SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ


SDP GENEL BAŞKANI FİLİZ KOÇALİ'NİN,

TÜRKİYE BARIŞ MECLİSİ'NİN DÜZENLEDİĞİ

"YENİ ANAYASA SÜRECİNDE DEMOKRATİKLEŞME VE KÜRT SORUNU" KONFERANSINDA

YAPTIĞI KONUŞMA


“Türbana özgürlük, Kürde inkar ve imha” çizgisi Türk-islam sentezine dayalı faşizan bir rejime kapıyı açabilir


10 Şubat 2008


Değerli katılımcılar hepinizi sevgiyle selamlıyorum. 

Sözlerime başlamadan önce, geçen yıl düzenlenen “Türkiye Barışını Arıyor” konferansının düzenlenmesinden bu yana yitirdiğimiz üç dostumuzu, yol arkadaşımızı sevgili Hrant Dink'i, sevgili Orhan Doğan'ı ve sevgili Mehmet Uzun’u özlemle anmak istiyorum.

Onların bıraktığı boşluğu doldurmak bizlere, bu salonda olan ya da olmayan, Türkiye'nin gerçek demokratlarına kaldı. Bu işin üstesinden gelmenin ise kaybettiğimiz üç dostumuza karşı boynumuzun borcu olduğunu düşünüyorum.

***

Geçen yıl, yine Ankara'da gerçekleştirilen “Türkiye Barışını Arıyor” konferansının ardından bir yılı aşkın bir süre geçti. Türkiye özlemini duyduğu barış ortamına ne denli kavuşabildi?

Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda atılmış tek bir adım bulunmadığı gibi tersine silahlı çözüm arayışında ısrar eğiliminin güçlendiğini, bu konuda AKP ve Genelkurmay'ın bir mutabakata ulaşmış olduklarını görüyoruz. Bu mutabakatın sağlanmasında başlıca rolü oynayan ABD, Güney üzerindeki hegemonyasını, Kürt özgürlük hareketini tasfiye ederek korumak istiyor. Bu; birinci konferansımızın sonuçları açısından bardağın doldurmayı başaramadığımız boş kalan tarafıdır.

Bardağın dolu tarafında ise; Hrant Dink cenazesine katılan yüzbinlerce insanın barış ve demokrasi özlemlerini, Türkçe, Kürtçe ve Ermenice dillerinde “hepimiz Ermeniyiz” diyerek haykırmış olmalarını; 22 Temmuz seçimlerinde ise Kürt halkının temsilcilerinin, Akın Birdal ve Ufuk Uras’ın solun ve demokrasi güçlerinin yürüttükleri ortak seçim kampanyaları sonucunda parlamentoya girmeyi başarmış olmalarını sayabiliriz.

Şimdi yine bardağın boş tarafına dönelim. Çözümsüzlük ve inkar politikasının güncel versiyonu nedir?

-         29'uncu Kürt ayaklanmasının fillen önderliğini yürüten PKK'nin ABD'nin de desteğiyle askeri düzeyde tasfiyesi için her türlü askeri operasyonun yürütülmesi,

-         Kürt kimliğinin İslam üst kimliği içinde eritilerek ideolojik düzeyde yok edilmesi veya en azından güçsüzleştirilerek önemsizleştirilmesi,

-         Kürt halkının yasal platformdaki temsilcilerinin tasfiyesi.

Devletin bugün izlediği siyasetin ana teması bu. Ayrıca bu üç maddenin birbirine ayrılmaz bir biçimde bağlı olduğu anlaşılıyor.

ABD-AKP ve Genelkurmay ortak imzasıyla hazırlandığını anladığımız bu paket programın bir süreden beri yürürlüğe sokulduğunu görüyoruz.

Yalnızca Kandil dağını ve yöresini hava bombardımanına tutan Türk savaş uçaklarının hareketlerinden değil, iç ve dış siyasetteki başka gelişmeler de bize bu mutabakatın varlığını işaret ediyor. 

Yani hem Kürt halkının hem de Türkiye'nin tüm barış ve demokrasi güçlerinin karşısında her biri diğeriyle ilişkili maddelerden oluşan bir paket program duruyor. Bunun görülmesi önemli...

Önemli çünkü, PKK'nin tasfiyesi için düzenlenmesi hedeflenen kara harekatına karşı çıkmadan, dahası bunu engellemeyi başarmadan Kürt sorununun demokratik zeminde çözülebileceğini beklememizin bir gerçekliği bulunmuyor.

Öte yandan savaş koşullarında demokratik anayasa yapılamaz. Demokratik anayasa sürecinin doğasına aykırıdır bu. Bir yandan savaş sürerken, diğer yandan anayasadaki askeri vesayet rejimine dayanak olan anti demokratik anlayışı tasfiye etmek mümkün olabilir mi? Bir yandan bölücülüğe karşı savaşıyoruz denirken, diğer yandan Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan anayasa maddeleri ortadan kaldırılabilir mi? O nedenle, mevcut parlamento, AKP hükümeti, özellikle AKP içinde yer alan liberaller eğer yeni bir Anayasa yapma konusunda samimiyseler, yeni Anayasa sürecini operasyonlara son vererek başlatma konusunda ısrarlı olmak zorundadırlar. Demokratik anayasa ancak ve ancak barış koşullarında gerçekleşebilir. Savaşa son vermeyenlerin demokratik anayasa iddiaları bütünüyle bir aldatmaca olacaktır.

Türbanla ilgili gelişmeler, bu görüşümüzü doğruluyor. Üniversitelerde türban yasağına SDP başından beri karşı çıkmış, partili kadınlar bu kadınların hak taleplerini desteklemiştir... Ama bunu kadınların örtünmesi demokratik içerik taşıdığı için değil, fakat yasağın kendisi anti demokratik olduğu için yapmışlardır. Türban yasağını kaldırmak demokrasinin gereği olmakla birlikte, şu anda bu konuda yapılan anayasa değişikliklerinin hiç bir demokratik anlamı yoktur. Neden?

Çünkü Kürt sorununda çözümsüzlük sona erdirilmedikçe, çözümsüzlük nedeniyle Kürt isyanları son bulmadıkça ve bunların bastırılması adına kirli savaş sürdürüldükçe, Kürt sorunu dışındaki sorunlarda atılacak hiç bir adım, teorik olarak ne denli demokratik bir içerik taşırsa taşısın, pratikte asla demokratik bir sonuç veremez. Hatta tam tersine, böyle reformlar, Kürt sorununda izlenen ırkçı, faşizan, militarist saldırganlığı örtbas etmeye yaradığı için bütünüyle anti demokratik sonuçlar verir. Türbanla ilgili gelişmeler böyle olmuştur. Kürt sorununda çözümsüzlüğe son vermeyi de içeren bütünsel bir anayasal reform içinde demokratik bir adım sayılabilecek olan türban yasağına son verme adımı, şimdi AKP-MHP ittifakına yol açmış ve doğrudan doğruya Kürt coğrafyasında Kürt özgürlük hareketini yok etme politikasının tamamlayıcı unsuru haline gelmiştir. AKP’ye şartlı destek veren ve aralarında çok değerli bilimcilerin, yazarların, sanatçıların yer aldığı liberal ve sol liberal çevreler, “türbana özgürlük, Kürde inkar ve imha” çizgisinin bugün için bir AKP-MHP ittifakına, yarın ise, Türk-islam sentezine dayalı faşizan bir rejime kapıyı açabileceğini görmelidirler.

Ve nihayet ulusalcı çevrelerin ünlü Dolmabahçe uzlaşmasından beri Amerikan ve AB düşmanlığı konusundaki sessizliğine dikkatinizi çekmek isterim. Bu gelişme, Kürt sorununda doğru bir tutum almadıkça, en keskin sözde anti emperyalist sözlerin hiç bir anlama gelmediğini gösteriyor. Kürt sorunu Türkiye’nin en temel politik sorunudur ve bu sorunda çözüme yanaşmayanlar, demokrat da, anti emperyalist de, emekten yana da olamazlar.

Yeni anayasa sürecinde, Kürt sorununda çözümsüzlüğe son verecek adımların atılması her bakımdan büyük önem taşıyor. Konferans boyunca konuşan delegeler, bu adımların neler olduğunu ortaya koydular. Bizim önerimiz de benzer bir öneridir. “Hangi etnik ve dini kimliğe sahip olursa olsun, Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes, yasalar önünde eşit yurttaşları oluşturur” tanımı ve ayrıca “yurttaşlar, kendilerini hangi etnik ve dini kimliğe sahip sayıyorlarsa, kendilerini o kimlikle ifade etme hak ve özgürlüğüne sahiptir” maddesi yeni anayasada yer almalıdır. Ayrıca Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmek için yürüttükleri mücadelenin önündeki bütün anayasal engeller kaldırılmalıdır.

DTP’nin demokratik özerklik olarak tanımladığı, toplantıda ise bölgesel yönetim olarak tartışılan konuda da bir mutabakat oluştuğunu fark ettim. Dünkü oturumda konuşmacılar farklı gerekçelerle de olsalar (kalkınma, AB süreci, doğrudan demokrasi, demokratik cumhuriyetin inşası) idari reform ve demokratik özerklik / bölgesel yönetim konusunda anlaştılar. Bu ortak bir gündemimiz ve mücadele alanımız olabilir diye düşünüyorum.

Biz SDP olarak Kürt halkına nasıl yaşaması gerektiğiyle ilgili hiç bir görüş empoze etmiyoruz. Bize göre, Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa, öyle, özgürce yaşamalıdır. Aynı zamanda biz, Kürt halkını temsil eden örgütlerin çözüm önerilerine tüm gücümüzle destek veriyoruz. DTP’nin Kasrik’te açıkladığı Demokratik Çözüm Deklarasyonu’nu destekliyoruz.

Şimdi yeniden başlangıçta sözünü ettiğim paket programa dönmek istiyorum. Paket programda hedeflenen iki maddenin -PKK'nin tasfiyesi ve Kürt kimliğinin İslam kimliği içinde eritilmesinin- başarıya ulaşması koşullarında ise yalnız DTP'den değil, Türkiye'de yürütülen demokrasi mücadelesinin de en güçlü ve en kitlesel bileşeni olan ezilen Kürt halkının mücadele dinamiğinden de yoksun kalacağımız gözden kaçırılmamalı.

Yalnızca Ahmet Türk'ün, Emine Ayna'nın, Fatma Kurtulan'ın, Sabahat Tuncel'in ve diğer DTP'li milletvekili dostlarımızın değil aynı zamanda Ufuk Uras'ın ve Akın Birdal'ın da bulunmadığı bir TBMM yapısının; Türkiye'nin demokratikleşmesine, kalıcı ve adil bir barışın tesisine ne kadar faydası olacağının da sanırım tartışılacak bir tarafı bulunmuyor.

Yani iktidar tarafından Kürt halkının varlığına ve özgürlük özleminin yok edilmesine yönelik yürütülen programın, aynı zamanda Türkiye'deki tüm demokrasi mücadelesine karşı da yürütüldüğünün anlaşılması gerekiyor.

Bu programın başarıya ulaşması, Kürt halkını en temel haklarından yoksun bırakmak kadar, askeri vesayet rejiminin güçlenmesi demektir.

Öyleyse bu planı bozmalıyız.

Bugün askeri vesayet rejimi ve Kürt sorununda çözümsüzlük yalnız biz sosyalistlerin ve Kürt özgürlükçülerinin önünde bir engel olarak durmuyor. Geçen konferansta da dile getirdiğimiz gibi AB'yi savunan liberallerin önünde de, İslamı özgürce yaşamak isteyen Müslümanların önünde de, özgürlük isteyen alevi ve Sünni tüm Kürtlerin önünde de, kadınların kurtuluşunu savunan kadınların önünde de, ekolojik felaketle savaşmak isteyen ekolojistin önünde de, özgürce bilim, sanat ve edebiyat yapmak isteyen aydının önünde de, barış isteyen savaş karşıtının önünde de aynı engeller var; onların da önünde askeri vesayet rejimi ve Kürt sorununda çözümsüzlük dağ gibi bir engel oluşturuyor. İşte bu engele karşı çıkanları birleştirmek mümkün. Hepimizin bir çatı altında, bir çatı partisinde birleşmemiz mümkün. Hrant’ın cenazesine katılan yüzbinlerle Newroz’a katılan milyonların birleşmesi mümkün. Bu oyunu bozabiliriz. Ve Orhan Doğan’a, Mehmet Uzun’a ve Hrant Dink’e de borçlu olduğumuz görevlerimizi yerine getiririz.


BASIN


Filiz Koçali:

“Türbana özgürlük, Kürde inkar ve imha” çizgisi Türk-islam sentezine dayalı faşizan bir rejime kapıyı açabilir

10 Şubat 2008


Anıt Baba:

SDP, tüm demokrasi ve barış yanlılarını bir an önce harekete geçmeye ve iç savaş tehlikesine karşı durmaya çağırıyor

4 Şubat 2008


SDP MYK:

Bu saldırı SDP şahsında sola ve sosyalizme yöneliktir

12 Ocak 2007


Filiz Koçali:

Partimizin devrimci çizgisine karşı yıkıcı kampanya yürütenler, kampanyalarını "plaza medyası" ile birleştirdiler!

11 Ocak 2008


SDP III. Olağan Büyük Kongre ve Konferansı

8-9 Aralık 2007


SDP Genel Başkanı Filiz Koçali'nin III. Büyük Kongre Açış Konuşması

9 Aralık 2007


Filiz Koçali:

Çatışmalara Karşılıklı Son Verilsin!

23 Ekim 2007


Günay Kubilay:

Referandum Ciddiyetten Yoksundur!

20 Ekim 2007


Filiz Koçali:

Tezkereye Hayır!

15 Ekim 2007


SDP MYK:

Mehmed Uzun'u Yitirdik

11 Ekim 2007


DTP-EMEP-SDP:

Bin Umut Adaylarını Destekliyoruz

28 Haziran 2007