu kongremizde de, geçen kongremizde olduğu gibi Türk
devletinin stratejik yönelimini net bir şekilde saptadık: Bu strateji,
bölgede güç merkezi olma yoluyla AB’ye entegrasyon stratejisidir. Bu
stratejinin yolu ve ikili hedefi çelişkilidir. AB’ye gitmek için
“liberal
reform”, bölgede güç merkezi olmak için “fiili baskı, şovenizm ve
militarizm” şarttır.
İşte bu da zigzaglı bir politik
sürece yol açmaktadır. Bu aynı zamanda AKP ile askeri vesayet rejimi
güçleri arasındaki uzlaşmanın da temelidir. Bugün politik durum şudur:
Askeri vesayet rejiminin güçleri, AKP’nin seçim başarısı ve uzlaşmacı
siyaseti nedeniyle, ve bu sürecin ipliğinin pazara çıkması sonucunda,
Nisan ayında başlayan “darbe sürecini” durdurmuştur. Bu geçici bir
durumdur.
Buna
karşılık, TBMM’den çıkarılan sınır dışına asker sevketme tezkeresi,
kalıcı bir stratejik hedefin ürünüdür.
Kendisi ABD ve AB
emperyalizmine her bakımdan bağımlı olan Türk tekelci kapitalizminin,
aynı zamanda dış pazarlara duyduğu mutlak ihtiyaç Türk devlet güçlerini,
hegemonyacı, yayılmacı bir politika izlemeye yöneltmektedir.
Türkiye, Irak ve tüm bölge üzerinde büyük devletler
tarafından yürütülen paylaşım mücadelesine, ABD ve İsrail ittifakı
içinde ve kendi çıkarları için katılmaktadır. Diğer bölge devletleriyle
kıyasıya bir rekabet içindedir. İktidar güçlerinin hedefi, Kürt Federe
yönetimini denetim altına almak, Kerkük’ten pay kopartmak, tüm bölge
siyasetinde söz sahibi olmak, bunun için de, bu topraklardan, elli
kilometre derinlikte, üç yüz kilometre uzunlukta, bir kaç Kıbrıs
büyüklüğündeki bir toprağı “sınır düzenlemesi” ya da “tampon bölge” adı
altında işgal ve ilhak etmektir. Bu bir kerede elde edilebilecek bir
hedef değildir elbette. Türkiye’nin Kıbrıs’ın bölünmesi sürecini 1959
yılında başlattığını, 1965 yılında tırmandırdığını ve hedefine 1974
yılında ulaştığını hatırlatmak isterim. Sovyet-ABD dengesinin varolduğu
koşullarda Kıbrıs savaşı bir Türk-Yunan savaşına evrilmedi. Ama bugünün
dünyasında Türkiye’nin bu hedefi, bölgesel savaş tehlikesini içinde
barındırıyor. Bölge devletlerinin nükleer silah edinme süreci, böyle bir
savaşın tüm dünyayı da içine çekebilecek bir potansiyele ve tahmin
edilemez felaketlere gebe olduğunu gösteriyor.
ABD’nin Irak işgali, Türkiye’nin bölgede güç merkezi
olma hevesleri, nükleer çatışma da içinde bölgesel savaş olasılıkları
karşısında, devrimci güçler çaresiz değil. Bir barış hareketi yaratmanın
önemi açıktır. Ama bu “barış” nasıl olacak? Bir “barış” hareketi
örgütleyerek barış elde edilebilir mi? Devletlerin birbirlerinin
boğazına yapışma iradesi karşısında barış deklarasyonları ve gösterileri
mutlak bir güvence sağlayabilir mi? Biz savaşı nasıl önleyebiliriz?
Savaş önlenebilir mi?
Sevgili dostlarımız, savaş önlenebilir. Çünkü
emperyalist saldırganlık ve bölge devletlerinin gözü dönmüş hırsları,
yalnız ölümcül tehlikeler yaratmakla kalmıyor. Aynı zamanda bize
devrimci olanaklar sunuyor.
Metropollerde durgunluk olduğu bir gerçek. Ama bu
görece bir durgunluktur. Var olan sol potansiyelle metropollerdeki Kürt
devrimci potansiyelini birbirinden aşılmaz duvarlar ayırmıyor.
Şovenizmin etkisi ayırıyor. Hrant Dink arkadaşımın cenaze törenine
katılanlarla varoşlardaki Kürt yoksullarının neden birleşemediğini
düşünmemiz gerekir.
Bu engel nasıl kalkabilir? Bu
engeli yıkmaya,
şovenizmin sol içindeki etkisini kırmakla
başlamak gerekir. Kürt coğrafyasındaki halk hareketi bize yabancı
değil... Bu halk hareketinin varoşlardaki kolları bizimle sınıf
kardeşi...
Şimdi sınıf kardeşlerimizin doğdukları yerlerden
uçaklar kalkıyor, onların akrabalarının üzerine bomba yağdırıyor.
Bölgede güç olma stratejisinin bütün yöntemleri kullanılıyor.
İçerde bir kardeş boğazlaşmasına, bölgede ise
bölgesel bir savaşa yol açacak gelişmelere dur demek için yan yana
gelmek, bir arada durmak, metropollerde Kürt ve Türk emekçilerinin
birlikte mücadelesini sağlamak dışında başka bir yolumuz yok.
Değerli dostumuz,
içerde bir kardeş boğazlaşmasına, bölgede
ise bölgesel bir savaşa yol açacak gelişmelere birlikte dur diyeceğimize
olan güvenimizle yeni yılınızı kutluyoruz.
29 Aralık 2007
Filiz Koçali
Sosyalist Demokrasi Partisi
Genel Başkanı
|