SDP
Genel Başkanı Filiz Koçali'nin Kongre Açış Konuşması
Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Filiz Koçali’nin 9 Aralık
2007’de Ankara’da toplanan SDP III. Olağan Büyük Kongresi’nde yaptığı
konuşma metni
Değerli konuklarım, sevgili delege arkadaşlarım,
Dün
Üçüncü Konferansımızı yaptık. Bugün de Üçüncü Büyük Kongremizin
çalışmalarını tamamlayacağız ve hepimiz görev yerlerimize döneceğiz.
SDP,
kritik bir aşamadan geçiyor. Kamuoyu önünde, dostlarımızın arasında hiçbir
gerçeği gizlemeden açıkça konuşmamız gerekiyor: Partimiz zor bir dönem
geçirdi. Bir grup arkadaşımız, Konferansımızı ve Kongremizi boykot etti.
Neredeyse bir yıla yakın bir süredir, çok ağır bir kriz süreci yaşıyoruz.
Görünüşte bu kriz bir arkadaşımızla ilgili cinsel taciz iddialarından
kaynaklanmış gibi kamuoyuna yansıtılmıştır. Partimizin dünya ve Türkiye
kadın mücadelesinin biriktirdiği deneyimlere ve kazanımlara hassasiyetle
sahip çıktığını, çıkacağını bilmenizi isterim. Partili kadın yoldaşlarımın
cinsiyetçiliğin her türü karşısında bir milim dahi geri adım
atmayacaklarına dair güvenim sonsuz. Gerçekte ise, biz, parti saflarımızda
ciddi bir politik ve ideolojik ayrışma yaşıyoruz. Magazin medyasının
iştahını kabartan demagojileri bir yana bırakırsak, yaşadığımız sorunun
özü açıktır: SDP mücadelesine devrimci bir parti olarak mı devam edecek,
yoksa yeniden Türkiye soluna özgü dar, içine kapalı, sekter bir grup
düzeyine doğru mu gerileyecek? Sorunun özü budur.
Dün
toplanan 3.Konferansımız, parti gibi parti olma irademizi kesin bir
şekilde ortaya koymuştur. Yürünen yolda devam ediyoruz. İnanıyoruz ki,
bizi ve dostlarımızı kaygılandıran SDP içi krizin panzehiri parti gibi
parti olmaktır. Yürümekte kararlı olduğumuz yol, her türlü bedeli ödemeye
hazır olanların yoludur. Bu yolda atılan her adım, yalnız parti içi krizi
aşmamızı sağlamayacak. Aynı zamanda parti birliğini de yeniden ve sağlam
temellerde kurmamıza olanak verecektir. Bu yolda atılan her adım, partiyi
gençleştirecek, kadınlaştıracak, işçileştirecek, kitleselleştirecektir.
Bu
kürsüden bütün inancımla şunu ilan ediyorum: Partimize kem gözlerle
bakanlar boşuna sevinmesin! Ve partimizin dostları hiçbir kaygıya
kapılmasın. SDP çizdiği yoldan bir adım bile gerilemeden yürüyecektir.
Üçüncü Konferansımız bu iradeyi gösterdi. Büyük Kongremizin de bu iradeyi
onaylayacağından asla kuşkum yok.
Sevgili
dostlar, sevgili arkadaşlarım, Milletvekillerimizin Meclis’te bir oturuma
katılması gerektiğini ve zamanlarının sınırlı olduğunu biliyorum. O
nedenle konuşmamı önemli bulduğum aktüel konularla sınırlı tutacağım.
AKP
hükümeti Türkiye’yi bir “istikrar cenneti” gibi dünyaya pazarlıyor.
Konferansımızda yaptığımız değerlendirme, pazarlanan bu metanın çürük ve
sahte olduğunu ortaya koydu. Türkiye’deki “istikrar”, yalnızca görünüşte.
Bunu anlamak için son iki yılın gelişmelerini hatırlamak yeterli.
İkinci
Büyük Kongremizi Şemdinli’de patlayan iki el bombasının gürültüsü ve
yakayı ele veren Gizli Savaş Ordusu katillerine “iyi çocuk” denmesinin
öfkesi arasında toplamıştık. Kongremizin Şemdinli olayları ile ilgili
oturumunu, Ankara’da sokakta sürdürmüş, Gizli Savaş Ordusuna karşı
mücadele kararlarımızı sokakta eylemli olarak almıştık. Şemdinli
soruşturması bilindiği gibi “istikrarlı” bir şekilde sürdü, unutturuldu ve
“istikrarlı” bir şekilde Gizli Savaş Ordusunun elemanları, mensup
oldukları ordunun Askeri Mahkemesinin “müşfik” ellerine teslim edildi. Bu
“istikrar” mı?
Sonra
şunlar oldu: Türkiye iki yıl önce AB ile müzakere sürecini başlattı.
Topluma istikrarlı bir şekilde “reform sürecine” girildiği ilan edildi. Bu
reform süreci süregiderken, daha sonra Nokta Dergisinde açığa çıkarıldığı
gibi, kışlalarda darbe hazırlıkları da sürüyordu. Bu darbe hazırlıkları,
AB sürecinde Kıbrıs’la ilgili alınan kararlara, Irak’ta gizli faaliyet
yürüten özel savaş ordusu mensuplarının başına çuval geçirilmesine karşı
yürütülen kışkırtmalarla olgunlaştırılıyordu. Türkiye’yi bir nefret
dalgası kapladı. Önce Orhan Pamuk’a karşı başını eski Cumhurbaşkanı
Sezer’in çektiği bir linç kampanyası başladı. Ardından Adalet Bakanının
kışkırtmasıyla, Ermeni Konferansına karşı karanlık güçler harekete geçti.
Hrant Dink hedefteydi. Ve o acı günde, arkadaşlarımla birlikte kendimi,
hala kanı kaldırıma sızan sevgili arkadaşım Hrant Dink’in başında buldum.
Derken
Türkiye reform sürecinden, Cumhurbaşkanı seçimi nedeniyle hızla “darbe
sürecine” sıçradı. Hrant Dink’in cenaze töreni büyük bir vicdan
patlamasına yol açmıştı. Yüzbinler “Hepimiz Ermeniyiz” diyerek askeri
vesayet rejimine ve şovenizme meydan okumuştu. Darbeciler anında bu kitle
gösterisine yanıt verdiler. Tandoğan mitingiyle, renkli darbe süreci
uygulamaya kondu. 27 Nisan Genelkurmay muhtırasıyla bu darbe süreci
derinleşti. İstikrar hayal olmuştu. Ne var ki, herkesin darbe beklediği
bir dönemde 22 Temmuz seçimleri yapıldı. Denize düşenin yılana sarılması
gibi seçmen, darbecilere karşı kendisini AKP’nin kollarına attı. Seçim
zaferi yeni ve sahte umutlar uyandırdı. Yeniden istikrar pazarlaması
başlamıştı ki, askerin sesi yükseldi. İki yüz bin asker harekete
geçirildi, sınırlara yığıldı ve operasyonlar tırmandırıldı. Karşılıklı
kayıplar bu nedenle arttı. Ve Türkiye “savaş sürecine” girdi. Kürdistan
Bölge Yönetimine karşı savaş ilanı anlamına gelen tezkere TBMM’den
geçirildi.
İşte
iki yıllık “istikrar” yalanının iç yüzü budur. “reform sürecinden”, “darbe
sürecine”, “seçim sürecinden” ve “sivilleşme sürecinden” “savaş sürecine”
gidip gelen bir ülkede istikrardan söz edilebilir mi?
Değerli konuklar, sevgili arkadaşlarım,
Konferansımızda bu çelişkili süreci değerlendirdik. Bu çelişkili sürecin
ekonomik temeli, neo-liberal politikalarla sömürü düzenini sürdüren Türk
tekelci kapitalist sisteminin kendi uzlaşmaz çelişkileridir. AKP hükümeti
zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul hale getiriyor ve bu hükümet, iç
ve dış mali sermayenin değnekçiliğini yapıyor.
Kısaca
özetlediğim iki yıllık istikrarsızlığın temelinde, oligarşik iktidar
güçlerinin temel stratejik yöneliminin çelişkili yapısı belirleyici rol
oynadı. SDP bu stratejik yönelimi açık bir biçimde formüle eden biricik
partidir. Nedir bu strateji? Bir çok kimse bu stratejiyi, filin körleri
tarif etmesi gibi tarif ediyor. Kimine bakılırsa bu strateji AB’yle
entegrasyon stratejisidir. Kimisi bu stratejiyi Büyük Ortadoğu Projesinden
ibaret görüyor. Bu görüşler tek yanlıdır.
Türkiye, bölgede güç merkezi olma yoluyla AB’ye entegrasyon yolundan
yürüyor. Öyle olunca da AB için “reformculuk”, bölgede güç merkezi olmak
için “askercilik” kaçınılmaz oluyor. İki yıldır olan biten işte bu saptama
ışığında kolayca kavranabiliyor.
Türkiye’nin izlediği bu strateji hem AB’nin hem de ABD’nin desteğini
kazanmıştır.
Değerli konuklar, sevgili arkadaşlarım,
Sözünü
ettiğim stratejik yönelim bugün de sürüyor. O nedenle hükümetin “istikrar”
vaatleri bir aldatmacadır. Yoksullaştırılan halk kitlelerine aşılanmak
istenen umutlar sahtedir. Türkiye’yi bekleyen tehlikeler azalmıyor,
artıyor.
Bugün
durum açıktır: Türkiye bir yandan bir Anayasa sorununu tartışıyor. Bu
liberal hayalleri kamçılıyor. Aynı Türkiye tıpkı Kıbrıs sorununda olduğu
gibi, Kürdistan Bölge Yönetimine karşı istila ve ilhak amaçlı
stratejisinin halkalarını adım adım örüyor. Anayasadan “demokrasi”
beklentileri ile, savaş süreci iç içe geçiyor.
SDP’nin
Anayasa sorunundaki tutumu açıktır. Partimiz, eşitlikçi, özgürlükçü,
demokratik bir Anayasa için herkesle işbirliğine hazırdır. Bize göre,
bugünkü verili koşullarda, AKP hükümetinden böyle bir anayasa beklemek ham
bir hayaldir. Buna karşılık, 12 Eylülcü Anayasayı tarihin çöplüğüne
göndermek için geniş olanaklar var. En önemlisi, askeri vesayet rejimine
ve Kürt sorununda çözümsüzlüğe karşı anayasal kazanımlar elde etmek hem
zorunlu, hem de mümkün…
Özel
olarak Anayasa tartışmaların merkezinde Kürt sorununda çözümsüzlüğe son
verecek olan yurttaşlık tanımıyla ilgili sorun duruyor. Bizim görüşümüz
şudur: Yurttaşlık tanımı her türlü etnik ve dinsel kimlik tanımı olmaktan
çıkarılmalıdır. Yani anayasa “yurttaş kimdir” diye sorduktan sonra
“Türktür” dememelidir. Yasal prosedürü yerine getiren herkesin, hangi
etnik ve dinsel kimliğe sahip olursa olsun, eşit haklı Anayasal yurttaşlar
olduğu yeni anayasada ilan edilmelidir. Anayasa Kürt kimliğini ve dilini
reddeden ırkçı nitelikten kurtarılmalıdır. Ana dilde eğitim hakkını,
hiçbir kısıtlama olmaksızın tanımalıdır. Kürtlerin çoğunluk halinde
yaşadığı bölgelerde Kürt dili ikinci resmi dil olarak ilan edilmelidir. Bu
değişiklikler yapılmadan yapılacak bir anayasa, ne askeri vesayetçiliğe
son verebilir, ne de Kürt sorununda çözümsüzlüğü aşabilir.
Değerli arkadaşlarım,
SDP’nin
tezkere konusundaki görüşü açıktır. Sınır ötesine asker gönderme kararı,
dolaylı olarak savaş ilanı potansiyeli taşımaktadır. Komşu bir devletin
federal bölgesini silahla tehdit etmek bölgesel savaşları tahrik etmektir.
AKP hükümetinin askerle yaptığı uzlaşmanın hedefi çok açıktır. Üç yüz
kilometre uzunlukta, elli kilometre derinlikte bir toprak parçasına “sınır
düzeltme” ya da “tampon bölge” adı altında göz dikilmiştir. Türkiye’de ve
bütün parçalarda yaşayan Kürt halkına karşı militarist emelleri protesto
ediyoruz. SDP sözde “milli çıkarlar” adı altındaki bu istila ve ilhak
politikasına bütün gücüyle karşı çıkacaktır.
DTP’ye
yönelik saldırılar, işte bu savaş politikasının bir parçasıdır. İçerdeki
demokratik Kürt muhalefetini ve onunla omuz omuza yürüyen güçleri etkisiz
hale getirmeden, hiçbir hükümet, hiçbir Genelkurmay, savaş politikasını
yürütemez, cephe gerisinden emin olamaz. AKP hükümeti, militarist güçler
adına işte bu “cephe gerisini” temizleme hareketini uygulamaya sokmuştur.
Diyarbakır’ı zaptetme sloganları bu amaca hizmet etmektedir. Eğer biz, AKP
hükümetinin cephe gerisini temizleme politikasını geriletemezsek, yarınki
savaşı da önleyemeyiz. O nedenle DTP’yle dayanışma demek, yalnız
demokrasiyi savunma, Kürt sorununda demokratik çözüm isteme ile sınırlı
değildir. Barışı istemek demektir.
DTP’yi
“PKK’ye terörist diyeceksiniz” diyerek baskı altına alma yeltenişlerini
protesto ediyorum. Devletin ve AKP’nin bu politikasıyla paralel olarak,
kimi çevrelerin DTP’ye “PKK’yle arana mesafe koy” dayatmasını kabul
etmiyorum. Bütün bunlar, DTP’yi zayıflatma, bölme, tasfiye etme amacına
hizmet ediyor. Terörizm yaygarası boş laftır. Türkiye bir terörizm sorunu
yaşamıyor. Türkiye bütün devlet belgelerinin de kabul ettiği gibi, sayısız
Kürt isyanlarından birini yaşıyor. Bu isyanı çeyrek yüzyıldır bastırmak
mümkün olmamıştır.
O
halde, yapılacak iş, isyanın nedenlerini ortadan kaldırmaktır. Bu yalın
bir iştir. Kürtlerin kimliğini, dilini kabul edin. Kürt kimliğinde ve
dilinde politika yapma hakkını tanıyın. Kürtlere yaşadıkları bölgede,
nasıl istiyorlarsa öyle yaşamaları için gerekli anayasal, yasal
düzenlemeleri yapın. Kürtlerin yoksulluğa mahkum edilmesine neden olan
yılların sömürgeciliğe özgü talanının bedelini, bölgenin kalkınmasına özel
kaynaklar ayırarak ödeyin. O zaman isyanların sona ereceğini göreceksiniz.
Değerli arkadaşlar,
Türkiye
çeyrek yüzyıldır sonuncu Kürt isyanının etkileri altında. Kürt
coğrafyasında, elbette gel gitli, ancak kesintisiz bir devrimci süreç
sürüyor. Zaman zaman bu devrimci süreç devrimci duruma yol açacak
ölçülerde derinleşiyor. Mücadelenin her biçimi, parlamenter ve serhıldancı
bütün yöntemleri iç içe geçiyor. Örgütlenmenin zengin biçimleri aynı anda
varoluyor. Halk kitlelerinin örgütlülük ve bilinç düzeyi, bütün elverişsiz
koşullara rağmen eşine ender rastlanır bir süreklilik gösteriyor.
Türkiye’de durum şu: Tek bir devlet iktidarı var. Türk ve Sünni
ideolojisine dayalı tek bir oligarşik iktidar... Onun temeli sermaye ve
militarizm. Ama bu tek devlet iktidarı, gücünü metropollerden alıyor. Kürt
coğrafyasında da aldığı bu gücü kullanıyor. Bu iki bölge, Kürt
coğrafyasının aleyhine eşitsiz gelişen tekelci kapitalist üretim biçiminin
egemenliğinde. Bir tarafta sermaye birikiyor, diğer taraf yoksullaşıyor ve
insan gücünü göçlerle kaybediyor. Savaşla alt üst olan bölgeden
metropollere akan göç olgusuna bakan kimi dostlarımız sadece Kürt
göçmenler arasındaki kriminal süreçleri, sokak çocuklarını, sefaleti
görüyor.
Oysa
varoşlarda Kürt coğrafyasındaki devrimci mücadelenin etkileri altında olan
bilinçli ve örgütlü muazzam bir emekçi güç ortaya çıkıyor. İşte bütün bu
olgular, sosyo-politik açıdan, eşitsiz gelişen, bütünsel bir devrimci
süreçle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Metropollerde durgunluk
olduğu bir gerçek. Ama bu görece bir durgunluktur. Var olan sol
potansiyelle metropollerdeki Kürt devrimci potansiyelini birbirinden
aşılmaz duvarlar ayırmıyor. Şovenizmin etkisi ayırıyor.
Bu
engel nasıl kalkabilir? Bu engeli yıkmaya, şovenizmin sol içindeki
etkisini kırmakla başlamak gerekir. Bunun için elimizde devrimci bir teori
olmalıdır. Şu anda eşitsiz gelişen bütünsel devrimci süreçle ilgili
teorik saptama bize bu olanağı veriyor. Biz devrimci sürecin içindeyiz,
onun örgütlü bir parçasıyız! Kürt coğrafyasındaki halk hareketi bize
yabancı değil... Bu halk hareketinin varoşlardaki kolları bizimle sınıf
kardeşi... Metropollerde devrimci sürecin etkileri bin bir nedenle etkisiz
kılınıyor. Ama bu etkisiz kılma sürecinde biz, kendi payımıza bakalım. Biz
etkili olmak için ne yapıyoruz? “Kürtlerin kuyruğuna takılmama” adı
altında Kürt coğrafyasında yükselen ve varoşların önünde şovenizmin dalga
kıranlarıyla etkisizleşen devrimci süreçten yüz çevirmiş olmuyor muyuz?
Neden bu şovenizm dalga kıranını havaya uçurmuyoruz? Neden harekete
geçmiyoruz? Neden metropollerde devrimci sürecin metropollere özgü
görevleriyle, aynı sürecin Kürt coğrafyasındaki kendine özgü görevlerini
uyumlaştırmak için adımlar atmıyoruz?
Durum
çıplak, iki bölgede birbirinden farklı devrimci görevler arasındaki
uyumsuzluğu aşmak öznel etkene bağlıdır. Yani bize, sosyalistlere
bağlıdır. Kürt sorunu ekseninde yükselen devrimci sürecin, metropollerde
sınıf ekseninde yükselecek olan demokrasi mücadelesiyle uyumsuzluğunun
öznel nedeni, sosyalist hareketin saflarındaki şoven etkilerdir. Kürt
özgürlük hareketinden uzak durma eğilimidir. Aynı zamanda korkudur. 12
Eylül yılgınlığının sürüyor olmasıdır. Kendi saflarında şovenizmin
etkisini kıramayan solun, metropollerdeki emekçi kitlelerin safında, Kürt
sorununa yabancılığın yarattığı şovenizme teslim olması kaçınılmazdır.
Eşitsiz gelişen bütünsel devrimci sürecin iki bölgedeki farklı görevlerini
uyumlaştırmanın örgütsel aracı Çatı Partisidir. Çatı Partisi, SDP
tarafından 2002 seçimlerinden bu yana savunuluyor. Bugün Çatı Partisini
inşa etmenin eşiğindeyiz.
Bu ölü
toprağını üzerimizden atma zamanı gelmiştir yoldaşlarım. Ayağa kalkacağız.
Yüksek sesle konuşacağız. Artık yeter, söz halklarındır diyeceğiz.
Sevgili arkadaşlarım,
Çatı
Partisi metropollerde neo-liberal politikaların amansız bir emek
düşmanlığı ile uygulandığı, emeğin yağmalandığı koşullarda çalışacak.
Kapitalist sömürünün sonuçlarına karşı savaşacak. Kürt coğrafyasında ise,
Çatı Partisi Kürt yoksullarının açlıkla eğitildiği ve devlet destekli
tarikat sadakalarıyla teslim alınmaya çalışıldığı sömürgelere özgü
yöntemlerin kol gezdiği koşullarda hareket edecek ve bu siyasete karşı
savaşacak. Çatı Partisi erkek egemen toplumun yarattığı bütün sonuçlarla
mücadele edecek. Çatı Partisi metropollerde kapitalist üretim ve tüketim
tarzının yarattığı bütün ekolojik olumsuz sonuçlara karşı mücadele edecek.
Kürt coğrafyasında, Çatı Partisinin önünde savaş siyasetinin başlıca
sonuçlarından biri olan ekolojik-kültürel katliama karşı koyma sorunu
duracak. Ve nihayet Çatı Partisi bütün bu günlük, ekonomik, sosyal,
ekolojik ve kültürel sorunlar temelindeki kitle mücadelelerini, tek bir
politik kanala akıtacak.
Bizim
için soru şudur: Kitlelerin önüne nasıl hedefler koymalıyız ki, geleceğin
değil, bugünün işçileri, kadınları, gençleri, köy emekçileri, değişik
kitle hareketine katılanlar, bizim devrim ve sosyalizm hedefimize
yaklaşsınlar? Bugün, yani yarın değil, gelecekte değil, şu anda bu soruya
nasıl bir yanıt vermeliyiz?
“Kitlelerin devrim ve sosyalizm hedefine yönelmelerinin önünde duran ve
aynı zamanda en geniş kitlelerin şu anda karşı çıktığı ve çıkma eğiliminde
olduğu engeller nedir?” sorusuna partimiz kendi yanıtını vermiştir: Askeri
vesayet rejimine ve Kürt sorununda çözümsüzlüğe son vermek...
Metropollerde ister islamcı, ister sosyalist olsun, isterse liberallerin
AB hayaline inanmış olsun, kitlelerin ezici çoğunluğu askeri vesayet
rejimine karşı değil midir? Kesinlikle karşıdır. Kürt coğrafyasında, halk
kitlelerinin ezici çoğunluğunun Kürt sorununda çözümsüzlüğe karşı olduğu
açık bir gerçek değil midir? Kesinlikle böyledir.
Sorun
nedir? Sorun Metropollerdeki askeri vesayet rejimine son vermek isteyen
güçlerin büyük çoğunlukla Kürt sorununda çözümsüzlüğe son verme iradesine
sahip olmamasıdır. İslamcı kesimlerin çoğunluğu böyledir. Liberallerin
çoğunluğu şu anda AKP’ye verdikleri destek yüzünden Kürt sorunundaki
çözümsüzlük siyasetinin destekçisi haline gelmişlerdir. Sosyalist
hareketin belirli kesimleri şovenizmin etkisi altındadır. Kürt
coğrafyasında ise kitleler, Kürt sorununda çözümsüzlüğe son verme iradesi
gösteren metropollerdeki bütün güçlerle birleşmeye hazırdır. Somut durum
işte budur.
Askeri
vesayete ve Kürt sorununda çözümsüzlüğe son verme hedefinde,
metropollerdeki emekçi kitlelerle, Kürt coğrafyasındaki en geniş kitleleri
birleştirmek demek, yeniden en başa dönersek, eşitsiz gelişen bütünsel
devrimci sürecin bütün güçlerini birleştirmek demektir. Bu gerçekleştiği
zaman sevgili arkadaşlarım, Türkiye devrimci hedeflerimizin eşiğine gelmiş
demektir... Türk ve Kürt emekçilerinin stratejik ittifakının politik
temsilcileri Çatı Partisinde birleştiği gün, biz bu yolda ilk adımı
atacağız. Bugünkü evrenin özelliği budur. Bu adımı diğerleri izleyecek.
Türk ve Kürt emekçilerinin stratejik ittifakına ulaşmak demek, devrim ve
sosyalizm hedefimizin kıyısına ulaşmak demektir.
Uzun
sözün kısası şu: Somut, günlük, acil talepler için aralıksız kampanyalar
ve bu kampanyalara katılan kitleleri politik acil, güncel hedeflere
yöneltmek...Bu çalışma içinde partiyi örgütlemek...Yolumuz böyledir...
Açık olsun!
9
Aralık 2007 Ankara
Sosyalist Demokrasi Partisi
Genel Başkanı
Filiz Koçali