Değerli katılımcılar hepinizi sevgiyle selamlıyorum.
Sözlerime başlamadan önce, geçen yıl düzenlenen
“Türkiye Barışını Arıyor” konferansının düzenlenmesinden bu yana
yitirdiğimiz üç dostumuzu, yol arkadaşımızı sevgili Hrant Dink'i,
sevgili Orhan Doğan'ı ve sevgili Mehmet Uzun’u özlemle anmak istiyorum.
Onların bıraktığı boşluğu doldurmak bizlere, bu
salonda olan ya da olmayan, Türkiye'nin gerçek demokratlarına kaldı. Bu
işin üstesinden gelmenin ise kaybettiğimiz üç dostumuza karşı boynumuzun
borcu olduğunu düşünüyorum.
***
Geçen yıl, yine Ankara'da gerçekleştirilen “Türkiye
Barışını Arıyor” konferansının ardından bir yılı aşkın bir süre geçti.
Türkiye özlemini duyduğu barış ortamına ne denli kavuşabildi?
Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda atılmış
tek bir adım bulunmadığı gibi tersine silahlı çözüm arayışında ısrar
eğiliminin güçlendiğini, bu konuda AKP ve Genelkurmay'ın bir mutabakata
ulaşmış olduklarını görüyoruz. Bu mutabakatın sağlanmasında başlıca rolü
oynayan ABD, Güney üzerindeki hegemonyasını, Kürt özgürlük hareketini
tasfiye ederek korumak istiyor. Bu; birinci konferansımızın sonuçları
açısından bardağın doldurmayı başaramadığımız boş kalan tarafıdır.
Bardağın dolu tarafında ise; Hrant Dink cenazesine
katılan yüzbinlerce insanın barış ve demokrasi özlemlerini, Türkçe,
Kürtçe ve Ermenice dillerinde “hepimiz Ermeniyiz” diyerek haykırmış
olmalarını; 22 Temmuz seçimlerinde ise Kürt halkının temsilcilerinin,
Akın Birdal ve Ufuk Uras’ın solun ve demokrasi güçlerinin yürüttükleri
ortak seçim kampanyaları sonucunda parlamentoya girmeyi başarmış
olmalarını sayabiliriz.
Şimdi yine bardağın boş tarafına dönelim. Çözümsüzlük ve inkar
politikasının güncel versiyonu nedir?
-
29'uncu Kürt
ayaklanmasının fillen önderliğini yürüten PKK'nin ABD'nin de desteğiyle
askeri düzeyde tasfiyesi için her türlü askeri operasyonun yürütülmesi,
-
Kürt kimliğinin
İslam üst kimliği içinde eritilerek ideolojik düzeyde yok edilmesi veya
en azından güçsüzleştirilerek önemsizleştirilmesi,
-
Kürt halkının yasal platformdaki temsilcilerinin
tasfiyesi.
Devletin bugün izlediği siyasetin ana teması bu.
Ayrıca bu üç maddenin birbirine ayrılmaz bir biçimde bağlı olduğu
anlaşılıyor.
ABD-AKP ve Genelkurmay ortak imzasıyla hazırlandığını
anladığımız bu paket programın bir süreden beri yürürlüğe sokulduğunu
görüyoruz.
Yalnızca Kandil dağını ve yöresini hava
bombardımanına tutan Türk savaş uçaklarının hareketlerinden değil, iç ve
dış siyasetteki başka gelişmeler de bize bu mutabakatın varlığını işaret
ediyor.
Yani hem Kürt halkının hem de Türkiye'nin tüm barış
ve demokrasi güçlerinin karşısında her biri diğeriyle ilişkili
maddelerden oluşan bir paket program duruyor. Bunun görülmesi önemli...
Önemli çünkü, PKK'nin tasfiyesi için düzenlenmesi
hedeflenen kara harekatına karşı çıkmadan, dahası bunu engellemeyi
başarmadan Kürt sorununun demokratik zeminde çözülebileceğini
beklememizin bir gerçekliği bulunmuyor.
Öte yandan savaş koşullarında demokratik anayasa
yapılamaz. Demokratik anayasa sürecinin doğasına aykırıdır bu. Bir
yandan savaş sürerken, diğer yandan anayasadaki askeri vesayet rejimine
dayanak olan anti demokratik anlayışı tasfiye etmek mümkün olabilir mi?
Bir yandan bölücülüğe karşı savaşıyoruz denirken, diğer yandan Kürt
sorununda çözümsüzlüğü dayatan anayasa maddeleri ortadan kaldırılabilir
mi? O nedenle, mevcut parlamento, AKP hükümeti, özellikle AKP içinde yer
alan liberaller eğer yeni bir Anayasa yapma konusunda samimiyseler, yeni
Anayasa sürecini operasyonlara son vererek başlatma konusunda ısrarlı
olmak zorundadırlar. Demokratik anayasa ancak ve ancak barış
koşullarında gerçekleşebilir. Savaşa son vermeyenlerin demokratik
anayasa iddiaları bütünüyle bir aldatmaca olacaktır.
Türbanla ilgili gelişmeler, bu görüşümüzü doğruluyor.
Üniversitelerde türban yasağına SDP başından beri karşı çıkmış, partili
kadınlar bu kadınların hak taleplerini desteklemiştir... Ama bunu
kadınların örtünmesi demokratik içerik taşıdığı için değil, fakat
yasağın kendisi anti demokratik olduğu için yapmışlardır. Türban
yasağını kaldırmak demokrasinin gereği olmakla birlikte, şu anda bu
konuda yapılan anayasa değişikliklerinin hiç bir demokratik anlamı
yoktur. Neden?
Çünkü Kürt sorununda çözümsüzlük sona erdirilmedikçe,
çözümsüzlük nedeniyle Kürt isyanları son bulmadıkça ve bunların
bastırılması adına kirli savaş sürdürüldükçe, Kürt sorunu dışındaki
sorunlarda atılacak hiç bir adım, teorik olarak ne denli demokratik bir
içerik taşırsa taşısın, pratikte asla demokratik bir sonuç veremez.
Hatta tam tersine, böyle reformlar, Kürt sorununda izlenen ırkçı,
faşizan, militarist saldırganlığı örtbas etmeye yaradığı için bütünüyle
anti demokratik sonuçlar verir. Türbanla ilgili gelişmeler böyle
olmuştur. Kürt sorununda çözümsüzlüğe son vermeyi de içeren bütünsel bir
anayasal reform içinde demokratik bir adım sayılabilecek olan türban
yasağına son verme adımı, şimdi AKP-MHP ittifakına yol açmış ve doğrudan
doğruya Kürt coğrafyasında Kürt özgürlük hareketini yok etme
politikasının tamamlayıcı unsuru haline gelmiştir. AKP’ye şartlı destek
veren ve aralarında çok değerli bilimcilerin, yazarların, sanatçıların
yer aldığı liberal ve sol liberal çevreler, “türbana özgürlük, Kürde
inkar ve imha” çizgisinin bugün için bir AKP-MHP ittifakına, yarın ise,
Türk-islam sentezine dayalı faşizan bir rejime kapıyı açabileceğini
görmelidirler.
Ve nihayet ulusalcı çevrelerin ünlü Dolmabahçe
uzlaşmasından beri Amerikan ve AB düşmanlığı konusundaki sessizliğine
dikkatinizi çekmek isterim. Bu gelişme, Kürt sorununda doğru bir tutum
almadıkça, en keskin sözde anti emperyalist sözlerin hiç bir anlama
gelmediğini gösteriyor. Kürt sorunu Türkiye’nin en temel politik
sorunudur ve bu sorunda çözüme yanaşmayanlar, demokrat da, anti
emperyalist de, emekten yana da olamazlar.
Yeni anayasa sürecinde, Kürt sorununda çözümsüzlüğe
son verecek adımların atılması her bakımdan büyük önem taşıyor.
Konferans boyunca konuşan delegeler, bu adımların neler olduğunu ortaya
koydular. Bizim önerimiz de benzer bir öneridir. “Hangi etnik ve dini
kimliğe sahip olursa olsun, Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla
bağlı olan herkes, yasalar önünde eşit yurttaşları oluşturur” tanımı ve
ayrıca “yurttaşlar, kendilerini hangi etnik ve dini kimliğe sahip
sayıyorlarsa, kendilerini o kimlikle ifade etme hak ve özgürlüğüne
sahiptir” maddesi yeni anayasada yer almalıdır. Ayrıca Kürtlerin kendi
kaderlerini tayin etmek için yürüttükleri mücadelenin önündeki bütün
anayasal engeller kaldırılmalıdır.
DTP’nin demokratik özerklik olarak tanımladığı,
toplantıda ise bölgesel yönetim olarak tartışılan konuda da bir
mutabakat oluştuğunu fark ettim. Dünkü oturumda konuşmacılar farklı
gerekçelerle de olsalar (kalkınma, AB süreci, doğrudan demokrasi,
demokratik cumhuriyetin inşası) idari reform ve demokratik özerklik /
bölgesel yönetim konusunda anlaştılar. Bu ortak bir gündemimiz ve
mücadele alanımız olabilir diye düşünüyorum.
Biz SDP olarak Kürt halkına nasıl yaşaması
gerektiğiyle ilgili hiç bir görüş empoze etmiyoruz. Bize göre, Kürtler
nasıl yaşamak istiyorlarsa, öyle, özgürce yaşamalıdır. Aynı zamanda biz,
Kürt halkını temsil eden örgütlerin çözüm önerilerine tüm gücümüzle
destek veriyoruz. DTP’nin Kasrik’te açıkladığı Demokratik Çözüm
Deklarasyonu’nu destekliyoruz.
Şimdi yeniden başlangıçta sözünü ettiğim paket
programa dönmek istiyorum. Paket programda hedeflenen iki maddenin
-PKK'nin tasfiyesi ve Kürt kimliğinin İslam kimliği içinde
eritilmesinin- başarıya ulaşması koşullarında ise yalnız DTP'den değil,
Türkiye'de yürütülen demokrasi mücadelesinin de en güçlü ve en kitlesel
bileşeni olan ezilen Kürt halkının mücadele dinamiğinden de yoksun
kalacağımız gözden kaçırılmamalı.
Yalnızca Ahmet Türk'ün, Emine Ayna'nın, Fatma
Kurtulan'ın, Sabahat Tuncel'in ve diğer DTP'li milletvekili
dostlarımızın değil aynı zamanda Ufuk Uras'ın ve Akın Birdal'ın da
bulunmadığı bir TBMM yapısının; Türkiye'nin demokratikleşmesine, kalıcı
ve adil bir barışın tesisine ne kadar faydası olacağının da sanırım
tartışılacak bir tarafı bulunmuyor.
Yani iktidar tarafından Kürt halkının varlığına ve
özgürlük özleminin yok edilmesine yönelik yürütülen programın, aynı
zamanda Türkiye'deki tüm demokrasi mücadelesine karşı da yürütüldüğünün
anlaşılması gerekiyor.
Bu programın başarıya ulaşması, Kürt halkını en temel
haklarından yoksun bırakmak kadar, askeri vesayet rejiminin güçlenmesi
demektir.
Öyleyse bu planı bozmalıyız.